Nuri Köroğlu Şeriatta ve Tarikatta İtikaf

Şeriatta ve Tarikatta İtikaf

Kelime olarak itikâf, hapis, men, bir şeye devam ve mülazemet etmek manalarına gelir. Dinde ise; Cemaatle beş vakit namaz kılınan bir mescitte veya o hükümdeki bir yerde mükellefin kendisini tutması demektir. İtikâf, kitap ve sünnetle sabittir. İnsan, itikâfa girmekle, kalbini dünyadan ve dünyadakilerden sıyırmış, kendisini Mevla ‘sına verip, O ‘nun geniş lütuf ve ihsanına yönelmiş, sağlam kalesine sığınmış olur. İtikâfa giren kişinin hali, mühim bir dileği için yüce bir zâtın kapısında durarak “Dileğim verilmedikçe buradan ayrılmam!” diye yalvaran bir kimsenin halini andırır ki bu da o dilek sahibi gibi, yüce Allah ‘ın (cc) kapısında oturup affedilmesi için yalvarmış durmuş olur.

İtikâf iki türlü olur birincisi Şeriatta itikâf ikincisi tarikatta itikâf. Bunun ayrılmasının sebebi müminlerin bazısı ruhsat, bazısı ise azimetle amel ederler. İşte birincisi ruhsatla amel edene ikincisi takva ehline aittir. İtikâf ibadetini bir beldede kimse yerine getirmez ise bütün Müslümanlar sorumlu olacağı için mü‘minlerin avamı da havassı da girebilsin diye böyle ikiye ayrılmıştır

.

Şeriatta itikâf

Vacip, sünnet ve müstehap olmak üzere üç kısma ayrılır.

Bir kimse itikâfa girmeyi nezreder, yani adarsa bu, üzerine vacip itikaf olur. Örneğin “Allah rızası için üç gün itikâfa girmek üzerime borç olsun” şeklinde bir şarta bağlamak ile olabileceği gibi, “Bu hastalıktan kurtulursam, hastam şifa bulursa veya şu işim olursa şu kadar gün itikâfa gireceğimşeklinde bir şarta bağlı olarak da olur. Bu durumda beklediği olunca belirttiği gün kadar itikâfa girmesi üzerine vacip olur. Girmezse günahkâr olur.

Çünkü ayet-i kerimede:

“Ey iman edenler akitlerinize vefa gösterip yerine getirin” (Maide / 1) buyrulmuştur.

Peygamber Efendimiz (sav) de: “Kim Allah’a itaat hususunda adakta bulunursa adağını yerine getirip Allah’a itaat etsin‖(Buhari) buyurmuştur.

Ramazan’ın son on gününde itikâfa girmek sünnettir. Çünkü Peygamber Efendimiz daha önce belirttiğimiz gibi ramazan orucunun farz kılınmasından itibaren ömrünün sonuna kadar her ramazan ayının son on gününde itikâfa girmiştir.

Bunların dışında zaman zaman itikâfa girmek ise müntahaptır. Vacip olan itikâfta oruç şarttır. Bu nedenle nezredilen itikâf bir günden az olamaz. Sünnet olan itikâf Ramazan ‘da olduğu için zaten oruçludur.

Müstehap olan itikâfa gelince, onun muayyen bir müddeti yoktur, kısa bir an için de olabilir. Hatta mescide giren kimse çıkıncaya kadar itikâfa niyet ederse orada kaldığı müddetçe itikâfta sayılır,

Yukarıda zikrettiğimiz konu çerçevesinde Şeriatta İtikâf Mescid ve mescid hükmünde olan bir yerde ibadet niyeti ile durmak manasına gelir. İtikâf yapan Müslüman, akıllı ve temiz bulunmalıdır. Bu sebeple Müslüman olmayanın, delinin, cünüp, hayız, nifas halinde bulunan kadının itikâfı caiz değildir. Ayrıca itikâfa niyet de şarttır. Zira niyetsiz yapılan itikâf geçerli değildir.

Kadınlar da kendi evlerinde mescit olarak ayıracakları bir odada itikâfta bulunabilirler. Buralar onların hakkında birer mescit sayılır. Kadınların kendi evlerinde namaz kılmaları, mescitlerde namaz kılmalarından daha faziletli olduğu gibi, evlerinde itikâfları da her türlü fitne ve fesat düşüncesinden beri olacağı cihetle mescitlerde itikâfta bulunmalarından daha faziletlidir.

İtikâf halinde olan bir kimsenin dini ve tabi ihtiyaçları için zaruri olarak mescitten çıkması, itikâfını bozmaz. İtikâfta bulunanın Cuma namazı için veya abdest ve gusül ihtiyacını karşılamak için mescitten çıkması, mescidin yıkılmaya başlaması veya oradan herhangi bir sebeple zorla çıkarılması… Gibi, zaruri ve tabii özür halleri itikâfa zarar vermez. Başka bir mescitte itikâf tamamlanır. Tabii ihtiyaçlarını karşılamaya gelince, gidebileceği en yakın mekâna gitmek gerekir.

İtikâf, Kur ‘an ve sünnette sabittir. Kur ‘an da Ramazan ayının gecelerinden söz edilirken…

“Camilerde itikâfta iken de hanımlarınıza yaklaşmayın” (Bakara /187) buyrulur.

Başka bir ayette itikâf ibadetinin daha önceki ümmetlerde de yapıldığına işaret edilir.(Bakara /125)

Hz. Peygamberin(sav) özellikle Ramazan içinde ve Ramazan’ın son on gününde itikâf yaptığını bildiren çeşitli hadisi şerifler vardır. Hz. Aişe‘nin şöyle dediği nakledilmiştir:

“Rasulullah (sav) Ramazan’ın son on gününde itikâf yaparlardı. Bu durum vefat zamanına kadar bu şekilde devam etmiştir” (Buhari) İtikâf sayesinde insanın maneviyatı artar, kalbi nurlanır, simasında kulluk nişanları parlar, ilahi feyizlere kavuşur. Peygamber (sav) Efendimiz;

“İtikâfta olan, günahlardan uzaklaşır, her iyiliği işlemiş gibi sevaba kavuşur” (Ġbni Mace)

“Bir devenin iki sağımı kadar itikâf eden, bir köle azât etmiş gibi sevap kazanır” (Tenvir)

Ramazan’da on gün itikâf eden, iki defa (nafile) hac yapmış gibi sevap kazanır” (Beyhaki)

Yukarıda bahsettiğimiz Şeriatta itikâftır, sünneti müekke’dir. Cemaatten biri itikâfa girince bu görev diğerlerinden düşmüş olur.

İtikâfın şartları; niyet etmek, oruçlu olmak, itikâfı beş vakit cemaatle kılınan camide yapmak ve kadının ayhali ve lohusa halinde olmamasıdır.

Tarikatta İtikâf

Tarikatta İtikâfın nasıl yapıldığını Asrımızın mana güneşi yolumuzun ışığı muhterem üstadımız

Abdullah Baba (ks)Aziz Hz. leri şöyle anlattılar:

“Tarikatta itikâfa girecek olan kimseyi üstadı bir hücreye çeker, canlı hayvandan çıkanları, bal yumurta, et, tereyağı, süt, peynir…vs, yiyemez. Ancak zeytin, zeytinyağı, ayçiçek yağı, çorba, pilav, sebze, meyve ve diğer hububatlardan yiyebilir. Tuz katiyen yemez çünkü tuz yediği zaman suyu çok içer vücut ağırlaşır, miskinleşir ve uyku verir. Uyku gelmemesi için tuzsuz tavsiye edilir. İtikâf ta dört saat uyku verilir. Sadece tuvalet ihtiyacı olduğu zaman dışarı çıkılabilir, abdest almaya çıkarken yüzü örtülü olmalıdır.

Bu şekil itikâfa girecek olan kişiyi Üstadı hücreye katar, itikâfta yapacağı esmaları verilir. Günlük yetmiş bin tevhid “La ilahe illallah” eğer dili söylerse yetiştiremez, dilini ucunu dişinin altına yerleştirecek ve bu şekilde söylerken kalbide “La ilahe illallah”demeye başlar. Eli dahi tesbih çekerken, kalbinin zikrine yetişemez ve içeriye çeşitli renklerde nurlar gelmeye başlar. Beyaz nur, sarı nur, yeşil nur, mor nur, kırmızı nur, mavi nur ve sonun da siyah nura ulaşır. Burada Piranlar gelir, Üstadı gelir, melekler, tayfayı cin, Şeytan gelir, şeytan bir taraftan bağırır çağırır, korkutmak için acayip garaip haller yapar, aldatmaya çalışır, nur gösterir ben senden razı oldum, bu tarafa gel diye çağırır, itibar edilmez.

İtikâftaki Zât İbrahim’in (as) Cenabı Zül Celal Hz. lerine teslim olduğu gibi teslim olur. İşte burada bütün enbiyalar teşrif ederler, onlarla beraber zikir yaparlar, Allah-ü Teâlâ Hz. lerinin sayısız lütuf ve ihsanına gark olur. Bu şekilde yapılan itikâfa da tasavvuf itikâfı denir. Ancak bu İtikâfa Mürşidi Kamil olan Rasulullah (sav) Efendimizin varisi zâtların işareti ve kontrolünde girilir, buyurdular.

Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hz. leri Ramazan aylarında ve Muharrem aylarında itikâfa girer günlerini Ümmeti Muhammed ‘in kurtuluşu için dua ve zikir ile geçirirdi. İtikâftan çıkarken de dervişlerinden bir grup gelir tevhid okuyarak dualarla çıkardı.

Muharrem itikâfına giren Abdullah Baba (ks) itikâftan çıkacağı gün dua yapılması için birkaç kişiyi çağırtır. Teker teker itikâf odasına girerler, Abdullah Baba (ks);

Hoş geldiniz” deyip hepsi ile kucaklaşıp yanına oturtur. Tevhid-i şerif okunur arkasından Lafza-ı Celal daha sonra odanın içerisine burcu burcu koku yayılır, Orada ki herkes bu kokuyu zahiren hisseder. Abdullah Baba ‘nın bu itikâfında Peygamber (sav) Efendimiz kendisine;

“Evladım Abdullah; dervişlerini zehirli hayvanların zehrine karşı oku” buyururlar.

Bunun üzerine Üstadımız bir şerbete okuyup oradaki dervişlere içirir. Abdullah Baba (ks) Hz.leri Dervişlerine dönerek;

“Bir koku alabiliyor musunuz?” diye sorar

Orada bulunan dervişlerin hepsi ayrı ayrı koku cinsi söylerler, yalnız içlerinden bir tanesi şöyle söyler:

Efendim zikrullah başladıktan bir müddet sonra içerisi toprak kokuyordu” deyince;

Abdullah Baba (ks) Hz.leri;

“İşte şimdi oldu evladım, Elhamdülillah Bu dergâh bize Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hz.leri tarafından teslim edilmiştir toprak kokusunun sebeb-i hikmeti de budur”. buyururlar

Daha sonra misafirlerini salona buyur edip, itikâfta olan durumları anlatır, Makamların derecelerinin kutsiyetinden bahseder. Allah için çok çalışmak gerektiğini, her daim zikir ile meşgul olmayı tavsiye eder.

Nuri Köroğlu

Nuri Köroğlu İstimdat'ta Tasarruf Allah'ındır.

İstimdat’ta Tasarruf Allah’ındır.

Yardım, meded ve himmet istemek demektir. Önce şunu belirtmeliyiz ki; Her türlü yardımın kaynağı ve başvurulacak mercii Cenabı Zül Celal Hazretleridir. Allah’tan başkasından doğrudan yardım dilemek söz konusu olamaz. Tasavvufta Hz. Peygamberden (as), tarikat pirinden veya şeyh gibi maneviyat büyüklerinden istimdat, doğrudan onların şahıslarından yapılan bir talep olarak değerlendirilmemelidir.

Böyle bir istimdat, onların ind-i ilahîdeki derece ve değerlerinden yararlanmaktır. Bu şahıslar hakkındaki manevi sevgi ve hüsn-i zannın bir ifadesidir. İnsan, beşer olmanın gereği sığınma duygusu taşır. İstimdat sığınma duygusunun bir tezahürüdür. Çocuk anne-babasına, talebe hocasına, mürid şeyhine sığınmak ve yakın olmak ister. Nasıl küçük bir çocuk anne-babasının yanında daha güvende olduğunu sanır ve onlardan uzakta iken; “Anne! Baba!” diyerek ebeveyninden medet umarsa mürid de öyledir. O da kendisini Mürşid ve manevî büyüklerin yanında daha bir güvende hisseder. Onlardan uzak olduğu zaman ise annesine seslenen yavru gibi onlara sığınır.

Tasavvuftaki “İnsan-ı Kâmil” telâkkisi, Allah ve Resul’ünün ahlakıyla ahlaklanmış, kemal sıfatlarıyla muttasıf ve Hakk’ın mazharı demektir. Bu yüzden de ruhanî bir tasarrufa mazhar kabul edilir. “Mazhar kabul edilir.” diyoruz, çünkü gerçek tasarruf Allah’ındır. Kul veya kişi, bu tasarrufun görüntüsüdür. Vahdet-i vücûd telâkkisinde bütün fiiller Allah’ındır. Kudret ve kuvvet sadece O’na aittir.

Medet ve himmet istenen kişinin bizzat kendisinde bir varlık görüp talep ondan beklenecek olursa, elbette caiz olmaz. Sahibini şirke düşürür. Ama “Ya Rabbi, benim sana şahsım adına elimi açmaya yüzüm yok, nezdinde sevgili kulun olduğuna hüsnü zan ettiğim falan kulun hürmetine bana medet eyle!” anlamında bir istimdat insanın benlik duygularını da siler. Böyle bir himmet ve medet talebinin gıyapta olması ile huzurda olmasının bir farkı yoktur.

İşte kâmil bir veli, darda kalıp kendisinden yardım isteyen bir mümine ilahi izinden sonra bu nur ile yardımcı olmaktadır. Mesafe ne olursa olsun, kalbi ilahi nur ile cilalanmış kâmil bir veli, Allah ‘ın izni ve dilemesiyle dünyanın her yanını görebilir, her sesi işitebilir, her yana el uzatabilir. Bu, Allah-ü Teâlâ ‘nın dilediği kulları için kolay ve mümkündür. Ancak bu nimeti kime ne zaman ne ölçüde vereceğini Cenab-ı Hak tayin eder.

Nuri Köroğlu

Nuri Köroğlu | Tevessül ile Maksada ulaşmak ?

Tevessül ile Maksada ulaşmak ?

Tevessül hayırlı kimseleri ve yaptığı salih amelleri, vâsıta kılarak, maksada ulaşmaya çalışmaktır. Birçok müfessir, tevessülü bizzat yakınlaşmak ve yakın olmaya sebep olacak şeyleri aramak seklinde tefsir etmişlerdir. (Ibn. Kesir, Kurtubî, Alusî)

Bir kimse sıkıntı içindedir. Derdini Allah-ü Teâlâ ‘ya arz etmek ister, ancak nefsini kusurlu bulur. Kibrini kırar, tevazu gösterir, duasının kabulü için Allah katında kıymetli kabul ettiği bir zatı veya ameli anar ve şöyle söyler,

“Allah‘ım! şu kâmil zâtın hatırına veya şu salih amelin bereketine sıkıntımı gidermeni, isteğimi nasip etmeni istiyorum”

Tevessülde üç temel faktör bulunmaktadır. Bunlar;

1. Tevessülle kendisinden bir şey istenen zât. Bu Allah-ü Teâlâ ‘dır. İstenen şeyin asil yaratıcısı ve dilerse ikram edecek olan O ‘dur.

2. Tevessül eden kimse; bu, Allah-ü Teâlâ ‘nın yakınlığını arzulayan, bir hayra ulaşmak veya bir sıkıntıdan kurtulmak isteyen kuldur.

3. İsteğine ulaşmak için vesile yapılan, aracı kılınan şeyler. Bunlar, kulun kendisi ile Allah-ü Teâlâ ‘ya yakınlık sağladığı, duasının kabulüne vesile yaptığı, salih ameller veya şerefli şahıslardır.

Yapılan tevessülün fayda vermesi ve kulun ihtiyacının giderilmesi için şu şartların bulunması gerekir,

Allah-ü Teâlâ ‘ya vesile arayan kimsenin, vesileye inanması gerekir. Vesileye inanmayan veya ona şüphe ile bakan kimse, bir fayda görmez. Kendisi ile Allah ‘a yaklaşmak için tevessül edilen amelin, Allah-ü Teâlâ ‘nın meşru kıldığı ve teşvik ettiği bir amel olması gerekir. İman, zikir, tövbe, gözyaşı, dua, sadaka, ihlâs, namaz, Allah için sevgi, fakirleri sevindirmek gibi. Bu salih amelin, Allah Resulünün (as.) öğrettiği şekilde Allah ‘a yakinlik için yapılması gerekir. Vesile edilen şahsın, Allah katında bir itibari, kıymeti, nazı ve niyazı olması gerekir. Allah düşmanları, açıkça günahkâr olanlar ve gafiller ile Allah ‘ın rahmetine ulaşılmaz. Buna göre, bidat ve haram olan amellerle vesile gerçekleşmez. salih olmayan kimselerle Allah‘a yakınlık sağlanamaz.

Yukarıda arz ettiğimiz şartları taşıyan her vesile bütün zaman ve mekânlarda caizdir, faydalıdır. Kur ‘an-ı Kerim ‘de Allah-ü Teâlâ, Hz. leri kulun dünyada ızdıraptan, ahirette azaptan kurtuluşu için, şu yolu göstermiştir;

“Ey müminler! Allah’tan korkun ve O’na (yaklaşmaya, sevilmeye) vesile arayın.” (Maide/ 35)

Kulu Allah ‘a yaklaştıracak vesilelerin başında iman, Kur ‘an, ihlâs ve salih ameller gelir. Allah için sevmek, Allah ‘ın dostlarını sevmek ve onların meclisine girmek, dualarına ortak olmak, ilahi rahmeti çekmek için, en büyük sebeplerden birisidir.

Cenâb-ı Hak buyuruyor ki;

Vakta ki onlara (Yahudilere) Allah katından-yanlarında bulunan (Tevrat‘ı) tasdik edici (ve doğrultucu) bir kitap (Kur‘an) geldi ki, daha evvel küfredenlerin (Arap müşriklerinin) aleyhine fetih (yardım) istiyorlardı. İşte tanıdıkları o şey (Kur’an) kendilerine gelince O’na (Hasetlerinden ve mevki hırsından dolayı) küfrettiler. Artık Allah’ın (cc) laneti o kâfirlerin tepesine(olsun) (Bakara /19)

Bakınız müfessirlerin imamı İbn-i Abbas (ra) bu ayetin tefsiri hakkında ne buyurmuştur;

Hayber yahudileri, Gatafanlılar ile zaman zaman savaşırdı. Karşı karşıya geldiklerinde yahudiler bozguna uğradılar. Bunun üzerine yahudiler şu dua ile Allah ‘a (cc) sığındılar;

“Bizi ahir zamanda göndereceğini vaat ettiğin ümmi peygamberin hakkı için bunlara karşı muzaffer eyle.” İbn-i Abbas (ra) devamla der ki; Bundan sonra Gatafanlılar la karşı karşıya geldikleri her seferinde bu duayı yapıyor ve Gatafanlıları bozguna uğratıyorlardı. (El Esas fittefsir)

Daha Rasulullah (sav) gönderilmezden evvel yahudiler O ‘nun hürmetine Allah ‘a (cc) dua ediyor ve duaları kabul olunuyor. Onun ümmeti O ‘nu vesile edipte dua edince şirk mi oluyor.?

Tevessülü işaret eden Hadis-i şerif de Peygamber (as) Efendimiz şöyle buyurmaktadır.

“Kim evinden namaz kılmak için çıkar, Allah’ım (cc) senden sana dua edenlerin hakkı için istiyorum ve bu mescide giden yolun hakkı için istiyorum, diye dua ederse günahları af olur Allah (cc) Ona yüzünü döner (yani ondan razı olur) ve ona yetmiş bin melek istiğfar eder. (İbn-i Mace)

Peygamber (sav) Efendimiz kendisini vesile ederek dua etmesini emrettiğini gösteren şöyle bir rivayet vardır.

Gözleri kapanan bir adam Peygamberimiz (sav) ‘e gelerek:

“Ya Rasulullah gözlerim kapandı. Benim için dua buyur. dedi. Peygamberimiz (sav) şu karşılığı verdi:

– Abdest al, iki rekât namaz kıl, sonra da şöyle de; “Allah’ım peygamberin Muhammed ile sana tevessül ediyorum. Ey Muhammed, gözümün açılması için senin şefaatçi olmanı istiyorum. Allah’ım onun hakkımdaki şefaatini kabul buyur.”

Ardından Hz. Peygamber (sav) şöyle ilave etti:

Bir ihtiyacın olduğu zaman hep aynısını yap”

Bu olaydan sonra adamın gözleri açılmıştır. (Tirmizî)

Amellerin Allah’a yakınlığa vesile olduğu, amelle tevessül edip, Hakk Teâlâ ‘dan talepte bulunmanın cevazının hadis kaynaklarında “mağara hadisi” diye de geçen bir hadisten çıkarıldığı görülmektedir.

Hz. Peygamber (sav) Efendimiz bir mağarada sıkışıp kalmış, üç kıssasını anlatmıştır. Bu kıssa pek meşhurdur. Mağaranın ağzının açılması için içerde mahsur kalan üç kişi Allah ‘a (cc) dua ederler. Dualarında:

Birinci kimse; Anne ve babasına olan saygılı hareketi hakkı için.

İkincisi; Zinadan vazgeçmesi hakkı için.

Üçüncüsü; Yanında çalışanın malını gözetmesi hakkı için kurtulmayı dilemişler ve Cenâb-ı Hak’da Onları o mağaradan kurtarmıştır. İşte bu da amelle tevessüle bir delil ve işarettir. (Müslim)

Ayrıca Hz. Ömer (ra) yağmur duasın da, Hz. Abbas ‘ın (ra) hürmetine yağmur istemiştir. (Buhari)

Hz. Muaviye ‘de kıtlık esnasında yağmur duasına çıkarak;

“Ya Rab! Bugün bizim aramızda en hayırlı olan kimse, onun yüzü suyu hürmetine senden şefaat diliyoruz Ya Rab! Yezid bin Esved el Cüreşi‘nin yüzü suyu hürmetine senden şefaat talep ediyoruz” dedi.(Hayatüssahabe C/4)

Yine Allah Resulü, fakir muhacirler hürmetine Müslümanlara zafer ve yardım ihsan etmesini Allah’tan dilerdi. (Taberanî,)

Müfessir İsmail Hakki Bursevi (ks.) gerçek âlimleri ve kâmil Mürşitleri insanı Allah ‘a yaklaştıran vesileler içinde saymıştır. Büyük âlimlerimizden İmam Savî (ra.) vesile hakkında su açıklamayı yapıyor

“Kişiyi Allah‘a yaklaştıran her şey, ayette bahsi geçen vesileye dâhildir. Nebileri ve velileri sevmek, Allah dostlarını ziyaret etmek, Allah yolunda infakta bulunmak, bol bol dua etmek, akraba hukukunu gözetmek, Allah ‘ı çokça zikretmek ve benzeri şeyler bunlardandır. Buna göre ayetin manası; “Sizi Allah‘a yaklaştıran her şeye yapışınız, O‘ndan uzaklaştıran her şeyi de terk ediniz.” demek olur.”

Durum böyle olunca müslümanların, Allah dostlarını ziyaret etmelerini yanlış görüp bunun Allah‘tan başkasına bir ibadet olduğunu zannederek onları küfür ve şirk ile suçlamak, apaçık bir sapıklık ve perişanlıktır. Hayır, gerçek onların dediği gibi değildir. Allah dostlarını ziyaret ve onlara muhabbet beslemek, Rasulullah (sav) Efendimizin;

“Allah için sevmeyenin imanı yoktur” buyurduğu Allah ‘ın muhabbetine ve Allah-ü Teâlâ ‘nın “O’na vesile arayın” buyurduğu vesileye girmektir. (Maide/ 35)

Meşhur Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır’ da bu ayetin tefsirinde, insanın sırf imanla yetinmeyip, Allah-ü Teâlâ ‘ya yaklaştıran sebeplere ciddi olarak sarılması gerektiğini belirtmiştir. (Hak Dini) Kâmil velileri vesile edenler, onların Allah ‘ın kulu olduğunu bilirler. Onları Allah ‘a ortak ve yardımcı görmezler. Onlarda Allah ‘a ait yetkilerin olduğunu söylemezler. Sadece, onlardaki ihlâs, takva ve salih amellere itibar ederler. Onların bu takva ile ilahi huzurda kabul gördüklerini, naz ve niyaz makamında bulunduklarını, dualarının kabul edildiğini, Allah-ü Teâlâ ‘nın onlardan razı olduğunu düşünürler. Bu halleriyle onların:

Ben, farz ve nafilelerle bana yaklaşan kulumu sevince, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden bir şey isterse onu verir, bana sığınırsa kendisini korurum, onu özel himayeme alırım.” (Buhari, Ibnu Mâce) kudsi hadisindeki iltifat ve ikrama ulaştıklarına inanırlar.

Bunun için böylesi seçilmiş zatların isimlerini dualarına ekler, güzel sıfatlarını isteklerinin ilahi huzurda kabulüne destek yaparlar. Yoksa onlar, Allah-ü Teâlâ ‘dan istenecek bir şeyi velilerden istemezler. Salihleri vesile yapıp, Allah-ü Teâlâ ‘dan bir şey istemeyi tenkit edenler, bunun her namazda Fatiha Suresinde okunan “Allah’ım! Ancak sana kulluk eder, sadece senden yardım isteriz‖ mealindeki ayetlere ters düştüğünü savunmaktadırlar. Hâlbuki bu ayetlerde, Allah‘tan bir şey isterken içimizdeki salihlerin zikredilmesine ret değil, açıkça bir işaret vardır. Çünkü ayette “sadece senden isterim‖ denmiyor, “isteriz” deniyor. Ayeti okuyan kimse yalnız da olsa, “ben” değil “biz” ifadesini kullanıyor. Bununla kul, kendini aciz görüp tevâzuya bürünür ve şöyle demek ister;

“Allah ‘ım! Bizler topluca sana yöneldik, ancak sana kulluk ediyor, sadece senden yardım istiyoruz. Ben senin huzurunda tek başıma bir şey talep etmeye ehil ve lâyık değilim. İçimizde gerçek kulluk yapan ve duasında samimi olan salihlerle birlikte senden istiyorum. Benim isteğimi onların duasına kat, kabul eyle.”

Kur ‘an-ı Kerim ve sünnet çizgisinde yaşamamıza yardımcı olacak bir Mürşidi Kâmili vesile ve rehber kılmak elbette caizdir. Çünkü Mürşidi Kâmil, insana Allah’a giden yolda bir örnektir. Eğer kibrimizi kırar da Allah ‘a giden yolda o saadetli büyükleri terbiyemizde rehber, dualarımızda vesile edersek inşallah maksadımıza ulaşırız.

Nuri Köroğlu

Tasavvuf Erbabına Göre Himmet Nedir ?

Tasavvuf erbabına göre himmet; Kulun kendisini veya başkasını bir hayra ulaştırmak, bir serden korumak veya bir kemali ele geçirmek için bütün ruhanî gücünü kullanarak, kalbiyle Cenâb-ı Hakk ‘a yönelmesidir. (Cürcani) Himmet, ilahi nurla temizlenmiş ve takva ile yücelmiş ruhların, Allah ‘ın izniyle muhtaç kullara yardım etmesidir. Bu âli ruhlar zamana bağlı değildir, mekân ile sınırlanmazlar. Maddi şartlar onlara engel olmaz.

Himmet, mürşidi kâmillere emanet edilmiş ilahi bir nurdur. (Velayet, veraset) O nur ile yol alır, hak yolcularını terbiye ve takviye ederler. Himmet, Allah ‘ın bir rahmetidir. Himmet ehli, bir rahmeti yerine ulaştırmakla görevli, Allah ‘ın dostudur. Kur’an ifadesiyle onlara “Cündullah (Allah ‘ın askerleri)” denir. “Rabbinin askerlerinin (adedini) ancak Rabbin bilir.” (Müddessir/31) Sayılarını, yerlerini ve görevlerini ancak Allah bilir.) Onlar, meleklerden ve kâmil müminlerden oluşur. Cenab-ı Hak, onlar vâsıtasıyla dilediklerine yardım edip, müşküllerini çözer. Aslında kuluna destek veren ve müşkülünü çözen Allah’tır.

Peygamberler (as) ve evliyalar bu noktada vâsıtadırlar. Bu hakikati Rasulullah (sav) Efendimiz söyle ifade buyurmuştur;

“Asıl veren Allah’tır, ben ise verileni taksim edip yerine ulaştırmakla görevliyim.” (Buhari, Müslim) İlahi ikram muttakilere Allah tarafından verilen bir sermaye, ilahi bir emanettir. Allah ‘ın sevdiklerine ikramı, ilahi aşkın meyvesi, takva sahiplerine bir hediyedir. Allah-ü Teâlâ, sevdiklerine yaptığı bu ikramı meşhur, bir kuds-i hadiste söyle bildiriyor;

“Ben, farz ve nafile ibadetlerle bana yaklaşan kulumu sevdiğim zaman, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. O benimle görür, benimle işitir, benimle tutar, benimle yürür. Bana sığınırsa onu himaye ederim. Benden bir şey isterse kendisine veririm.” (Buhari, Ibnu Mace)

İşte velilerin ulaştığı bütün keramet ve himmet bu hadis-i kutside özetleniyor. Bu hadiste Allah dostlarına verilen imkân ve yetkilerin ne boyutta olduğunu büyük müfessir Fahruddin Razi (ks) Hz. leri şöyle anlatır:

“İnsan büyük bir bağlılık ve samimiyetle Allah-ü Teâlâ ‘ya itaate devam ederse, Allah ‘ın, onun gözü ve kulağı olurum buyurduğu bir makama yükselir. Allah ‘ın Celal nuru kul için bir kulak olunca, o yakını işittiği gibi uzağı da işitir. Bu nur onun için bir göz olunca, yakını gördüğü gibi uzağı da görür. Ve yine bu nur kul için bir el olunca, o elin zora, kolaya, yakındaki ne, uzaktakine, her şeye gücü yeter.” (Mefatihu‘l-Gayb).

Himmet kaderle sınırlıdır;

“Resulüm de ki: Ben, Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda ve zarar verecek güce sahip değilim.” (A‘raf/188) ayet-i kerimesi, her şeyin Yüce Allah‘ın takdirinde olduğunu belirtiyor.

Büyük Arif Ibnu Atâ (ks) Hikem adli eserinde der ki:

“Himmetler ne kadar büyük ve hızlı olursa olsun, kader sınırlarını geçemez. Kâmil Mürşid, müridin isteğine değil, Allah-ü Teâlâ ‘nın onun hakkındaki takdirine bakar. Bir çeşit kader vardır ki, onun gerçekleşmesi Allah tarafından kesin hükme bağlanmıştır. Bu hükmü verilen şeyin gerçekleşmesi kaçınılmazdır ve onu dua ve himmet değiştiremez. Bir çeşit kader de vardır ki, onun gerçekleşmesi bazı sebeplere bağlıdır. İşte dua, himmet ve sadaka bu kısımda fayda verir.”

Himmet nefse değil, hikmete uygun olur. Arifler Allah-ü Teâlâ ‘nın hikmetine âşıktır. İşlerin görünen tarafına değil, sonucuna bakarlar. Onlar kendileri ve talebeleri için hep Allah ‘a yaklaştıracak sebepleri ararlar. Kulun Allah-ü Teâlâ ‘ya yaklaşması, nefsinin terbiyesine bağlıdır. Bu terbiye bazen sıhhat ile bazen de hastalık ile gerçekleşir. Bazı kalp hastalıklarının tedavisi fakirlik, yalnızlık ve çaresizlik ile olur. Kalp katılığı ve gafletin giderilmesi için bazen acı tecrübeler gerekir. Mürit bunları bilmez ve bir sıkıntıya düşünce, kurtulmak için mürşidinden himmet ve dua ister. Mürşid feraset nuru ve ilahi bir ilimle, o sıkıntının müridin derdine ilaç olduğunu görür ve onu Allah ‘a yaklaştırdığını bilir, kısaca “Dua ederiz” der. Mürit de o derdin hemen biteceğini düşünür. Hâlbuki Mürşid-i kâmil, Allah-ü Teâlâ ‘dan o sıkıntının devamını istemektedir. Çünkü müritteki gafletin ilacı, o sıkıntının içindedir. Hastaya ilacını içirmemek dostluk değil, ihanet olur.

Önce hizmet, sonra himmet.

Mürid; Himmet Efendim!  dedikçe,

Mürşidi; ―Önce hizmet evladım! der.

Arifler demişlerdir ki:

―Mürşidin himmeti, müridin gayretine göre olur.

Nuri Köroğlu

Tasavvuf Literatüründe Rabıta..

İnsan, fiziki yapısından daha ziyade, manevi yapısı ile her türlü üstünlüğe sahiptir. Bu bakımdan mana yönüyle insan daha zengin bir konuma sahiptir. Fiziki cephe dünyada imal edilmiştir ama manevi cephenin temelleri ezeliyyete dayanır. Bu sebeple de insan o temellere zaman zaman tutunma ihtiyacı hisseder. Ruhunun gıda aldığı o ortamlara çeşitli seyahatler yapar. Bu seyahatler kimi zaman rüya ile kimi zamanda düşünce tarzı iledir. İnsan tefekkür sayesinde o âlem ile irtibat kurabilmektedir.

Şöyle düşünüldüğü zaman, manevi irtibatsız hemen hemen akıl sahiplerinden kimse yoktur. Düşünmeden, merak etmeden yaşayan kimse olamaz. Bu sebeple insanı yaratan âlemlerin Rabbi Allah (cc) insana düşünmeyi emrediyor. Şu hâlde insan düşünen varlıktır ve eşya ile bağlantısını ekseriyetle düşünce sayesinde sağlar.

İnsan tabiatı bir şeyi elde etmek hususunda düşünmeye muhtaç olduğuna göre, bir şeyin ele geçmesi için evvela kalben o şey ile meşgul olması gerekmektedir. Bu meşguliyet, kendisini ulvi değerlere ulaştıran hususlarla alakalı olursa, dünyevi ve uhrevi pek çok kazanç elde eder. Ama süfli değerlere yöneldiği zaman, elde edilecek olan netice sadece geçici bir zevk veya o an ki ihtiyacı gidermekten ibarettir.

Tasavvufi öğretiye göre, Tarikattan feyiz almak, yeraltındaki suyu kanalla yeryüzüne çıkarmak gibidir. Yeraltındaki suyu çıkarmak için kullanılan kanallar ne kadar çok olursa, su o nispette toparlanıp yeryüzüne gelir. Bunun için Tarikatta silsile ne kadar genişlerse, vasıta o kadar çoğalır. Vasıta da ne kadar çoğalırsa, feyiz daha çok olur. Sufi Şeyhler, bu feyzi ele geçmesi için birçok formül geliştirmişlerdir. Bu formüllerden bir tanesi de “RABITA”formülüdür.

Tasavvuf ehli, İslam toplumunun gidişatı doğrultusunda, Kitap ve Sünnetten anladıkları kadarı ile insanın kalbini masiva denilen şehvet, şöhret, Servet tutkusundan kurtarmanın usullerini düşünmüşler. Buna çare olarak ulvi değerlere götürmeye vesile olan şeylere kalbi bağlamayı uygun görmüşler ve buna da RABITA” adını vermişlerdir.

İlk dönemlerde Ashab arasında mevcut olan, ancak böyle bir isimle anılmayan bu kavram, genellikle yedinci hicri asırda Sufiyye hazaratı tarafından kabul görmüş bir kavramdır. Kimileri bunu sonradan dine sokulmuş bir bidat diye nitelendirirken, Sufiyye hazaratı da buna cevap olarak Kitap ve Sünnetten pek çok deliller getirmişlerdir.

Biz, bu uygulamanın Dinin köküne kibrit suyu dökmek manasında bir bid‘at olduğunu kabul etmiyoruz. Böyle söyleyenleri de onların takındıkları üsluptan hareketle dinin dışına ihraç etmiyoruz. İslam laboratuvarı niteliğinde olan Tasavvuf müessesesi, İslami hayatın özünü teşkil eden bir kurumdur. Bunu Selef‘ten kimse inkâr etmemiştir. Bu kurumu işleten bilginler ise, Âlim, Takva, Zahid, Abid kimselerdir, şu hâlde ilmi, cehaletini tamir etmeye yetmeyen zavallılar, güya bu tenkitsel çıkışları ile İslam’ı korumuş oluyorlar da hayatlarının tamamını Allah ve Resulüne tahsis etmiş büyükler mi Dinin köküne kibrit suyu dökmüş olacaklar? Düşünülmelidir.

Çağlar boyu bu tartışmalar birbirini kovalamış ve tenkitçiler ne kadar malzeme ortaya koymuşlarsa, tasvipçiler de o derecede eser ortaya koymuşlardır. Ortaya konulan eserlerin miktarını belirtme imkânına sahip değiliz ama nitelik olarak, yazılan bütün eserler, Rabıta‘nın Dinen meşruluğunu belirtmeye ve yapılış tarzını ortaya koymaya matuftur.

Hulasa; dönelim ve sözü fazla uzatmadan, bizleri yetiştiren Üstadımız, Efendimiz Hazretlerinin bu konudaki açıklamalarına geçelim. Üstadımız, Rabıta‘nın kalbe çok tesir eden mühim bir unsur olduğunu belirtirdi. Zikrin hararetinin kalbi kuşatmasına, kalpte Müşahedenin gerçekleşmesine, Mücahede ve Riyazette başarının elde edilmesine, Nefis ve şeytana karşı mukavemet göstermede, Rabıtadan daha tesirli bir şey görmediğini söylerdi. Hatta bizzat kendisi Üstadına sık sık Rabıta yaptığını söylerdi.

Bundan sonra ise, muhterem Üstadımız Rabıta yapmanın Dinen meşruluğunu ortaya koyarak, önce Kitaptan delilleri ortaya koymak sureti ile meseleyi izah ediyor. Daha sonra ise, bu mevzuda en kapsamlı eserin sahibi olan Halid-i Bağdadi ‘nin görüşlerine temas ediyor. Buyuruyor ki:

Cenabı-ı Zül Celal Hazretleri:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve O’na yaklaşmaya vesile arayınız” (Maide /35) buyuruyor.

Üstadımız, bu ayeti sevk etmekle, ayette geçen “VESİLEtabirinin Rabıtaya işaret olduğunu ispat etmek istemektedir. Allah ‘a yaklaşmak hiçbir Şekilde mümkün değildir. O ‘na ancak vesilelerle yaklaşılır. Bu vesileler ise Salih amellere ve Salih kimselerle sohbete devamlılık gibi şeylerdir. salih amellerin insana kazandıracağı olgunluk ayet ve hadislerde geniş tarzda ele alınır ve mü‘minler sürekli salih amel işlemeye teşvik edilirler.

Salihlerle sohbete devamlılık hususunda ise yine aynı şekilde ayetler ve hadislerle gerekli teşvikler ve yönlendirmeler yapılır. Zira salihler, ümmet arasında birer işaret levhası gibidirler. Görüldükleri yerde doğru adrese ulaşmaya vesiledirler. Bu sebeple de onlarla beraberlik dinen gerekli görülür. Bu ayetlerden birisinde:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkunuz ve Sadıklarla beraber olunuz!” (Tövbe /119) buyurulur. Ayette geçen “Sadıklarla beraber olmak” tabiri, onlarla fikirde, eylemde, tarafgirlikte beraber olmak kastedildiği gibi, manevi beraberlikte kastedilmiştir.

Bundan sonra Üstadımız Rabıta ne demektir? Sorusuna cevap mahiyetinde şöyle buyuruyor:

“Rabıta bağlanmak demektir. Bu da müridin Şeyhinin iki kaşının ortasından nur çıktığını müşahede edip ve o nurun karşında edep ile oturduğunu müşahede etmesidir. O zaman üstadı ile muhabbet hâsıl olur. Rabıta zikirden daha tesirlidir.”

Lügatte bağlantı, bağlantı vasıtası, bağlılık, tutarlılık, tertip, düzen, bağ, münasebet, ilgi manalarına gelen “RABITA”terimi, Tasavvuf öğretisinde müridin, Şeyhini düşünerek, kalbinden dünya ile ilgili şeyleri çıkarması, Şeyhi vasıtasıyla Rasulullah (sav) ‘e ve Allah ‘a kalbini bağlaması anlamındadır. Fena fi‘ş-şeyh bahsinde de anlatıldığı gibi, Seyr-i Sulûkta başarılı olmak hususunda evvela şeyhin ahlakı ile ardından Rasulullah (sav) Efendimizin ahlakıyla ve daha sonra da Allah‘ın ahlakı ile ahlaklanmak için, ruhen daimi bir tarzda hazırlık yapılır. Bu hazırlığın temelini oluşturan unsur ise; Rabıta‘dır.

Rabıta sayesinde mürit, kalbini sürekli kontrol altında tutmayı başarır. Böylece Sülûkün diğer devrelerinde daha etkin ve kalıcı bir olgu kendisini ihata eder, kuşatır. Tasavvufi hayatın en önemli boyutu, insanın kendisini daima kontrol etmesidir.

Dinimizin en işlek caddesi olan Tasavvufi eğitim kurumları olan Tarikatlar, insanın iç dünyasını kuşatan masivayı ve o sayede gönülde saltanat kuran şeytani düşünceleri oradan def etmek için, Rabıta ‘ya ağırlık verilmesini gerekli görmüşlerdir. Bu da bir Müridin Üstadının suretini düşünerek, gıyabında iken sanki huzurunda imiş gibi edep tavrını takınmasıdır. Mürit bu düşünceyi kalbinde koruduğu müddetçe, edep ve tevazu içerisinde olur. Rabıtası ne kadar sağlıklı olursa, Mürit o denli bir disiplin içerisinde olur. Bu manevi disiplin sayesinde Nefsin putları kırılır. Şeytanın saltanatı yıkılır. Kalben Allah ‘a olan yolculuk, bu disiplinle kişiyi neticeye götürür.

Mürit her ne zaman Rabıta ‘da bulunur ise, Üstadı ile manevi bir beraberlik ortamını yakalar. Böylece O‘nunla nasıl huzurda iken edep ve disiplin içerisinde bulunur ise, O‘nun gıyabında da böylece edep disiplinine riayet etmiş olur. Kontrolsüz, rast gele bir hayatın etki ve nüfuzundan kurtularak, disiplinli bir hayat ortamına kavuşur. İşte fayda sağlayan zikir, bu anlayışla yapılan zikirdir.

Üstadımız rabıtanın kime yapılacağını ve kimlere yapılmayacağını belirtmek üzere şöyle buyurdular:

“Rabıta, Kâmil olmayan nakıs (noksan) insanlara yapılamaz… şekline suretine şeytan girmeyen, Rasulullah (sav) Efendimizin vazife verdiği, onun varisi olan Mürşid-i Kâmil zâtlara yapılır…”

Kendisine Rabıta yapılacak kimsenin, tasavvufi terbiye ile yetişmiş, Nefis meratiplerini aşmış, şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifetullah kavramlarına Hakka‘l-Yakin bir derecede vakıf olmuş, Fena ve Beka mertebelerinde ebedileşmiş olması gerekir. Zira kişiyi ancak böyle hal ve makam sahipleri gerçek maksada ulaştırabilir. Bu sebeple de böyle vasıfları üzerinde bulundurmayan kimselere Rabıta yapılmaz. Çünkü O ‘nun bilgi ve yeteneği kendi eksiğini tamir etmeye yeterli değildir. Kendisi nakıs (noksan) olunca da başkalarını kemale erdirmesi mümkün değildir. Üstadımız kendisinde böyle vasıf bulunmayan şeyhlerin müritlerine Rabıta vermelerini caiz görmezdi. Sebebinde ise şöyle buyururdu:

Şeytan başkalarının şekline girdiği için onlarda da cinnet getirmeye, sapmaya, yollarını bozmaya, ene, kibir gibi halleri vermeye vesile olur. Bunun için sakıncalıdır. Yani Kâmil Mürşid olan zâtlar, şeytanın suretlerine temessül etmelerinden masundurlar. Çünkü Veliliğin şartlarından birisi de onların Allah ‘ın koruması altında olmalarıdır. Ama Mürşid-i Kâmil olmayanların şekil ve suretlerine şeytanın temessül etmesi söz konusudur. Bu sebeple de Rabıta esnasında niyeti halis olan saf bir müridi saptırıp, fısk ve fücura yönlendirebilir. Nitekim bunun örnekleri çoktur. Bundan Kâmil olmayan kimseler Allah ‘a davet vazifesi yapamazlar manası çıkarılmaz. Onlar da irşat ve davet vazifesinde bulunabilirler. Ancak tasavvufi öğreti gereğince, kendilerine Rabıta yapılamaz. Çünkü Rabıta, manevi bir beraberlik gayesine matuf olduğu için, bu beraberlik Müridin gıyaben şeyhine gösterdiği bir tür ta‘zim ve hürmettir. Yani Üstadının huzurunda edep tavrını takındığı gibi, O ‘nun gıyabında da aynı ta‘zim ve hürmeti muhafaza ederek, Seyr-i Sülûke elverişli hale gelmeye çalışmasıdır. Hal böyle olunca, şekil ve suretine şeytanın temessül ettiği kimseler, çevresindekilere böyle bir vazife verdiği zaman, şeytanın o kimsenin kılığında görünerek, Müridi alt etmesi, saptırması mümkündür. Bu vesileyle onlar davet ve irşat vazifesini yürütürler ama Kâmil Mürşitler gibi Rabıta veremezler.”

Üstadımız, Kâmil bir seviyede olduğu halde, Rabıta vermeyen nice şeyhler bulunduğunu belirtirdi. Buyurdu ki:

Halid-i Bağdadi Hazretlerine:

─ Efendim size Rabıta yapalım mı? diyorlar.

Halid-i Bağdadi Hazretleri, Mürşid-i Kâmil olduğu halde:

“Benim üstadım Abdullah Dehlevi Hazretleri Mürşid-i Kâmildir. Her ne kadar elimde icazetim varsa da Rabıtayı ona yapacaksınız. O hayatta iken ben hayâ ederim” diyor.

Bununla, Rabıtanın “Olmazsa olmaz” diye bu mevzuu aşırı derecede ele alanlara da katılmadığını belirtmiş oluyor. Rabıtanın ne zaman gerektiği hususunda da şu açıklamada bulunuyor:

―Rabıtayı ancak Kâmil manada Mürşid olan zâtlar verir ve bunu da derviş hal görmeye başladığı zaman verir.

Bu gösteriyor ki, daha talip konumunda olan, işe yeni başlayan, terimlerden, kavramlardan haberi olmayan, amel ve taatı yeterli seviyeye ulaşmamış olan kimselere hemen birdenbire böyle bir vazife vermek doğru değildir. Üstadımız bize daima: “Bir derviş, Nefs-i Mülhime‘ye gelmediği sürece onun Rabıtaya ihtiyacı olmaz” buyururdu. O seviyeye gelen kardeşlerimize de Rabıta verir ve sürekli olarak Teveccüh etmeyi tavsiye ederdi.

Allah ‘ın izni ile Rabıta mevzuu da böylece tamamlandı. Başka ilave edilecek meseleler varsa da konuyla alakalı bu kadar açıklama kâfidir. Eğer bu mevzular nelerdir? Denilirse şayet, bunlar da “MURAKABE, TEVECCÜH, TEFEKKÜR” gibi, Rabıtayla alakası bulunan diğer tamamlayıcı konulardır. Allah Teâlâ bizleri gereğince amel eden salihler topluluğuna dâhil eylesin ve ayaklarımızı kaydırmasın. Âmin.

Kimi dosta gider dosta bendolur,Allah Allah

Kimi nefse uyar kahrolur gider, Allah Allah

Kimi gülistanda gonca gül olur, Allah Allah

Kimi gonca güle har olur gider, allah allah

Kimi tövbe eder esfiya olur, Allah Allah

Kimi inat eder eşkıya gider, Allah Allah

Kimi Ahmet seni uzaktan tanır, Allah Allah

Kimi yaklaşır da kör olur gider, Allah Allah

Nuri Köroğlu

MÜRŞİD-İ KAMİL ve ÖZELLİKLERİ

Âlimlerin örfüne göre, bütün ilim sahipleri kendi meslek alanlarında derecelere tabi tutulmuşlardır. Her biri Allah ‘a davet makamı sayılan bu ulvi meslek gerek ayet ve gerekse hadislerde övülmüş bir meslek olup, Peygamberliğin şubesi niteliğinde ele alınmıştır. Bundan maksat, Peygamberlerle Âlimlerin mesleklerinin aynı olduğudur. Ancak aralarında tek fark, derece ve rütbe farkıdır. Bunu böylece ortaya koyduktan sonra, Tasavvuf mesleğinde Âlimler, Serzakir, Halife, Şeyh, Üstat, Mürşid, Mürşid-i Kâmil, Pir gibi kavramlarla tarif edilirler. Bu tarifler de seviyeye göre yapılan bir derecelendirme tasnifidir. Bu fasılda, “Mürşid-i Kâmil” olan zâtın durumunu ele alıp, Üstadımız, Efendimizin anlatımı ile Kâmil bir Mürşidin özelliklerine temas edeceğiz. Yeri geldikçe, diğer kavramlara da değineceğiz. Üstadımız Efendimiz buyurdu ki:

Mürşid-i Kamil zât o kimsedir ki, İlme‘l-Yakin‘den, Ayne‘l-Yakine, Ayne‘l-Yakin‘den Hakka‘l-Yakine vasıl olan, Cenab-ı Zül celal Hazretlerinin zâtında değil, sıfatlarında Fani olan, Rasulullah (sav) Efendimiz tarafından da kendisine hil‘at giydirilen, başına taç konulan, insanlığı irşat etmek için manen görev verilen kimsedir. Kâmil bir Mürşid, Velayet yahut Veraset nuruyla nurlanmıştır. Bu sebepten ötürü “Varis-i Nebi” Makamı ile şereflendikleri için, şekline, suretine şeytanın giremediği seçilmiş zatlardır.

Mürşidi Kâmil, insanları Allah-ü Teâlâ ‘ya vuslat etmek vazifesi olan ve Rasulullah Efendimize hakiki varis kılınmış kişidir. Böyle bir Mürşid-i Kâmil, yine üstadı olan başka bir Mürşidi kâmil tarafından yetiştirilir ve bu üstatlar silsilesi ta Rasulullah (sav) Efendimize kadar uzanır.

Her Mürşidi Kâmil manevi olarak icazet alır. Mana âleminde Rasulullah (sav) tarafından vazife ve icazet verildikten sonra, Rabbimiz ilmi ledünden onun kalbine akıtır. Böylece Mürşidi Kâmil, peygamber varisi olarak insanların nefis terbiyesine ve Allah ‘a vuslat bulmalarına vesile olur.

Mürşidi Kâmil olan zâtlar Hem zahir hem de batın olarak Rasulullah (sav) Efendimizin tamamen varisidirler. Mana âleminde icazetlerini Rasulullah (sav) mühürlediğinden bu zâtlar, mahfuzdurlar, yani hıfz olunurlar.

Rasulullah (sav) Efendimizin:

“Âlimler peygamberlerin varisleridir”

“Benim ümmetimin âlimleri İsrail oğullarının peygamberleri gibidir. (Aclûnî, Keşfü‘l-Hafâ) buyurduğu zümre Mürşidi Kamillerdir.

Hz. Aişe (ra) validemiz şöyle buyurmuştur;

“Ashap içerisinde Abdullah Bin Ömer (ra) kadar Rasulullah‟a benzeyen görmedim” (KitabüzzühdH:1078) bu sözün onun Hz. Peygamberin varisi olduğuna delalet için söylenmiştir.

Asım el Ehval bazı kimselerin kendisine Abdullah bin Ömer (ra) hakkında; “İnsan onu gördüğü zaman, her bakımdan Rasulullah ‘a tabi olduğu için onda farklı bir şey görürdü” dediklerini nakletmiştir. (Kitabüzzühd H:1056)

Bu iki hadisi zikrettik ki mürşidi Kâmil olan bir zâtın, Rasulullah’a nasıl varis olduğu iyice anlaşılsın.

Mürşidi Kâmil; Akıl ve nefis bakımından külli ve cüz ‘i bütün mertebeleri aşan ilahi isim ve sıfatları kendisinde toplayan ve bu isim ve sıfatların tecellilerine mazhar olan kimsedir. Gerekli olan bütün makam ve derecelere ulaştıktan sonra insanları terbiye ve irşat etmek için yüce Allah ‘ın yeryüzünde halife olarak görevlendirdiği kimsedir. Peygamber Efendimiz,

“Peygamber ümmeti içerisinde nasılsa, şeyh de kavmi içinde öyledir.” (İbni Hübban) buyurmaktadır.

Mürşidi Kâmil, olgun, yetkin ve erdemli olan kimsedir. Bütün insanlığın sıfatlarını özünde toplayan ve yüce Allah ‘ın rahmet, hayat, kudret gibi isimlerine mazhar olan kimsedir. Akıl, levhi mahfuz, Kitabı Mübin, kalp ve ruh sırrına mazhar olan kimsedir.

Üstadımız, sultanımız, asrımızın mana güneşi Abdullah Baba (ks) Aziz Hz. leri Kâmil bir zâtın mühim özelliklerinden bahsederken yine şöyle buyurdular;

Mürşidi Kâmil olan zâtlar kabirde çürümezler, Mürşidi Kâmil olan zatlardan bazıları, Allah-ü Teâlâ Hz. lerinin Cemal sıfatına mazhar olurlar bazıları da Celal sıfatına mazhar olurlar. Öyle ki Celal sıfatına mazhar olan evliyanın kabirlerinin yerini dahi değiştiremezler. Mürşidi Kâmil zât kendisine müntesip olan kişinin son nefeste kelimeyi şahadet söylemesine, imanlı gitmesine vesile olur, Rabbimiz bana vesile ile gelin buyuruyor. Allah(cc) ve Peygamberler(as) arasında Cebrail (as) vesile oldu

Peygamber (as) de Allah (cc) ile insanlar arasında vesile oldu, Efendimiz (sav) Hadisi Şeriflerinde;

Muhammed‟in nefsini elinde bulunduran Allah‟a yemin olsun ki, hiç Şüphesiz, Allah’u Zülcelal’in en sevgili kulları; Allah’ı kullarına, kulları da Allah’a sevdiren, yeryüzünde hayır ve nasihat için dolaşanlardır” (Beyhaki) buyurmuştur.

Mürşidi Kâmil olan bir zât Allah ‘ın izni ile ve indi ilahiye deki değeri hürmetine dervişlerine Ahirette üç türlü yardımı olur.

1. Sırat köprüsünde

2. Mahşer yerinde

3. Peygamberimizin Livaül Hamd sancağına götürmek için vesile olur.

Efendimiz (sav) Hz. leri;

Benim ümmetimden çok büyük bir topluluğa şefaat eden olacaktır. Yine benim ümmetimden bir kabileye şefaat eden olacaktır. Yine benim ümmetimden birkaç kişiye Şefaat eden olacaktır. Taki(hepsi)cennete gireceklerdir”.(Tâc) buyurmuştur.

Üstadımız Abdullah Baba Hz. leri devamında şöyle buyurdular;

Rasulullah Efendimiz (sav)bir Mürşidi Kamile görev verirken üç şeyi de yanında verir. Bir kamçı, bir kitap veya bir ayna verir, dervişlerini gösterir, bir çanta içinde ameliyat aleti verir, eğer sana tâbi olanlardan göz zinası varsa gözünü ameliyat et, Şehveti varsa şehvani arzusunu al buyurur ama o kişinin talip olması lazım, verilen reçeteleri yerine getirmesi lazımdır.

Hatırlatma; Üstadımızın burada bahsettiği malzemeler dünya aletlerine benzemez insanlar tarafından anlaşılsın diye bu ifadeler kullanılmıştır, keyfiyeti ehline malumdur

Evet. Üstadımız Abdullah Baba (ks) Aziz Hz. leri burada bir Kâmil Mürşidin mana ikliminde nasıl bir liyakat elde ettiğini kendi tecrübesi ile ortaya koymuş bulunuyorlar. Mürşid; kendisi ilim ve amel bütünlüğü içerisinde şahsi olgunluğa eriştiği gibi, halkı da bu minval üzere eğitip yetiştiren kimse demektir. Mürşitlik makamı, hakikatte Allah ‘a davet makamıdır. Mürşid; Allah ‘a davet hususunda Peygamberlerin varisi durumundadır. Mürşitler, Peygamberlerin sunduğu bu İlahi mesajları şer ‘i ölçülere göre yorumlayan kimselerdir. Bunu daha önce de belirtmiştik. Nitekim böylesi zatların. Sürekli var olacağı, Kur ‘an ‘da şu ayetle belirtilir:

“Bizim yarattıklarımızdan öyle bir Ümmet vardır ki, bunlar, daima Hakk’a ileten ve Adaleti Hak ile yerine getiren kimsedirler.” (A‘raf /181)

Müslümanlar asırlardır yol gösterici Mürşitlerin rehberliği ile dinlerini yaşama ve yaşatmaya gayret etmişlerdir. Zira geçmiş ümmetler bu esasa riayet edemedikleri için dinlerini tahrif edenlere mâni olamamışlardır. Ama bu Ümmet, Din büyüklerine duydukları güven sayesinde, her şeye rağmen dinlerini ayakta tutabilmektedirler.

Üstadımız Abdullah Baba Hz. leri Kuddusi Baba namıyla Anadolu ‘da meşhur, Kadiri Tarikatı şeyhlerinden, “Kuddusiyye” kolu almış Osmanlı döneminin son Meşayihlerinden olan, mübarek bir zâtın oldukça tesirli bir halini anlatmak üzere şöyle buyurdular:

Kuddusi Baba (ks) Hazretleri, yaşadığı dönemde Mürşidi Kâmil bir zât ve zamanının Kutbu idi. Bu mübarek zât vefat edeceğinde dervişlerine şöyle söyler:

“Ben ölünce Sala vermeyin. Sabah namaza gelen cemaat kaç kişiyse, onlarla cenaze işlemlerimi yapın”

Kuddusi Baba vefat eder. Caminin müezzini de dervişidir ama üstadı haber etmeyin dediği için, Sabah namazına gelen sekiz on, kişi ile birlikte defnetmek için kabristana doğru giderler. Bu arada saban demiri kırılmış ve onu kaynatmak için demirciye giden köylü bir adam bakar ki bir cenaze gidiyor.

─ Bu Cenaze Kimindir? diye sorar.

Onlar da:

─ Bu cenaze büyük Allah Dostu Kuddusi Babanın cenazesidir, derler. Adam elindeki kırık demir parçasıyla birlikte, Cenazenin salından tutar ve kabristana giderler. O mübareği defnedip herkes ayrılır. Bu adam saban demirini kaynattırmak için demirciye gider.

Selam verir ve:

─ Usta, benim sabanın demiri kırıldı, bunu kaça kaynatırsın? der. Demirci Ustası:

─ Bu demiri kaynatmak için iki teneke kömür harcarım, dört akçe de paranı alırım. Yalnız öğleden sonra gel al, der.

Adam:

─ Peki, der, anlaşırlar ve gider. Saban demirini almak için adam öğleden sonra tekrar demircinin yanına gelir.

─ Hazır mı Usta? deyince!

Usta öfkeli bir vaziyette:

─ Sen benimle dalga mı geçiyorsun be adam! Bu getirdiğin demiri değil kaynatmak Ģöyle dursun, ısıtamadım bile. Hem ayrıca iki değil dört teneke kömür harcadım. Bana dört akçe daha borçlusun, der.

Adam şaşkın bir halde demirciye bakarak:

─ Usta hem demiri kaynatmıyorsun hem de benden fazla para istiyorsun. Senin bu yaptığın hak değil. Ben bu parayı sana ödemem. Yürü Kadı ‘ya gidelim, kim haklı ise o karar versin, der. Doğruca Demirci ve Köylü, Kadı ‘ya giderler. Kadı Efendiye demirci durumu olduğu gibi anlatır. Kadı Efendi demirciyi dinler ve diğer adama dönüp:

─ Sen bugün ne yaptın? diye sorar. Adam da başından geçenleri şöyle anlatır:

─ Kadı Efendi, bu sabah kırılan Saban demirini kaynattırmak için evden çıktım. Baktım ki bir cenaze gidiyor. Sordum: “Bu zât kimdir” diye. Onlar da: “Kuddusi Baba” dediler. Saban demiri ile Cenazenin salına dokunarak mevtayı taşıdım. Gittik cenazeyi defnettik. Başka öyle mühim bir şey yapmadım, der.

Olayı dikkatle dinleyen Kadı Efendi bu defa hüngür hüngür ağlamaya başlar. Demirciye kendi cebinden on akçe çıkarıp verir. Diğer adama da:

─ O demir parçasını bana satar mısın? Kaç paraysa vereyim, bende hatıra olarak kalsın, der.

Köylü de Kadı ‘nın maksadını anlamadan:

Şu kadar” der ve Kadı Efendi dediği miktarı köylüye öder ve sonra:

─ Allah ‘ım! O mübarek zâtın salına dokunan demir parçası yanmazsa, acep ola ona sağlığında iken intisap edenler ne güzel haldedir. Aman Ya Rabbi! Sen bilirsin, deyip yakarmaya başlar.

İşte Mürşidi Kâmil olan zâtlar Allah ‘ın izin ile hayatlarında da mematlarında da İnsanlara fayda sağlayan onları irşat eden Allah ‘ın has kullarıdır. Onlar, Allah ‘a taat ve ibadetle yaklaşınca, Allah Teâlâ da onlara böyle kerametler ihsan ederek yaklaşır. Allah ‘ın kendisine yaklaştığı kimselere, böyle lütuflarda bulunması gayet normaldir. O dilerse, O ‘nun dilediğini geri çevirecek yoktur.

Yine Tabiin döneminin ilk zahidleri arasında yerini alan, haliyle çevresindekilere örnek teşkil eden, Allah sevgisi ile dolup bütünleşen, asırlardan beri söylediği sözler birer inci danesi gibi dillerde ezberlenip, gönüllerde yer eden, daha pek çok faziletin timsali, mübarek bir kadın, Bu ümmetin kadınlarının iftiharı diyebileceğimiz, Hz. Rabia el-Adeviyye, Sufiyye hazaratının büyüklerindendir. O sade bir hayat sürmesiyle, Allah ‘a son derece bağlılığı ile temayüz etmiş büyük bir velidir. Üstadımız, bu mübarek kadından çoğu kez bahsederek, O ‘nun kemal vasıflarından bizleri faydalandırırdı.

Bu fasılda Üstadımız, Mürşid-i Kâmil olmanın kendisine uyanlara ne gibi bir Şahsiyet kazandıracağı hakkında, Rabia (ks) ile Hasan Basri (ks) arasında geçen bir hadiseyi anlatarak, Kâmil Mürşidin Hak Teâlâ katında ulaştığı mertebelerin ehemmiyetine işaret etmektedir. Buyuruyor ki:

Yine Mürşid-i Kamilin Allah (cc) katındaki kıymet ve değeri ile ilgili bir başka hadiseyi daha anlatalım inşallah:

Bir sohbetlerinde Hasan-ı Basri (ks) “Nasıl ki erkeklerin aslanları varsa, dişi aslanlar da vardır” dedi. “Kimdir bu dişi aslan?” diye sorulunca, o da dişi aslanın Rabiatül Adeviyye olduğunu söyledi. Bunun üzerine, zamanın Şeyhleri ve müritleri Rabiatül Adeviyye’nin evine ziyarete geldiler. Rabiatül Adeviyye’nin evi o kadar mütevazı idi ki, dünyalık birkaç parça eşyadan başka hiçbir şey yoktu. Evinde ışık dahi bulunmamakta, karanlık bir yerdi. Gelen ziyaretçiler, Rabia anamızı tebrik edip, bu makama nasıl geldiğini soracaklardı. Hasan-ı Basri o karanlıkta: “Sen sağa, sen sola, sen de buraya otur” diyerek, herkesi yarım ay şeklinde topladı.

Bundan sonra:

“Mallarınız, çocuklarınız sizin için birer fitnedir.” (Teğabün /15)

“Sakın ola ki, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ın (cc) zikrinden alıkoymasın” (Münafıkun /9)

Ayetlerini okuyarak sohbete başladı. Çeşitli ayet ve hadislerle Allah ‘ı (cc) sevmenin yollarını anlattı. Daha sonra sözü Rabia anamıza bıraktı. O mübarek kadın da:

“Herkes sevdiğinden bahseder. Ben Allah-ü Teâlâ Hazretlerini öyle seviyorum ki Muhammed‘il Mustafa‘ya dahi kalbimde yer kalmadı” deyince, orada bulunanların hepsi “Allah, Allah” diye hayıflanıp ağlamaya başladılar.

Rabiatül Adeviyye (ra) ‘ın sözlerinden anladığımız O ‘nun hem Rasulullah‘ta hem de Allah-ü Teâlâ da fani olduğudur.

Hasan-ı Basri, kadınları irşad edecek, onlara Allah ve Resulü‘nü sevdirecek bir insanla hayatına devam etmek istiyordu. Bu sebeple Rabiatül Adeviyye ile evlenmek istedi. Onunla görüşmeleri için aracılar yolladı. Rabiatül Adeviyye bu teklifi duyunca:

“Ben dokuz nefsime sahip oldum da O bir nefisine sahip olamadı mı? Hayır, istemiyorum” deyip aracıları geri yolladı.

Cevabı duyan Hasan-ı Basri Hazretleri:

─ Eyvah! Teklifimi nefsanî zannetmiş, yanlış anlaşılmışım, deyip, bizzat kendisi yanına gitti. Ona:

─ Ya Rabia! Biz seni burada mahcup gördük. Seni Allah için nikâhlayıp, haneme götürmek istedim. Tüm mü‘minlerin senden ve senin ilminden istifade etmesini arzuladım, deyince.

Rabiatül Adeviyye:

─ Eğer benim son nefesimde imanla gideceğime, kabrimde suallere cevap verebileceğime, sırat köprüsünden geçebileceğime dair bir ruhsat, bir imza verebilirsen, hemen kıyalım nikâhımızı, dedi. Bunun üzerine Hasan-ı Basri Hazretleri: ─ Katiyen böyle bir şey yapamam deyip ağlayarak evine gitti.

Bu olaydan kısa bir süre sonra Rabiatül Adeviyye vefat etti. O ‘nun tabiri ile: “Âşık, maşukuna kavuştu” O sıralarda Selman-ı Farisi (ra) Hazretleri 129 yaşında olduğu halde, Kufe şehrine Hasan-ı Basri Hazretleri ile görüşmeye geldi. Ona Allah-ü Teâlâ ‘da fani olmanın formüllerini gösterdi. Böylece Hasan-ı Basri Hazretleri, Seyr-i Sülûk‘unu tamamladı. Kemale erip, Efendimizin varisi yani Varis-i Nebi oldu. Bir gün Rabiatül Adeviyye’nin (ra) kabrinin başına gelerek:

“Ah Rabia ah! Öyle ruhsatlar varmış ki; eğer şimdi benden o ruhsatları isteseydin; İman ile gitmene, Kabir suallerine yardımcı olacağıma, Sırat köprüsünden geçeceğine, Amel defterinin sağdan verileceğine, Livaü‘l-Hamd sancağına gideceğine dair, değil imza, mühür basarım mühür”der.

Ehlullahın haber verdiği bu kıssadan anlaşılacağı üzere, Allah ‘ın kendilerine izin ve ruhsat verdiği nice zâtlar, Allah katında şefaatçi olacaklardır. Allah katında şefaat etmeye izin verilenler, öncelikle bu Ümmete haliyle, yaşantısıyla örnek olmuş, Işık olmuş Önderler olması icap eder. Zira onlar, Allah-ü Teâlâ‘yı kullara sevdiren ve kulları da Allah‘a sevdiren önderlerdir.

Nuri Köroğlu

Fenafişşeyh, Fenafirresul, Fenafillah

Asrımızın mana sultanı, hikmet denizlerinin incisi, Hak âşıklarının müstesna rehberi, muhterem Üstadımız Abdullah GÜRBÜZ Baba Hazretleri, tasavvufi kavramlara mahiyet itibarı ile hakkıyla vakıf, inceliklerine de hakkıyla nüfuz etmiş bir zât idi. Zât-ı şahanelerine her ne zaman bir mesele sorulsa, bunda sıkılma, zorlanma olmaksızın, muhatabın seviyesine uygun tarzda cevaplar lütfederdi. Bazı zaman olurdu ki, kendisine soru sorulmasını isterdi. Kendisine soru sorandan asla incinmez ve sorduğu meseleye değer verirdi. Bazen bir meseleyi farklı zaman ve mekânda, değişik şahıslara farklı bir tarzda anlattığı olurdu. Bu da O ‘nun meselenin inceliklerine vakıf olduğunu ortaya koyan bir husustur. Bütün bu durumlarda, kitap ve sünnetten deliller sunarak, konuya açıklık getirirdi. İnşaallah, “Fena fi‘ş-şeyh, Fena fi‘r-Resul ve Fena fillah” kavramları hakkında verdiği izahı sunacağız.

Abdullah Baba (ks) Hz. leri, Tasavvufi kavramları izah faslında, Sufiyye hazeratının kendi ıstılahlarında belirttikleri “Fena fi‘ş-şeyh” kavramından bahsetmek üzere şöyle buyurdular:

Fena fi‘ş-şeyh:

Mürşidi Kamile bağlanan talip, şeyhini çok sever ve O‘na derinden muhabbet eder. “Allah ‘ın dostuna söz verdim” diye ihsan üzere yaşayıp, zikir ile meşgul olur. Şeyhinin şeklini, suretini düşünüp zikir yapmaya başladığında veya rabıta yaparken, şeyhinin suretini kalbinde algılarken, başlangıçta sanki televizyon ekranındaki karlama gibi algılar. Sonra görüntü netleşerek, şeyhini görmeye başlar.

Tasavvufi terimlerden mühim bir mahiyet arz eden “FENA” kavramını, ilk defa büyük Sufilerden Ebu Said el-Harraz kullanmış ve O‘nun kitap ve sünnet esaslarına uygun olarak açıkladığı bu kavram, daha sonra Istılah olarak bütün Sufilerce kabul görmüştür.

Fena; müridin Allah ‘a kavuşma yolunda geçmesi gereken menzillerden birisidir. Mana olarak, kulun kendi varlığını görmekten sıyrılma halidir. Bundan gaye; parlak bir imana sahip bulunmak, nefsin çirkin vasıflarını güzel vasıflara tebdil edip değiştirmek sureti ile yüce Allah‘ın ahlakı ile ahlaklanmaktır.

Buradan hareketle Sufiler, bu kâmil vasfa erişmek için evvela bu yolda kılavuz hükmünde olan Üstadın ahlakıyla ahlaklanmayı, Seyr-i Sülûk yapmaya kabiliyetli olan Salikler için, birinci adım niteliği arz ettiğini vurgulamışlardır. Bu itibarla Hakk’a aşina olan Talip, kendisine bir Mürşid-i Kâmil bulmalı ve ona intisap edip bağlanmalıdır. Bu bağlılıktan sonra ancak kendisine Mürid denilir.

Mürid şeyhini çok sevmelidir. Amel ve ahlak noktasında şeyhini örnek edindikçe, Seyr-i Sülûke elverişli hale gelir. Seyr-i Sülûke başlayabilmesi için, şeyhini çok sevip, her şeyden önce kendisine ulaşan feyiz ve tecellilerin O‘nun vasıtası ile ulaştığını kabullenmelidir. Hatta bu konuda Hanefi fakihleri buyururlar ki: “Bir kimse eğer üstadına başka birisini tercih ederse, İslam‘ın en sağlam kulpunu koparmış olur” Bu bakımdan, üstadın varlığı akıllı bir mürid için hayata canlılık veren su misalidir.

Üstadımız daima derdi ki:

Evladım!

Bu zamanda şeyh dervişi sever, derviş de şeyhini severse, aralarında muhabbet güneşi doğar. Bu muhabbet güneşinden de “Nur-u Muhammed” doğar. İşte dervişi maksada ulaştıracak olan budur buyurduğu halde şeyhe muhabbet, maksada götüren büyük bir amildir!

Salik, üstadının verdiği vazifeyi yaparken, gönül gözünün frekansı açılarak, şuhud âleminde üstadının ruhaniyetini görmeye başlar. Bu görüntü net bir şekil aldıktan sonra, artık şeyh ile manevi birliktelik elde edilmeye başlanır. Bu hal, günlük yaşantısında da müride sık sık vaki olur. Nitekim bu, Hz. Ebubekir-i (ra) ‘in: “Ya Rasulullah! Her nereye baksam sizi görüyorum” dediği kıvama gelindiğini gösterir. Üstadımız bunu Müritlerinden birisinin durumunu örnek göstererek belgelemek amacıyla buyurdular ki: İhvanımızın birisi şöyle anlattı:

“Televizyon seyrederken sizi gördüm. Ekranda bir ben oluyorum, bir siz oluyorsunuz. Çarşıya gittim orada da aynı. Ailemin yanına ve tuvalete gidemez oldum ”dedi. İşte bu gibi hallere Tasavvufta şeyhte fani olma denilir. Mürit bu hali ile şeyhinde fani oluyor. Bu durumda olan dervişe, üstadı tarafından uygun olan İlahi bir Esma verilir.”

Yani, kardeşimiz televizyon aynasında birden kendi cismini görüyor ve aynı zamanda da kendi cismi Efendi Hazretlerinin cismi oluveriyor. Demek ki; o kardeşimizde başlangıç bu şekilde olmuş. Daha sonra çarşıya gidiyor ve orada da benzeri haller yaşıyor. Zaten bu başlangıca varıldığı zaman, insanda böylesi şaşkınlıklar söz konusu olur. Her nereye gitse ve her nereye baksa, orada Üstadını müşahede eder. Bu defa gayr-i ihtiyari olarak bir edep müridi içten içe kuşatıverir de her an üstadı ile beraber bulunuyor gibi hareket eder. Beşerî ilişkilerindeki değişiklik bundandır. Bu durumda Salik, yaşadığı hali üstadına anlatmalıdır. Eğer bu konuda tecrübesi olmayan kimselere halini anlatacak olursa, vay haline! Allah ‘a şükürler olsun ki, üstadında fani olan kardeşlerimizin varlığı, bu yolun ulviliğini tescil etmektedir. Bu, Allah ‘ın bir fazlı keremidir şüphesiz. Allah-u Teâlâ bizleri sadakat sırrına mazhar eylesin. Âmin!

Fena fi‘ş-şeyh makamında olan bir müride, tevhit mertebelerine ulaşmasına yardımcı olması için, üstadı tarafından ilahi isimlerden “Hay”ismine devamlı olması telkin edilir. Bu makamın zirvesine ulaştıkça, yaşadığı hallere göre her nefeste okuyacağı zikirlerde zaman değişiklik olur ki, her menzilde okunacak Esma-i İlahiyye farklı farklıdır. Salik bu makamı “Hakk”ismi celili ile tamamlar.

Asırlardır kendilerinden “Evliyaullah”diye bahsedilen zâtlar, Fena mertebelerini bahsedilen şekilde aşmışlar ve durumlarını da kendi üslupları ile dile getirmişlerdir. Bu bahtiyarlardan birisi de Yunus Emre Hazretleridir. Şeyhinde fani oluşunu ifade eden şiirinin bir beytinde der ki:

Açıldı Sır babı şeyhim yüzünden

Can sefalar buldu tatlı sözünden

Masiva tozunu gönül gözünden

Tevhid ile sildik elhamdülillah

Bundan sonra Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hz. leri Fena makamlarının ikinci merdiveni olan “Fena fi‘r-Resul”makamını anlatmak üzere şöyle buyurdular:

“Fena fi‘r-Resul” makamı;

Müridin Hay esmasında başlayıp, Hak esmasına kadar devam eden “Fena fi‘ş-şeyh” hali, bu makamın sonunda Peygamber (sav) Efendimize dönmeye başlar. Nereye bakarsa Rasulullah (sav) Efendimizi görür. Rasulullah (sav) ‘in cemaliyle, kemaliyle, nuruyla beraber olur. Kâinatta ne varsa Rasulullah (sav) Efendimizin nurundan halk olunduğunu görür. Yanılacağı zaman hemen karşısına çıkıverir. Buna da “Fena fi‘r-Resul” denir. Üstadı Gayyum esmasını verir.

Fena fi‘r-Resul makamı, âlemlerin Efendisine duyulan aşk, şevk, sevgi ve muhabbetin zirve noktasıdır. Salik, bu makamda O ‘na ümmet olmanın verdiği gönül zenginliği ile dolup taşar. Bütün sevgileri, tutkuları artık bu sevginin içerisinde erir, kaybolur. Zira her ne yapsa, ancak O ‘nun izin ve müsaadesi ile yapar. Pek çok zât demişlerdir ki: “Eğer Allah ‘ın Resulünü bir an gözümüzün önünden kaybedecek olsak, kendimizi küfre düşmüş sayarız” buyurmuşlardır. Bu hal, makamlarda zirveye ulaşmış zâtlara mahsus bir haldir. Nitekim İmam Şa‘rani bu makamda bulunan bir veli zâtın, Rasulullah (sav)‘in ayağını önünde görmeden adım atmasının caiz olmadığını belirtir.

Bugün Rasulullah (sav) Efendimizi idrakten aciz kalan sinek tabiatlı kimselerin, O‘nun eşsiz sünnetlerini hafife almalarındaki seviyesizlikleri bize şunu anlatır: Eğer onlar sufilerin bu güzel metodu ile yetişmiş olsalardı, O‘nun örnek ahlakından nasip alırlardı. Kalben şuhuda erip, Allah ‘ın Resulünü görme derecesini elde edip, her nerede bir boşluk bıraksalar, âlemlerin Efendisinin tatlı ikazı ile karşılaşırlar ve gaflete düşmezler. Ama bu sistemi benimsemedikleri için, Allah ‘ın Resulünü görme nimetinden mahrum kalmaktadırlar.

Üstadımız, bundan sonra Fena mertebesinin son kısmına geçerek, bu makamın başlangıcı ve zirvesi hakkında şöyle açıklama yapar:

Fenafillâh;

Salik, Nefs-i Safiye ‘ye gelince, eğer kabiliyetli ise yedi gök tabakasını, sekiz Cenneti geçer. Cenabı Zül-Celal Hz. lerinin zâtında değil, sıfatlarında fani olur. Bütün kâinatta zerre zerre kendini görür. Yiyende içende, tozanda, o olur. Hallacı Mansur ‘un: “Ene‘l-Hak” demesi Beyazid-i Bistami‘nin “Cübbemin altında Allah var” dediği bundandır. Yani bir tür şaşkınlık hali belirir. Buna da Fenafillâh denir.

Salikin Allah-ü Teâlâ ‘ya olan seyrinde, Nefsi Safiyye makamına geldiği zaman, artık Sülûkün sonuna doğru varması söz konusudur. Bu zamana kadar elde edilen tecrübe ve manevi dereceler, artık onda bir makam halini alır. Nefis her zaman isyan bayrağını çekip itiraz etse de, Sultani Ruh yükselip, Emir âlemindeki Hak Teâlâ ‘nın “Kün” yani “Ol” emri ile meydana getirdiği menziline kavuştuğunda, bu defa o da oraya ulaşarak, yaradılış gereği olarak Hak ile hükmetmeye başlar. Artık kişi için geri dönüş yoktur. Salikin geçtiği menziller “Seyr-i Sülûk” bahsinde anlatıldığı için burada açıklama ihtiyacı duymuyoruz.

Hulasa; asli hüviyetine kavuşuncaya kadar Seyr-i Sülûk devam eder. Nihayet sonunda Hak Teâlâ ‘nın kişinin durumuna göre yakınlık kurması artık söz konusudur. Bunun için: “Fani olan bir kimse için, hiçbir korku yoktur” denilir. Neden korksun ki? Zira Hak Teâlâ ‘ya ulaşan, O ‘ndan başka şeyle huzur bulamaz. O ‘ndan her ne gelirse gelsin, o zâtın nazarında birdir.

Yunus Emre der ki:

Gelse Celalinden cefa,

Yahut Cemalinden vefa,

İkisi de cana sefa,

Kahrın da hoş, Lütfun da hoş.

Evet, gönül huzurunu Allah-ü Teâlâ ile elde eden zâtlar, bu makamda âlemde bulunan her şeyin Allah ‘ın irade, fiil ve sıfatları ile meydana geldiğini görür. Bu defa bu konuyu beşer lügati anlatmadığı için, zaman zaman çelişkiye düşer. Bazıları tıpkı bir sarhoş üslubuyla hareket ederek, bir takım acayip davranışlar sergileyebilirler. Bunlara Tasavvuf‘ta “ŞATHiYYE”veya “ŞATAHAT”denilir.

Sufiyye ıstılahında şatahat; Salikin feyiz ve istiğrak anında kendinden geçerek, elinde olmaksızın söylediği muvazenesiz sözler demektir. Bu sözün zahirine bakıldığında, şeriata aykırı olduğu görülür. Ancak Salik kendisine geldiği zaman bu sözleri ne kabul eder ve ne de bu sözün peşine düşer. Çünkü o sözleri söylediği anda, Rabbi ile beraber olmanın zevki içerisinde, elinde olmadan şevk ve neşe içerisindedir.

Nasıl ki insan çok sevdiği bir kimseyi gördüğü anda heyecanlanır ve ne yaptığını bilmezse, Salik de öyledir. Hadis bilginleri Rasulullah (sav) Efendimizden geçmiş ümmetlere ait bir kıssayı naklederler. Ki, bir adamın çölde giderken üzerinde yiyeceği ve içeceği bulunan devesi kaçar. Adam tam devesinden ümidini kestiği bir anda, bir ağacın gölgesi altında gölgelenirken, Allah-ü Teâlâ adamın devesini buldurur. Adam bakar ki yiyeceği de, içeceği de devesinde duruyor. O anda sevinç ve heyecanın birbirine karışması neticesinde dilinden şu sözler dökülür:

Allahım! Sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim.bu hadiseye göre bazı hal ehli kimselerin, bu makamda kendinden geçerek söyledikleri sözler sebebi ile mazur görüleceğini belirtmişlerdir.

Hulasa; Beyazid-i Bistami, Hallac-ı Mansur gibi, Sufiyyenin önde gelenleri tarafından söylenen sözlerin, birer şathiyat olduğu kabul edilerek, onların bu gibi sözlerini mazur görmek gerektiğini belirtmişlerdir. Sonuç olarak; Fenafillâh makamı, Salikin Rabbi hakkında bilgisinin netlik kazandığı, Allah ‘ın sıfat ve fiillerindeki sırlara vakıf olduğu, bu makamda iken yarı sarhoş bir halde bulunduğu ve hepsinden önemlisi de, Salikin kendi iradesinden sıyrılıp, Rabbinin iradesine tam olarak teslim olduğu makamdır.

Yunus Emre’m Kâmil oldu imanın

Hz. Hakka vasıl oldu bu canın

La Mekân şehridir senin mekânın

Fenafillâh olduk Elhamdülillah

Rabbim cümlemize bu sıfatları ihsan buyurup, bizleri salihler ve Sadıklar topluluğuna eriştirsin. Âmin.

Nuri Köroğlu

Nuri Köroğlu | Allah için severiz Allah için de Allah’ın düşmanlarına buğz ederiz..

Gelelim Allah’ın dostlarını sevme hususuna;

Hz.Musa Kelimullah’a Rabbimiz soruyor

“Ya Musa, Benim için ne yaptın”

“Ya Rabbi, oruç tuttum, zekât verdim, namaz kıldım vs.vs.”

“Ya Musa, senin kul olman için bunlar elzem olan şeylerdi, Benim için ne yaptın “

Musa a.s. sükût ediyor ve rabbimiz diyor ki;

Ya Musa, “Benim dostlarımı dost, düşmanımı da düşman bildin mi Ya Musa”

Onun için biz Allah için Bugdufillah-Hubbufillah diyoruz,

Allah için severiz Allah için de Allah’ın düşmanlarına buğz ederiz, bu bizim İslam’ımızın şiarındandır alametlerindendir onun için biz Allah’ın dostlarını severiz.

Eğer kastettiğiniz Hz. Ebubekir’ler, Ömer’ler, Osman’lar, Hz. Aliler sahabe-i kiram hazretleri, mezhep imamları. Davut’u Tai’ler, Maruf el-kerhi’ler, Geylaniler, Rufai’ler, Bedevi’ler eğer bunlarsa; biz bunların hepsini aşk ve muhabbetle seviyoruz. Çünkü onları sevmek izzettir.

“Ve lillahil izzeti verrasulihi ve lil mü’minin.” (münafikun-8)

وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ

İzzet Allaha aittir, peygamberine aittir, O2nun dostlarına, O’nu tanıyanlara aittir. İzzetin zıddı zillettir, öyle olunca ; Allah’ım bizi zelillerden eyleme.

“Ve men yudillahe verrasule fe ulaike meallezine enamallahu aleyhim minel nebiyyine ve sıddikike veş şühedai vessalihin ve hasune ulaike rafiga.” (nisa-69)

وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الَّذٖينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّٖنَ وَالصِّدّٖيقٖينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِحٖينَۚ وَحَسُنَ اُو۬لٰٓئِكَ رَفٖيقا

Kim Allaha ve Resul’üne tabi olursa Allah’ın kendilerine in’am ve ihsanda bulunduğu peygamberlerle, Şehitlerle, Sıddıklarla, Salihlerle beraber kılar diyor rabbimiz.

Onlar ne güzel arkadaşlardır. Rabbim yollarından ayırma bizi.

Nuri Köroğlu

Nuri Köroğlu | Allah için severiz Allah için de Allah’ın düşmanlarına buğz ederiz..

Nuri Köroğlu | Peygamberimize Cebrail a.s geliyor…

Bedirde esirleri alıyorlar kollarını bağlıyorlar esirlerin, cenabı peygamber (s.a.v) gece yatarken efendimiz uyuyamıyor kollarında bir sızı başlıyor. Kalkıyor yatağından Cebrail a.s geliyor. Ya Muhammet (s.a.v) Allahın sana selamı var muhammedime söyle kolundaki ağrıları sebebi esirlerin çekmiş olduğu acılarından dolayıdır.

Onların kollarını söyle çözsünler. Bir peygamber bile olsa karşıdaki bir küffar bile olsa Allahın adalet sıfatının tecellisi her yerde her zaman tecelli etmiştir.

Nuri Köroğlu

Nuri Köroğlu | Peygamberimize Cebrail a.s geliyor…

Nuri Köroğlu Haber -Hz. Mevlana Bozüyük’te anıldı

Bilecik’in Bozüyük ilçesinde Hz, Mevlana, 741. vuslat yıl dönümünde düzenlenen Şeb-i Arus Gecesi’nde anıldı.
Bozüyük Belediyesi’nin katkıları ile Mevlana Kültürünü Tanıtma ve Yaşatma Derneği tarafından Şeb-i Arus Gecesi düzenlendi. Bir düğün salonunda gerçekleştirilen program Kur’an-ı Kerim tilaveti ile başladı. Ardından Mevlana Derneği adına Ahmet Cansız tarafından bir konuşma yapıldı. Ahmet Cansız, konuşmasında derneğin çalışmalarından bahsetti. Cansız, “Bizler manevi değerlerimize sahip çıkmak zorundayız. İşte Hz. Mevlana, Hz Şems ve Şeyh Edebali gibi müritlerimiz bizim manevi değerlerimizdir. Bu manevi değerlerimizi gençlerimize tanıtmak zorundayız. Eğer tanıtmaz isek birileri bizim adımıza yanlış tanıtıyorlar. Biz hakkı ile Hz. Mevlana’yı tanıtamazsak birileri bize yanlış tanıtıyor. Biz de Bozüyük Mevlana Kültürünü Tanıtma ve Yaşatma Derneği olarak bunu kendimize bir görev bildik ve Hz. Mevlana’yı sizlere daha iyi tanıtabilmek için araştırmacı yazar Nuri Köroğlu hocamızı sizlerle buluşturuyoruz” dedi.
Devamında Araştırmacı Yazar Nuri Köroğlu tarafından Hz. Mevlana’nın Hz. Şems ile tanışması ve onunla olan hayatından kesitler sundu.

Nuri Köroğlu konuşmasında, “İslam dünyasının müstesna bir ferdi olan Mevlana Celalettin Rumi’nin ahirete vuslatının 741.’inci yıl dönümünde toplanmış bulunmaktayız. Mevlana hazretlerini anlayabilmek için Mevlana hazretlerinin nasıl kemale erdiğini, nasıl Allah’a vuslat olduğunu, nasıl Mevlana olduğunu bilmek gerekir. Aksi takdirde sadece sema ile acayip figürler ile bilmediğiniz bir tarz üzere kendine göre şiirler geliştirmiş bir şahsiyet olarak algılama yanılgısına düşeriz. Bundan dolayıdır ki Mevlana Hazretlerini anlayabilmek için Şemsi Tebriz-i Hazretlerini anlatmamız gerekir. Şemsi Tebriz-i Hazretlerini Allah’ın emirleriyle amel edip Hz. Muhammed’in (S.A.V) sünnetini ihya ederek Hak’ka vuslat bulmuş mürşit kamildir. Şems Tebriz-i Hazretleri ve Hz. Mevlana manevi bir terbiye içerisine giriyorlar. Günümüzde Hz. Mevlana’yı yanlış bir şekilde gerçekleri saptırarak anlatmaya çalışıyorlar. Şems Tebriz-i Hz. Mevlana’ya Peygamber ahlakını öğretmiştir. Mevlana Allah dostudur. Mevlam böyle güzel dostları anlamayı ve onlar gibi olmayı nasip eylesin. Küfrün ayyuka çıktığı şu günlerde Allah bizi Kur’andan ve sünneti seniyyesinden ayırmasın” dedi.
Konuşmasının ardından Nuri Köroğlu’na, Belediye Başkanı Fatih Bakıcı tarafından plaket takdim edildi. Son olarak Bozüyük Mevlana Kültürünü Tanıtma ve Yaşatma Derneği’nin semazen gösterisi ile program sona erdi.
Programa Belediye Başkanı Fatih Bakıcı, Belediye Başkan Yardımcısı Ali Avcıoğlu, İlçe Müftüsü Burhan Çakır, Ak Parti İlçe Başkanı Mesut Çetin, MHP İlçe Başkanı Mustafa Çetintaş ve çok sayıda vatandaş katıldı.

Milliyet.com.tr

Nuri Köroğlu ile ilgili haberler

Nuri Köroğlu

Nuri Köroğlu I Peygamber Efendimizin Vefat edişi.

Aşk eri Mevlana’mız Cenab-ı Peygamber (as)’ın şeb-i aruzunu bize şöyle anlatıyor;

Alemlerin efendisi Rebiülevvel ayında ahirete irtihalinin haberini önceden alınca geceleri uykuyu terk ettiler ve şöyle dediler;

“Ey yüceler yücesi dost sana kavuşma zamanı yakın beni bir an önce kendine kavuştur Allah’ım” diye dua etti diyor Mevlâna hazretleri.

 Sonra biliyorsunuz hicri takvimde Rebiülevvel ayından önce safer ayı gelir. Efendimiz buyurdular ki; “kim bana Rebiülevvel ayının girdiğini haber verir ise bende ona cenneti müjdelerim” dediler.

Ukkaşe (ra) hazretleri ki sahabe-i kiramın Mürşid-i Kamillerindendir, dedi ki; “Ya Resulallah, bugün rebiülevvel ayının 1.günü”. Hazreti Peygamber öyle neşelendi ve döndü dedi ki; “Ey ulu aslan, cennet de sana mübarek olsun” ve aleyhissalatü vesselam, çok sevdiği rabbine; “Allahümmerrafikal eğla, Allahümmerrafikal eğla, Allahümmerrafikal eğla” “Ben yüce dosta, yüce sevgiliye gitmek istiyorum.”  Diyerek ruhunu teslim ettiler.

Görüyor musunuz ölümü düğün bayram edip aşk ve neşe içerisinde Allah’a gidiyorlar, ama hidayeti kapalı olanlar da dünyayı gerçek alem zannedip dört elle tutunuyorlar.

Aşk eri diyor ki “Tatlı suyun kıymetini bilmeyen kör kuşa acı su Kevser görünür”

Rabbim bizlere şuur ve idrak versin inşallah.

Nuri Köroğlu

Nuri Köroğlu I Peygamber Efendimizin Vefat edişi.

Nuri Köroğlu I Hz. Mevlana ve Papazın Karşılaşması

Konstantini’den bir heyet gelmiş , papazların bilgeleri toplanmışlar.

Mevlana Hz.’lerine diyorlar ki ;

Sizin kitabınız Kuran-ı Kerim’i okuduk biz , bir ayeti kerime’de “Şüphesiz sizden istinazsız herkez o cehennemi görecektir.” doğrumu diye soruyorlar. Mevlana Hz.’leri sıratın üstündeki köprüyü kastediyor ve doğru diyor.

Papazlar ;

Aramızda ne fark var sizde cehenneme varacaksınız bizde diyor.

Mevlana Hz.’leri Papazlara sesleniyor ;

Efendiler gelin bakalım buraya , cübbelerinizi bana verin diyor ve kendi cübbesini yere seriyor . Papazların cübbelerinide içine koyarak güzelce bir bohça hazırlıyor.

Ateş Baz-ı Veli Hz.’lerini çağırıyor ve ona cübbeleri fırının içini bunu atıver diyor.

Papazlar hayretler içinde kalıyor , kor olmuş fırının içinde cübbeleri yanıyor. Mevlana Hz.’leri bir müddet bekledikten sonra , diyor ki fırındaki bohçayı getirivermesini istiyor. Bohçayı bir çıkartıyorlar ki bohça yanmamış , papazlar şaşkın bir şekilde

Mevlana Hz.leri bohçayı bir açıyor ama , papazların cübbeleri içinde kül olmuş. İşte “Birimiz Nur olacak , birimiz Nar olacak.” diyor.

Mevlana Hz’leri Papazlara kerametini gösteriyor.

Nuri Köroğlu

Nuri Köroğlu I Hz. Mevlana ve Papazın Karşılaşması

Ümmetin Kandilleri Olan Mürşid-i Kamil’lerin Alametleri

Tasavvuf öğretisine göre, gökteki yıldızlar gibi bu Ümmetin kandilleri, Hakikat Âlimi olan Mürşid-i Kamillerdir. Mürşitler Tarikat-ı Aliye’nin en büyük uzvudur çünkü onlar Varis-i enbiyadırlar. Bunlar; Allah ‘ı unutmaksızın daima zikredip duran, Nimetlerine karşı nankörlük etmeksizin şükreden, Emirlerine karşı isyan etmemek sureti ile itaat eden, Gücünün yettiği kadar Dinin prensiplerini yaşayıp yaşatan, her iş ve amelde adaletten ayrılmayan, Kınayanın kınamasından korkmayan, insanlardır. Bu özellikleri ile görüldükleri yerde Allah ‘ı hatırlatan bir işaret levhası ve dinin hükümlerini koruyan köşe taşıdırlar. Bu ümmet Allah Teâlâ ‘nın Muradı olan bir ümmet olması münasebeti ile bu ümmete Müslüman ismini vermiş, Din olarak İslam’dan razı olmuş, Peygamber olarak âlemlerin Efendisi, Hz. Muhammed (sav) ‘i seçmiştir. Bütün bunlar O ‘nun bu ümmete olan Şefkat ve merhametinin tezahürüdür. Üstadımız bir sohbetlerinde, Allah Teâlâ ‘nın bu ümmete olan Şefkat ve merhametinden bahsederek buyurdu ki:

Peygamber Efendimiz (sav) çok müteessir olduğu bir gün:

Ya Rabbi!

Beni, insanlara ve cinnilere Peygamber kıldın. Ömrüm kısadır, ümmetimin ömrü de kısadır. Ümmetim günahkârdır. Ümmetin ahir zamanda yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunların hali ne olacak? Diye ağladı.

Cenab-ı Allah O ‘nun yakarışına, derhal Cebrail (as)‘ı yolladı. Cebrail (as):

“Allah ‘ın selamı var ya Muhammedül-Mustafa. Senin ümmetinin âlimleri, şeriatla amel edip, Tarikata sülük eden, ihlaslı, takva olan âlimlerdir ki, bunlar senin varislerindir. Verasetül-Enbiyadır. Bunlar Beni Israil Peygamberlerinin muadilidirler. Onlar senin ümmetini irşadı edecekler. Cennetle müjdeleyici, cehennemle korkutucu olacaklar” deyince, Peygamber Efendimiz (sav):

Elhamdülillah, Elhamdülillah, Elhamdülillah

Seyr-i Sülûkünü tamamlayıp, Allah Teâlâ ‘nın zatında değil, sıfatlarında fani olan Mürşid-i Kamiller, sadece Peygamber Efendimizin (sav) varisi olurlar. Diğer şeyh ve Mürşitler hata yapıp, nefislerine uyabilirler. Mürşid-i Kamiller ise, asla hata yapmaz. Çünkü Peygamber Efendimizin (sav) ya Velayet nuru ile ya da Veraset nuruyla muhafaza olunurlar.

Allah kendisinden razı olsun, muhterem Üstadımız bizlere kendisine uyulacak, yolundan gidilecek zatların bütün özelliklerini bildirirdi. Temelde üç ayrı kısımda ele alarak şeriatta, Tarikatta ve Hakikatte olmak üzere ayrı ayrı durumlarının olduğunu bildirirdi. Mürşid-i Kâmilin şeriatta alametleri şunlardır:

Kâmil bir Şeyhin şeriatte alameti Rasulullah (sav) Efendimiz gibi, kapısı açık olur. İmanlı olsun, imansız olsun evine herkes gelir, halini anlatır.

İkincisi sohbeti bol olur. Allah ve Resulünden bahseder. Şeriattan asla taviz vermez. Ayetlerden, helallerden, haramlardan bahseder.

Üçüncüsü de cömert olur. Rasulullah (sav) eline bir üzüm aldı mı, Sahabelere verir. Bir bardak su alır üç yudum içer, hemen Sahabelere verir. Bir bardak süt ikram edilir, üç yudum içer, hemen Sahabelere verirdi. Bu zatlar da tıpkı O‘nun gibi cömert olur

Tarikatta alameti: Ona vardığında onu görür görmez, Allah Allah, ben bu kişiyi tanıyorum ama nereden tanıyorum der. Bir sevgi, bir muhabbet kalbine girer gibi olur. Çok sever. İkincisi soracağı soruyu unutur. Şöyle bir soru soruyum, şöyle yapayım der. Onu görünce soruyu unutur. Üçüncüsü de yanından ayrılmayı istemez. işi de olsa, dükkânı bekliyor, işi bekliyor, zamanı geçiyor ayrılmayı, kalkmayı istemez.

Hakikatte alameti ise: İstihare yapmak ve sonra da o zata sormak lazım. “Size Allah Teâlâ, Peygamber (sav) Efendimiz görev verdi mi” diye. Vermediyse verdi diyemez, yalan söyleyemez. Yalan söylüyorsa zaten Mürşid-i Kâmil olamaz. “İnşaallahü Teâlâ bizi vazifelendirdiler” der.

İkincisi: “Sizi rüyamda gördüğüm zaman, şeklinize ve suretinize şeytan girer mi?” diye. Rasulullah (sav) Efendimizin vazife verdiği kimse, Verasetül-Enbiyadır. Peygamber Efendimizin de varisidir. Varisinin de şekline, suretine şeytan giremez. “İnşaallahü Teâlâ evladım rüyada gördüğünüz bu fakirdir” der. Eğer aslı yok ‘ta söylüyorsa o insan katildir. Nasıl cinayet işlenip de katil olunuyorsa, o da insanların Allah ‘a vuslata, Muhammedenil Mustafa ‘ya vuslatına mâni oluyor, sanki onu öldürüyor, demektir. “İnşaallahü Teâlâ bu fakirin de şekline ve suretine şeytan giremez. Bize de vazife verildi” der.

Üçüncüsü de: “Bize maddi olsun, manevi olsun. Daraldığımız zaman benim şöyle şöyle bir işim var, dediğimizde, rüya olsun, hal olsun, benim halime çare bulabilir, rüyamda beni ikaz edebilir, öleceğim zaman imanla gitmeme vesile olabilir misin” diye sorulur. Eğer gerçekten Peygamber (sav) Efendimizin varisi ise, Allah Teâlâ onun şekline, suretine şeytan girdirmediği için, derhal onun yardımında hazır bulundurur. İmanla gitmesine vesile olur. İşte Kâmil Mürşidi bu şekilde bilinir.

Bütün bunları belirttikten sonra, sitemli bir tarzda hitap ederek buyurdular ki:

―Bugün bir sebze alırken, param boşa gitmesin diye maydanozu seçiyorsun, elmayı seçiyorsun, armutu seçiyorsun, eti seçiyorsun. Her şeyin iyisini almaya gayret ediyorsun da sen ruhunu, maneviyatını teslim edecek bir Üstadı neden iyi aramıyorsun?

Nuri Köroğlu

Niçin Bir Mürşid-i Kamil’e İhtiyaç Vardır?

Kulun yüksek makamlara erişmesi, ancak şu iki şeyden birisi ile mümkün olur: Ya İlahi bir cezbe ya da Sadıklardan olan şeyhlerden birinin elinde sülûk etmekledir. Hususi bir cezbe herkes için söz konusu olmayabilir. Fakat diğeri için bir engel yoktur. Bir Mürşidi-i Kâmil ‘in elini tutup hizmetine girildiği, emirleri tutulup canla, başla çalışılmaya başlandığı zaman, salik, sanki annesinden yeni doğmuş gibi olur. Artık Mürşidi onun manevi babası ve terbiyecisidir. Allah ‘a giden yolda yegâne vasıtadır.

Tasavvuf yolunun büyükleri, Allah ‘a giden yolda kendisine yol gösterecek, rehberlik edecek Şeyhin, Allah ‘ın kapılarından bir kapı olduğuna işaret etmişlerdir. Bu yola giren bir kimsenin, Şeyhini böyle görmesi, müritliğin ilk basamağıdır demişlerdir. (Adab) İmam-ı Şa‘rani‘den yapılan bir açıklamaya göre; “Ehli tarik, insanı Allah‘ın huzuruna kalp huzuru ile çıkmaktan men eden kötü sıfatlardan temizlenmeye irşat edecek bir Mürşid-i kâmile intisap etmenin mutlaka zaruri olduğunda icma ve ittifak etmişlerdir” diye bildirilmiştir. (Adab)

Mürşidi Kamile bir Peygamber gibi vahiy gelmiyor ve bir Peygamber gibi vahiy teminatı altında da değildir. Bundan kasıt, bir Peygamber gibi mucize ortaya koymak mecburiyetinde görülemezler. Bununla beraber onlar Allah ‘ın ordularından bir ordudur. Allah ‘ın orduları ise, O ‘nun bilgisi dâhilindedir. Nitekim:

“Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Ve o insan için ancak bir öğütten ibarettir. (Müddesir /31) buyurulur.

Bazı bilginlerin açıklamasına göre “Rabbin Ordu’larından” maksat bunlar Allah ‘ın Velilerini oluşturan topluluktur. Asırlardır onların İslam toplumundaki Şerefli yerini ve faziletlerini, gerçek ilim adamlarından kimse inkâr etmemiştir. Rabbimiz (cc) buyurur ki:

Dikkat ediniz! Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar‖ (Yunus /62)

Öyleyse, kendini boş şeylerle oyalama. Bu yolun yol kesicilerine takılarak, gerçek sadetten mahrum olma. Bilgisi kendisine fayda sağlamayan, İslam’ın edep kültüründen mahrum ve nasipsiz kimselerin telkinleri seni oyalamasın. Faziletine inandığın bir mürşidin himmetine erişmek için acele etmelisin.

Peygamberler ile (Allah cümlesine salât etsin) Evliyaullah’ın ‘ın meslekleri aynıdır. Aralarındaki tek fark, Peygamberlerin ihtisas sahibi olmaları, delil ve hüccet getirmede mucizeye kadir olmaları ile Evliyaullah’ın onlara bağlı bulunmalarıdır. Nasıl ki peygamberlerin yolunu kesen yol kesiciler varsa, Allah dostlarının kapısına giden yolu kesenler de eksik olmayacaktır. Mevlâna Halid el-Bağdadi (ks) der ki:

“Kalp ehli tarafından gözetilmek isterseniz, inkâr ehlinin sözlerine kulak asmayınız. Allah (cc) ‘un bir kulundan yüz çevirdiğinin alametlerinden biri de O kulun velilerin haysiyet ve şereflerine dil uzatmasıdır. Bu söz büyüklerin kelamıdır. Kim velilerin aleyhinde konuşulan sözlere kulak verirse, o da onlardan sayılır.”

Yeryüzü kıyamete kadar Allah ‘ın evliyası ile şereflenecektir. Evliya Velinin çoğuludur. Veli ise, araya isyan karışmamak üzere taatı devam eden kimsedir. Bir başka manada ise Veli, kendisine “Allah ‘ın ihsanı aralıksız olarak devam eden kimsedir”. Bir kimsenin hakikatte Veli olabilmesi için, bu iki vasfın gerçekleşmesi lazımdır. Peygamber nasıl masum ise, Velinin de Allah tarafından korunmuş olması lazımdır. (Reddü‘l-Muhtar )

Mürşid-i Kâmil olan zâtlar hakkında söylenmesi gereken söz; onların vasıflarının Allah Teâlâ ‘nın koruması altında olduğunu kabul etmektir.

Mürşid-i Kamiller Allah ‘ın yeryüzündeki eminidirler. Onlarla beraberlikte çok hayır ve bereket vardır.

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun” (Tövbe/119)

Mürşid-i Kamiller kalp mütehassısıdırlar. Kötülüğü emreden nefsin hile ve desiselerine karşı geliştirdikleri metotla, kalpleri tamir etmede Allah onlara kabiliyet vermiştir. Sen, dinin emrettiği farzları, vacipleri ve diğer hususları, bir fıkıh âliminden alıp öğrenebilirsin. Mesela İslam akaidini bir kelam âliminden ya da İlm-i Kelama ait bir eserden öğrenebilirsin. Ama kalbinde oluşan fırtınaları, Kâmil bir Mürşidin vereceği bir reçeteyle durdurabilirsin. Alimlerin ihtisas alanları değişik değişiktir. Nasıl ki kalp doktoru, ameliyat doktorunun sahasına karışmazsa, bilginler de kendi ihtisas alanlarını aşan hususlara girmezler, girmemelidirler. Çünkü bu Fizik ilmi değildir. Din ilmidir. Bu bakımdan, asrın getirdiği birtakım tereddütler, kalplerde olumsuz etkiler meydana getirmektedir. Bu tereddütleri gidermek için, mutlaka bir mürşide ihtiyaç vardır. Efendim böyle bir zamanda bunlara ne gerek var! Denilemez. Gerçek saadete, ilim ve amel bütünlüğü ile ulaşılır. Bu bütünlük, kalpte gelişmedikçe, bedene tesiri olmaz. Öyleyse, vasıflarını belirttiğimiz Mürşid-i Kamillere giderek, bu ihtiyaç giderilmelidir.

Asrımızın mana sultanı yolumuzun ışığı Üstadımız Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri Mürşidi Kâmile olan ihtiyacın önem ve ehemmiyeti hakkında şöyle buyurdular.

“Bazı âlimler, ulemalar Kuran‘a ve sünnete bağlı olduğu müddetçe ehli tasavvuf gibi yaşayanlarda da Cenabı-ı Zül celal Hazretlerinin evliyası olur, diyorlar evet doğrudur. Fakat bu nadirattandır. Tarikata girenler ile girmeyenlerin arasındaki fark dağdaki olan meyveyle bahçedeki olan meyvenin arasındaki fark gibidir, çünkü bahçede yetişen meyvenin bir bahçıvanı olur. Toprağını havalandırır, temizler gübresini atar suyunu verir, aşısını yapar. Çiçeklendiği zaman onun flitini verir, haşerelerden korur. Mümbit bir şey olur.

Ama diğer taraf da kendi başına zikreden ne nefsi levvamede olduğunu bilir ne mülhimede olduğunu bilir. Oda meyvedir ama bu meyve kendiliğinden olur, sahibi olan meyve gibi olmaz. Doktoru olan hastayla doktoru olmayan hasta gibidir. Doktoru olan hasta ilaçlarla ameliyatla tedavi olur. Doktoru olmayan da sabır Allah sabır Allah der. O hastalığı çeker. Yine de Allah ‘a dost olur ama çeke çeke gider.

Mürşidi Kamile bağlı olan ise sıhhatli gider. Başka bir misal verecek olursak; nasıl devletin askeriyesi varsa nasıl orduda bir çavuşun, onbaşının, başına bir sıkıntı gelse bir tehlike olsa o ordunun generali hemen emir verir ve birden o sıkıntı çözülür. Sivilde ise kahvede birini öldürseler onun katilini bile bulamıyorlar. Niye, sahiplenen yok değil mi. İşte Tarikata giren insanda manevi askerdir. Manevi askerinde bir arayanı olur. Maneviyat, evliyaullah da onları arar, onları kollar ve gelecek hadiseleri onlara bildirir ve uyarır aradaki fark budur.

Yunus Emre Hz. leri “Şeyhi Olmayanın Şeyhi şeytandır” buyuruyor.

Bu sözün manası budur. Müslüman eline bir mecmua alıyor, kalbin açılması için bin defa Ya Fettah çekeceksin ve yahut işinin olması için şu kadar Esma çekeceksin diye okuyor. Bu arada ruhi sultani genişliyor ama bu seferde nefis ve şeytan daralıyor. Daraldığı içinde Allah ‘ın varlığına birliğine şek şüphe yaptırmaya başlıyor. Aklı fikrine, fikride kalbine diyor ve konuşmaya başlıyor. Şeytan ve cin bu insana musallat oluyor. Onun için insana bir rehber gerekiyor. Bizlere Fıkıh ilmi ile ışık tutan mezhep sahibi büyük imamlarımız dahi bu manevi ihtiyacın gerekliliğini anlamışlar. İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri, Bu mübarek, Cafer-i Sadık Hz. lerine intisap etmiş ve şu sözleri söylemiştir: “Ömrümün son iki senesinde, Cafer-i Sadık Hazretlerine intisap etmeseydim, hüsrandaydım” buyurmuştur. Buradaki, hüsran olmak manası, yanlış anlaşılmasın, ahiretini kaybetmiş anlamında değildir. Ancak buna şu şekilde bir örnek verebiliriz.

Nasıl ki, askeriyede, bir asteğmen, albaylığa kadar yükselebiliyor, ondan sonra general olabilmesi için kurmaylık sınavına girmesi gerekir. Yoksa general olamaz, albaylıktan emekli olur. Aynı bunun gibi, maneviyatta da erinden generalliğe kadar gidilir, işte manevi general olabilmek için, Allah ‘a vuslat bulmak için, illaki bir gönül dostu, bir mürebbi şarttır. işte, İmam-ı Azam Hazretleri de, bir gönül dostu olan, Cafer-i Sadık Hazretlerine intisap edip, tabi olmuş. Kendisine manevi haller, keşif ve kerametler verilmiş, o neşe ve muhabbet ile Hakk ‘a âşık olmuştur. O ‘na, dost, Muhammed-il Mustafa ya yar olmuştur. Kendisi bu güzellik ve hakikati, ancak Cafer-i Sadık Hazretlerine intisap ettikten sonra, ona tabi olduktan sonra, yakalamış ve onun için bu aşk ve vecd halinden uzak geçen ömrünü, hüsrana uğramış olarak nitelendirmiştir.

Aynı şekilde, yine, mezhep sahibi olan, İmam-ı Şafi Hazretleri ve İmam-ı Ahmet bin Hanbel-i Hazretleri de Ümmi bir zât olan, Şeyban-i Rai (ks) Hazretlerine müntesip olmuşlardır.

Yine büyük Âlim ve Müfessir olan İmam Şarani Hz. leri de Ümmi bir zât olan Ali Havas (ks) Hz. lerine intisap etmiştir. Hem Mezhep imamlarımız da, hem de diğer büyük ilim sahibi imamlarımızda da tarikata suluk edenler çoktur. Çünkü Tarikat şeriat ‘tan ayrı bir şey değildir. Beraberlerdir.

Hakikate ve Marifetullaha ulaşabilmek için ancak gerçek bir Mürşidi Kâmilin terbiyesinden geçmek gerektir.

Nuri Köroğlu

Şeyh Hakkında Bilinmesi Gerekenler ..

Bir kabilenin önderi manasına gelen “ŞEYH” tabiri, ilimde, meslekte terakki etmiş ve başkalarının da o meslekte terakki edip ilerlemesine vesile olmuş kimselere verilen bir lakaptır. Bundan başka, yaşlanmış kimselere de aynı tabir kullanılmaktadır. Dini ıstılahta kullanıldığı üzere şeyh; bir cemaate veya ilim yolunda bulunan seçkin kimselere hocalık vazifesi yapan Önder demektir. Şu hâlde; şeyh tabirinin arkasında bir tür “Liderlik” vasfı mevcuttur. Bu liderlik, kendisine uyanları Hakka ulaştırma sayesine münhasırdır. Ki, Tarikata giren dervişlerin eğitim ve terbiyesi ile meşgul oldukları için kendilerine daha ziyade “MÜRŞİD” denilmiştir. Mürşid; kendisi ilim ve amel bütünlüğü içerisinde Şahsi olgunluğa eriştiği gibi, halkı da bu minval üzere eğitip yetiştiren kimse demektir.

Mürşitlik makamı, hakikatte Allah ‘a davet makamıdır. Mürşid; Allah ‘a davet hususunda Peygamberlerin varisi durumundadır. Zira Peygamberler insanları Allah ‘a çağırma hususunda ilk derecede bulunurlar. Melek aracılığı ile kendilerine gelen İlahi mesajı insanlara sunarlar. Mürşitler ise, Peygamberlerin sunduğu bu İlahi mesajları şer’i ölçülere göre yorumlayan kimselerdir. Nitekim böylesi zatların sürekli var olacağı, Kur‘an ‘da Şu ayetle belirtilmektedir:

“Bizim yarattıklarımızdan öyle bir Ümmet vardır ki, bunlar daima Hakk’a ileten ve Adaleti Hak ile yerine getiren kimsedirler.” (A‘raf /181)

İşte insanların muhtaç oldukları şeriat ilmi ve onun tatbik usulü onların Şahsında bulunmaktadır. Tabiri, topluluk manasına olup, burada ise, Dinin hükümlerini bilen ve başkaları üzerinde tatbik etmeye yetkili bulunan İmamlardır. Onların vazifesi insanları Hakk’a ulaştırmaktır. Yani Allah ‘ı kullara sevdirmek ve kulları da Allah ‘a sevdirmektir. Bu Şerefli topluluk, Müçtehid İmamlar ile Kâmil Mürşit’lerdir. Adaleti tesis etme hususunda vazifeli olan topluluktan maksat, Hakkı üstün tutan ve onun hâkimiyeti için çalışan inançlı yöneticilerdir. Hace Muhammed Parsa Hazretleri Şöyle buyurur:

―Müritlik, ancak Din imamlarından inabe almak ve kulluk adabında onlara uymakla sahih olur. Hizmet yolunu bulmak ve o yola girmek ve onların yolunun bereketini bulmak lazımdır. Bu bağlılık, başlanışta işi sağlam tutana ve Sadat-ı Kiramın yoluna Sülûk edene ve bereketlerini bizzat müşahede edene yapılırsa, ancak o zaman sahih olur.

Müslümanlar asırlardır yol gösterici Mürşitlerin rehberliği ile dinlerini yaşama ve yaşatmaya gayret etmişlerdir. Zira geçmiş ümmetler bu esasa riayet etmedikleri için dinlerini tahrif edenlere mâni olamamışlardır.

Sufiler; Mürşidin gerekliliğini şu ayete dayanarak delil gösterirler:

“Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar. Hâlbuki onu Resule veya aralarında bulunan yetki sahiplerine götürselerdi, onların arasından işin iç yüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi.” (Nisa/ 83)

Mürşitlerin kısımlarına gelince: Mürşitler de diğer bilsinler gibi çeşitli tabaka ve derecelere ayrılırlar. Bilhassa günümüzde ortaya konulan taksimin iyi bilinmesi gerekir. Büyükler: “Mürşitler Tarikat-ı Aliyyenin en büyük uzvudur” demişlerdir. Çünkü onların makamları, insanları Allah ‘a davet hususunda Peygamber vekilliğinin en üstün mertebesidir. Ancak onlar da bu Şerefli vazifeyi yerine getirmede farklı derece ve metotla hareket etmeleri sebebi ile Şöyle derecelenirler:

1) Talim Şeyhi: İslami ilimlerden Tefsir, Hadis, Fıkıh, Tasavvuf ve sair ilimleri okutan ve okutmaya elverişli bulunan Din bilginleridir. Bunlar Sahih Sünneti öğrettikleri müddetçe, kendilerine uyulup, fetvalarına itibar olunur. Şahıslarına güven duyulur.

2) Kabile Şeyhi: Bu şeyh, babası tarafından herhangi bir Tekkede yetiştirilip, müritlerin terbiye ve eğitimi için babasının vefatından sonra, babasına vekaleten şeyhlik vazifesini yürüten kimsedir. Babadan oğula intikal eden bir tür Saltanat kokusu arz eden bu usul, eskiden pek rağbet edilen bir husus değildi. Bununla beraber, böyle bir durumda bu Şeyh, eğer Kâmil bir Mürşid tarafından Seyr-u Sülûk eğitimine tabi tutulur ve o Kâmil Mürşid, eğer ona liyakat gösterirse, o takdirde kendisine uyulmasında bir sakınca yoktur. Aksi takdirde Kitap ve Sünnet düsturlarına tam riayet edemezse hem kendisi için ve hem de kendisine uyanlar için tehlikeli sonuç söz konusu olabilir.

3) Kürsü Şeyhi: Bu şeyh, halkın irşadı için Cami kürsülerinden seslenen vaizler yahut çeşitli basın kurumunun müstesna bir sütunundan yazıları ile toplumu hidayete çağıran mütefekkir kimselerdir. Bunlar da Sahih Sünnete uymakla ve Hak ölçülerini ortaya koymaları Şartı ile kendilerine uyulur.

4) Sohbet Şeyhi: Bu, sohbeti dinlenip, nasihati tutulan ve hali örnek alınan Şeyh’tir. Bu şeyhin nasihat ve tavsiyelerine Sahih Sünnete çağırması sebebi ile uyulur.

5) Evrad Şeyhi: Bu şeyh, belli bir takım zikir ve tesbihleri muhtelif miktarlarda ve çeşitli zamanlarda nasıl eda edileceğini öğreten Şeyh’tir. Eğer öğrettiği zikir ve virtleri, şer’i şerif usullerine göre ortaya koyuyor ve Meşayihin prensiplerine uygun düşüyor ise, o takdirde kendilerine uyulur.

6) Tekke Şeyhi: Tarikat şeyhi de denilen bu şeyh, herhangi Tekke veya Dergâhta yetişip Tarikat usul ve erkanını bilen ve Tekkenin usullerine göre icazet almış ve müritlerin terbiyesi ile vazifelendirilmiş zattır. Sahih Sünnet ile Sünnettenmiş olması durumunda kendisine uyulur.

7) Hakikat Şeyhi: Kendisine Hal şeyhi de denilen bu şeyh, gerçekte murat olunan Şeyh’tir. Dinin Sahih usulleri ve Adabına son derece riayeti ile temayüz etmiş Şeyh ‘tir. Bu zât, sadece ilmen yetişip kemale ermekle yetinmeyip, Halvet, Çile, İnziva ve Seyr-u Sülûk eğitimini de başarıyla tamamladıktan sonra gerek şeyhi tarafından ve gerekse maneviyat erbabı tarafından, irşat makamına layık görülen Şeyh’tir. Sohbet ve yaptığı telkinlerle müritleri üzerinde mühim tesirler bırakan, yüzüne bakıldığı zaman Allah ve Resulü hatırlanan, Allah ve Resulünün ahlakı ile ahlaklanmış kimsedir bu şeyh. Bakışı ibret, konuşması hikmet tesiri uyandıran bu zât, hakiki manada Kâmil bir Mürşit’tir. Sadece şeyh makamına sahip olmaktan ibaret olmayıp, aynı zamanda Velayet makamına da ermiş bir zattır. Velayet mertebesine mahsus bütün dereceleri kendi nefsinde ikmal edip topladığı için, kendisine uyanları da o mertebelerden nasıl geçireceğini iyi bilen zattır. Üstteki vasıfları anlatılan zatların sahip oldukları özelliklerin hemen hemen tamamına sahip bulunurlar.

Nuri Köroğlu

nuri köroğlu haber

Nuri Köroğlu -Hz. Mevlana 741. vuslat yıl dönümünde düzenlenen Şeb-i Arus Gecesi’nde Bozüyük’te de anılacak.

Hz. Mevlana 741. vuslat yıl dönümünde düzenlenen Şeb-i Arus Gecesi’nde Bozüyük’te de anılacak.

Hz. Mevlana 741. vuslat yıl dönümünde düzenlenen Şeb-i Arus Gecesi’nde Bozüyük’te de anılacak.

Bozüyük Belediyesi’nin katkıları ile Mevlana Kültürünü Tanıtma ve Yaşatma Derneği tarafından düzenlenen Şeb-i Arus Gecesi 12 Aralık 2014 Cuma günü akşamı yapılacak. Belediye Düğün Salonu’nda gerçekleştirilecek program saat: 19: 30’da başlarken, programa araştırmacı yazar Nuri Köroğlu ile Mevlevi Üstadı Hamdim-ül Fukara Abdullah Gürbüz katılacak. Semazen gösterilerinin de yer alacağı programın yoğun ilgi görmesi bekleniyor. – BİLECİK

Haberler.com

Nuri Köroğlu ile ilgili haberler

Nuri Köroğlu

Allah’a Dostluk Makamı Olan Velayetteki Mertebeler

Veliler, Suğra, Kübra ve Ulya olmak üzere üç ayrı mertebe de bulunurlar.

Velayet-i Suğra mertebesi Veliliğin en alt mertebesi olup, Veli ‘nin Seyr-u sülûkü esnasında elde ettiği bir kısım bilgi ve marifetin, Allah ‘ın isim ve sıfatlarının gölgelerine ait tecellilerine eriştiği durumdur. Bu, Veliliğe aday konumunda olan kimseye bir başlangıç niteliği arz eden temel eğitim gibi bir şeydir. Veli zât; bu mertebede eşyanın hakikati ile tanışmaya başlar. Âlemde bulunan varlıkların, Allah Teâlâ ‘nın isim, sıfat ve fiillerinin birer aynası hükmünde olduğunu idrak eder. Bu mertebenin sonunda ise, kalp latifelerini aşarak, artık “Kendileri için ne korku ve ne de hüzün bulunmayan kimseler‟ (Yunus-62) ayetindeki seçkin zâtlar arasına dâhil olur. Veli zât, bu mertebelerde bir kısım Peygamberlerin Velayet makamlarına erdirilir ve Veliler arasında o Peygamberin fıtri meşrebi ile temayüz eder. Böylece ta Cenab-ı Hakkın özel alakasına erişinceye kadar bu minval üzere kalır. Bu mertebedeki yolculuktan sonra, Veli zât Velayetin Kübra mertebesine olan seyr-u sefere başlar.

Velayet-i Kübra; Hak Teâlâ ‘nın isim, sıfat ve zatına mahsus bulunan dairedeki seyr ve yolculuktan ibarettir. Bu makamda bulunan kimseye keşfettirilen hakikatler, Suğra mertebesindeki gibi isim ve sıfatların gölgelerinin tecellisi gibi değildir. Zuhur eden hakikatler, renkten, şekilden, harften kısacası beşerî kavramlardan soyutlanmış hakikatler olup, ancak kişinin kabiliyet ve kapasitesi ölçüsünde Hak Teâlâ ile olan beraberlikten ibarettir. “Kulumu seversem, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum” buyurulduğu Kudsi Hadisin zuhuru burada ortaya çıkar. Yani gölgeler aradan kalkarak, tam bir hakikat zuhur ederek, Veli ‘nin o pencereden âlemi seyretmesi gerçekleşir.

Veli zât bu makamda “Şerh-i Sadr” denilen bir kısım manevi ameliyatlara muhatap olur. Kalbinde meydana gelen genişlik sayesinde, artık dünyanın taşıyla altını arasında yanında bir fark kalmaz. Kendi ehlinden başkasına şehevi bir istek ve arzu kalmaz. Allah ‘tan başka hiç kimseye ve hiçbir şeye ihtiyaç hissetmez. Veli zât bu makama kadar hep kendisi mücahede içerisinde olurken, artık bundan sonra Rabbinin inayet ve ihsanları kendisine suyun yukarıdan aşıp geldiği gibi gelmeye başlar. Çünkü o, artık yükseklerin zirvelerine doğru yol alacaktır. Bu zirveye “Velayet-i Ulya”denilir.

Velayet-i Ulya; Melaike-i Kiramdan olan büyük zâtların Hak Teâlâ ile elde ettikleri yakın ilgi ve alakanın, büyük velilerde zuhur ettiği yüksek bir mertebedir. Bu makamın sahibi olan zâtın, gördüğü ve hissettiği hakikatler artık sınırsızdır. Onun için “Bu makamın sırlarını halktan gizlemek vaciptir” denilir. Zira veli‘nin beşerilik vasfından sıyrılıp, nurani bir vasfa erişmesi sureti ile elde ettiği bir kısım hakikatler, bu mertebede olur.

Hulasa sonuç olarak; Veliler, Suğra, Kübra ve Ulya mertebeleri olmak üzere üç ayrı mertebede bulunurlar. Suğra mertebesi genel bir daire olup, veliliğe aday olan kimselerin buralarda verdiği çeşitli imtihanlar sonucu elde ettiği netice sayesinde muamele görür. Kübra mertebesi orta bir daire olup, velilerden suğra mertebesinde ileri giden zâtlardan seçilen kimselerin bulundukları mertebedir. Ulya mertebesi ise özel bir daire olup, Hak Teâlâ ‘nın özel ilgi ve alakasına mazhar olmuş ulu evliya tabakasının bulunduğu mertebedir. Nasıl ki, Peygamberler içerisinde Nebiler, Resuller ve Resuller içerisinde “Ulül Azim” Peygamberler diye üç ayrı yücelikten bahsediliyorsa, velayet makamında bulunan zâtlar için de aynı şeyi söylemek mümkündür. Yani velilerin de içerisinde “Ulül Azim” rütbesinde olan zâtlar vardır. Fakat onlar Peygamber mertebesinde değildirler.

Nuri Köroğlu

İLME’L-YAKİN – AYNE’L-YAKİ’N -HAKKA’L-YAKİN

Tasavvufi edebiyat içerisinde yer alan kavramlardan birisi de “Yakin” dir. İmanın dallarından biri sayılan yakin, Allah-u Teâlâ ‘nın kulunun kalbine koyduğu sırlardan bir sırdır. Allah-u Teâlâ bunu kullarından iman sahiplerine nasip eder ve yakin mertebesine erdirilen kul, hiçbir zaman Şek ve Şüphe rüzgârlarına kendini kaptırmaz. O, daimî bir iç huzuru içerisindedir. Delil aramaksızın, hüccete sarılmaksızın, direkt olarak kalbin Allah Teâlâ ve O‘nun zâtı, sıfatları, isimleri ve fiilleri hakkında kesin bir şekilde itminan olduğu haldir, Yakin.

Sufiler; Yakin ehlini “Her türlü şüphe ortamından uzak olan kimse” diye vasf ederler ve “Onlar düşünceleri durularak huzur ve mükaşefeye ermiş kimselerdir” derler. Bu makama da Rableri karşısında her türlü şikâyet ve itirazdan kendilerini korumakla ermişlerdir. Bu makamda bulunan bir zatın, sürekli Cenabı Hakk ‘ı düşünmekle meşguliyeti sebebi ile kalbi bir takım manevi varidat ve tecellilere muhatap olur. Velilerin Keramet göstermeleri işte bu makamda vaki olur. Onların Hak Teâlâ ile sohbetleri, bu makamda istikamet bulmaları ile mümkün olur. Bu makamda derinleşmeyenlerin Hak Teâlâ ile sohbetten nasibi olmaz. Yakin elde etmekten maksat, Hak Teâlâ ‘nın zatını değil, sıfatlarını müşahede ederek keşf ve şühuda ermektir.

Asrımızın mana sultanı, Hak yolunda rehberimiz ve Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hz. leri, yakini üç kısma ayırarak, kişinin elde ettiği bilginin merhale merhale, nasıl oluştuğunu belirtmek üzere şöyle buyurdular:

İlme‘l-Yakin; Allah-ü Teâlâ‘nın Kur‘an-ı ile amel etmek Muhammedeni‘l Mustafa (sav) Hz.lerinin sünnetlerini ihya etmektir.”

Kullar her makamda olduğu gibi, Yakin mertebesinde de yine muhtelif derecede bulunurlar. Birinci mertebe “İlm-i Yakin” mertebesidir. Bundan kasıt; Esere bakıp, müessiri tanımaktır. Yani Allah-ü Teâlâ ‘nın yaratıklarını düşünüp, tek yaratıcının ancak ve ancak O olabileceğini anlamaktır. Ve bunu her şeyde böylece idrak etmektir. “Her şey zıddı ile kaimdir” Zıddı olmayan tek şey, Allah‘tır (cc). “Âlemde birden fazla ilah bulunsaydı, şüphesiz âlem fesada giderdi” Bu ve bunun gibi noktalarda hiçbir şekilde kalpte bir eğrilik bulunmadan oluşan kesin ve net bilgiye kavuşmaya; İlm-i Yakin mertebesi denir.

Üstadımız bu mertebeye ulaşmak için iki sağlam delile tutunmak lazım geldiğini belirtir ki, birisi “Kitabullah Kur‘an-ı Kerim” ve diğeri de “Sünnet-i Rasulullah” (sav)‘dir. Zaten Ehlullah hazaratı kalben elde ettikleri keşfi bilgileri bu iki adil şahide, yani Kur‘an ve Sünnete arzetmeden kabullenmezler. Bundan sonra Üstadımız yakinin ikinci mertebesini izaha geçerek şöyle buyururlar:

Ayne‘l-Yakin; İnsanoğlunun nasıl zahirde gözü varsa manevi gözümüzde var. Zahirde nasıl kulakları varsa, manevi işitme var. Nasıl burnumuz varsa manevi koku alma var. Nasıl zahiri lisanımız varsa manevi konuşmamızda var. Nasıl zahiri elimiz varsa manevi elimiz (yakalama, tutma) var

İkinci mertebe “Ayne‘l-Yakin” mertebesidir. Bu, kalpte oluşan bilgilerin şühudi bir tarzda cereyan etmesidir. Yani, keşfen sabit olan bir tarz ile elde edilen bilgi demektir. Bu öncekinden mertebe bakımından daha yüksektir. Delil ve hüccete dayalı olarak elde edilen bilgiden daha sağlıklıdır. Velayet mertebesinde bulunan zatlar, halkın delil ve hüccet yoluyla elde ettiğini, onlar kalplerinde cereyan eden şühudi bir keşif sayesinde elde ederler. Elde ettikleri bu bilgi onları hem kısa yoldan maksada ulaşmalarına yardımcı olur ve hem de o bilginin sahası oldukça geniş olur. Bu bakımdan gözle görür gibi elde edilen bilgi manasına, Ayne‘l-Yakin mertebesi denilmiştir. Üstadımız burada beş duyu organı ile elde edilen zahiri bilgiye kıyasla, kalbin keşfi bilgiye ulaşması hususunda da bunun gibi bir takım bilgi alma yolları bulunduğunu belirtmektedirler. Nitekim edebiyatımızda; Gönül gözü, Gönül dili, Gönül kulağı gibi kavramların anlatmak istediği gerçek budur.

Üstadımız Hazretleri bu bilgilerin nasıl elde edildiği hususuna geçerek şöyle buyururlar:

─ Peygamber (sav) Efendimiz:

“Benim ümmetimin Âlimleri, israil oğullarının Peygamberleri gibidir” buyuruyorlar. Bu zâtlara “Veresetül-Enbiya”denir. Böyle bir Mürşid-i Kamile müntesib olunduğu zaman, zikir ve râbıta halinde nurlar görülmeye başlar. Beyaz nur, sarı nur, kırmızı nur, mor nur, mavi nur, turuncu nur, siyah nur.

Yani, kalbin bu keşif bilgisini elde edebilmesi için, mutlaka Peygamberlerin varisi olarak nitelendirilen Kâmil bir Mürşide ihtiyaç vardır. Kâmil bir Mürşide intisab edildiği ve onun verdiği reçeteye uyulduğu zaman, zikir ve rabıta halinde kalpte inkişaflar belirir. Kalbe birtakım nurlar doğmaya başlar. Zikredilen bu yedi çeşit nur, yedi nefis meratibi ile yedi ruh letaifine birer simge hükmündedir. Bu nurların kalpte belirmesinin sebebi; müridin Seyr-i Sülûke elverişli olduğunu göstermek içindir. Kalp bu nurlarla süslenip aydınlandığında, Nefs-i Mutmainne makamına gelinir. Ayet-i kerimede;

“Ey huzura kavuşmuş nefis! Sen Ondan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. Seçkin kullarım arasına katıl ve cennetime gir” (Fecr 27/30) buyuruluyor. İşte burada İlme‘l-Yakin‘den Ayne‘l-Yakin‘e geçer, onun basiret gözü açılıp keşf verilir. Bu makama geldiğinde Rasulullah (sav) Efendimizi görür ve onda fani olur.

Yani, Nefs-i Mutmainne alameti olan mor nurun kalbe yansıması durumunda mürid, “İlme‘l-Yakin mertebesinden” “Ayne‘l-Yakin” mertebesine geçer. Bundan sonra zikri geçen ayetteki İlahi hitaba erişir. Hatta Üstadımız Hazretleri:

– Bu Mutmainne makamına gelen bir kimseye bizzat Allah-u Teâlâ, hitap ederek: “Kulum ben senden razıyım” buyurur. Işte bu makamda Salik Üstadına yaşadıklarını bildirmelidir ve Üstadı da onu şeriat edeplerine uymaya yönlendirmelidir ki, mürid bu hitabı duyunca:

– Artık benim işim tamam oldu, maksadıma ulaştım, gibi evham vadisine düşmesin. Zira böyle hareket edilmezse, sapıtma meydana gelir. Nitekim bu makama gelen bir kısım insanların saptıkları görülmüştür.

Hulasa; Keşfi bilgilere ulaşmak için bahsedilen hususlara riayet neticesinde, İlahi hitaba nail olunduğu takdirde, şer‘i edeple edeplenildiği sürece, kul doğru yol üzeredir. Bunun sonunda ise, sâadetli hayatına yetişemediği o âlemlerin Efendisini ruhen görmeye muvaffak olur. O ‘nun ruhaniyetiyle olan beraberlik neticesinde artık mürid O ‘ndaki seçkin vasıflarla vasıflanarak, olgunlaşmaya doğru gider. Buna tasavvufi literatürde “FENA Fİ‘R-RASUL” denilir.

Üstadımız, Abdullah Baba Hazretleri bu kavramları bizlere izahını yaparken hiç zorlanmaz ve çok basit bir üslupla çevresindekileri yormadan vermek istediği şeyleri rahat bir şekilde verirdi. Bu O‘na verilmiş bir “Mevhibe” idi. Çağımızda kimsenin bahsetmediği bu kavramları O ‘ndan işitme bahtiyarlığına eriştirdiği için Rabbimize Hamd ederiz. Bundan sonra yakinin üçüncü mertebesine geçerek buyururlar ki:

─ Mürid, nefis meratiplerinden Radiye, Mardiye ve Safiye ‘ye geldiği zaman, Allah-ü Telanın sıfatlarında fani olur. Seyr-i Sülûk bahsinde anlatıldığı gibi, yedi gök tabakası, yedi nur berzahı, oradan sekiz kat cennet geçilir. Bundan sonra Seyr-i Sülûk tamam olur. Buna da tasavvufta “FENAFİLLÂH” denilir ki, Allah Teâlâ ‘nın zerreden küreye kadar bütün hikmetlerini göstermesi ve onun da bunları görmesi söz konusudur. İşte bu hale “Hakke‘l-Yakin” mertebesi denilir.

Üçüncü mertebe “Hakke‘l-Yakin” mertebesidir. Allah-ü Teâlâ hakkında en sağlıklı bilgiyi elde eden kimselerin vardığı en son duraktır. Velayet mertebesinde bulunup, veliler meydanında at oynatan veya diğer bir tabirle, veliler sofrasında marifet ortaya koyanların elde ettikleri hakikatlerdir. Bu zatların sıfatları, Hak Teâlâ ‘nın sıfatlarında fani olup, kendileri o sıfatlarda ilmen, şühuden ve halen baki oldukları durumdur. Bu mertebede elde edilen bilginin sonu yoktur. Onun için bu mertebede bulunan yüksek zevatın derin manalar içeren sözlerini, beşer lügatleri izahtan aciz kalmıştır. Ama bu mertebeye erişen kulların sahip oldukları ilim, bilginin zirvesi denilecek kadar büyük bir bilgidir. Bunun için, bilginin tamamını içeren bir mahiyet arz ettiği sebebi ile bu mertebeye: “Hakke‘l-Yakin” mertebesi denilmiştir. Üstadımız Hazretleri, konuyla alakalı son açıklamayı bir temsille belirtmek üzere buyururlar ki:

─ Şimdi bu üç merhaleyi misallendirecek olursak şöyle diyebiliriz: İnsanlar, ilmi yönden Beytullah‘ın var olduğuna, hacıların tavaf için gittiğine inanır. Bu İlme‘l-Yakindir. Beytullah‘a bizzat kendisi gidip görmesi Ayne‘l-Yakindir. Zahiren Kâbe de tavaf edip halkın içine karışması ise Hakke‘l-Yakindir.

Nuri Köroğlu

Mevlana Hazretleri’nin Edep Ve Ahlakı

Mevlâna Hazretleri, her velide (Evliya’da) olduğu gibi ahlakı Muhammedi ile muttasıf Rasulüllah (s.a.v) Efendimiz’in ahlakıyla ahlaklanmış, ulvi tabiatlı, mütevazı, halim, selim, gayet cömert, şefkat ve merhametli, alicenap, veliler sarayının sultanı, maddi ve manevi ilim, irfan, marifet ehli, aşk ve muhabbet deryasında kaynayan, takva vera sahibi, erenler bahçesinin şah gülü, eşsiz kerametlerin kahramanı, ulu erlerden, Allah dostlarından biridir.

Şöyle naklolunmuştur ki: Hz. Muhammed (sav) ahirete irtihal ettiklerinde Ebu Bekir Sıddık (ra) rüyasında ağlayarak:

“Ey dertlilerin dermanı, ey aşıkların göz nuru, ey enbiyalar serveri, ey evliyalar rehberi, ey ins-ü cin Peygamberi! Diğer enbiyalar dünyada çok ömür sürüp ümmetlerine nihayetsiz din talim edip ahlak telkin etmişlerdir. Siz ise enbiyanın eftali iken az bir ömür sürüp, bizleri yetim bırakıp gittiniz” deyince Efendimiz (sav) ona:

“Ya Eba Bekir! Benim bir gün davetim, diğer enbiyanın bin gün daveti hükmündedir ve benim ümmetim arasında alimler olacaktır. Fetvasınca Beni İsrailin enbiyası mertebesinde olacaklardır. Bahusus ümmetlerimin biri de Mevlâna Celaleddin’i Rumidir ki, bütün hareketi benim hareketime uygun, bütün sözleri benim sözlerime benzer ve her hususta benim şeriatıma mutabık olur. O da senin sülalenden gelecektir.” diyerek Ebu Bekir Sıddık (r.a)’a teselli vermiştir.

Kendisine karşı yapılan hareket ve fenalıkları çabuk affeder, etrafı ile daima hoş geçinir, aleyhinde olanlara dahi lütufla muamele ederdi.

Yanında bulunanlara, zahirlerine göre (dış görünüşlerine göre) değil, amel ve itikadlarına göre değer verir, meşgul edici şeyleri, gösterişi hiç sevmez, sade yaşardı. Vardığı yerlerde, halkın el etek öpmesinden çok sıkılır, huzurunda yere kapanmak ve bel kırmaktan hiç hoşlanmaz, arzu etmezlerdi.

Şu hâlde, Mevlevi dergahında görülen baş kesmeler, bel kırmalar, yerlere kadar eğilip secdeye kapanmalar, Mevlâna Hazretleri zamanında olmayıp, sonradan ihdas edilen (ortaya çıkarılan) yersiz ve asılsız prensibi; taklitten, riyadan (gösterişten), şöhretten, aşırı hürmetten sakınmaktır.

Peygamberimiz (sav) bile çok kere elini öptürmemiş, teşrifleri esnasında ayağa kalkanları bundan men etmiştir.

Ebu Hureyre (r.a)’ın rivayetinde Peygamberimiz (sav)

“Ben ne Acem Şah’ı ne de Rum kralıyım; ancak Allah’ın kulu ve Rasulü’yüm!” demiştir.

Evet yerine göre el öpmek, bir büyüğe karşı yakışan hürmeti göstermek lazımdır ancak, ifrat (aşırılık) derecesine vardırmamak üzere; o da Allah rızasını kastederek olmalıdır. Çünkü onlar, sultanlıktan ziyade, kulluktan hoşlanırlar.

Nitekim Cenabı Mevlâna bir rubaisinde:

Men bende şüdemi bende şüdem,

Men bende benaclet beser-efgende şüdem

Her bende şeved şad ki azad şeved,

Men şad ezanem ki türa bende şüdem.

Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum,

Ben adbi zaif (aciz kul), kulluğumu…

Layıkıyla yapamadığım için eğdim;

Ve başımı önüme eğdim;

Her köle azad edilince sevinir.. ilahi, ben ise;

Sana kul olduğum için seviniyorum!.

Mevlâna Mesnevisinde:

“Hüsnü ahlak izinde ve talebinde ol da güzel huylu olanlar ile otur. Gülyağının gülden nasıl huy edindiğine dikkat et”

“Ahlak-ı hamide ve amel-i salihi adet edin ki Allah’ü Zülcelal Hz.nin huzurunda mahcup olmayasın”

“İnsanları ekseri cennete koyan, Allah korkusu ve güzel ahlaktır. Ekseri cehenneme sürükleyende dil ve fuhuştur” der ve ahlakı mesnevisinde bu sözler ile açıklar.

Bir gün Hazreti Mevlâna ve gönül dostları, Hüsameddin Çelebi’nin bağına gidiyorlardı. Hepsinin altında birer eşek olunca, konu ister istemez eşeğe gelip dayandı.

Hazreti Mevlâna:

Eşek salih kulların bineğidir! Hazreti Şit, Hazreti Üzeyir, Hazreti Muhammed Aleyhisselam gibi daha pek çok peygamber, eşeğe binmişlerdir… derken Şehabeddin Guyende’nin eşeği anırmaya başladı. Bu duruma canı sıkılan Şehabeddin Guyende, eşeği susturmak için başına vurmaya başlayınca, Hazreti Mevlâna: “Ne yapıyorsun Şehabeddin? Seni taşıdığı için teşekkür etmen gereken zavallıya vurup durma! Kendini onun yerine koy, bir de öyle düşün! İki şey için anırır hayvan: Ya açlıktan ya da cinsel arzudan! Eh bunda da bütün canlılar müşterektir!.. Herkes en çok bu iki şeyi düşünür elbette. Bu durumda sadece ona vurmak ve onun başına kakmak, hiç de adil bir davranış değil” demiştir….

Hoca Nasühiddin anlatıyor:

– “Hz. Mevlâna bir defa hamam da fukarasına sorup bu cemiyette Mevlanalık kimindir diyerek üç defa sorar. Hiç cevap veren olmaz. Nihayet buyurulur ki:

– “Eğer bir misafir gelse, hamamın camekanından baksa ve sizin elbiselerinizi, hırka ve taçlarınızı görse muhakkak sizin mevlevi olduğunuza hüküm verir ve bilir ki Hz. Mevlananın fukarası hamamdadır. Yani sizin hırkalarınız siz hiç görünmeden sizin Mevlevi olduğunuzu tarif eder. Ey ahbab ü yaran, ey fukarayı mevlevihan, siz cehd ü gayret edin ki sizin Mevlevi olduğunuzu elbiseleriniz, hırkalarınız, taçlarınız değil, canlarınız tarif etsin. Zira itibar dış görünüşünüz, dış elbisenizin gösterdiği, tarif ettiği, zahiri görünüşünüze değil, asıl itibar iç görünüşünüze, canınıza, kalbinize, niyetinizedir. Binaenaleyh batınınızı mearif ve meani nuru ile münevver ve müzeyyen edin, nurlandırın, ziynetlendirin ve temiz itikat ile donatın, bezeyin ve süsleyin.”

Diyerek fukarasına vaaz’u nasihat edip, tembih ve ikazda bulunmuşlardır.

Nuri Köroğlu

Mevlana ve Yunus

Mevlana’nın etrafında geniş bir çember oluşmaya başlamıştı. Bu çemberin içine Mevlana’nın genç halifesi Çelebi Hüsamettin ile birlikte kalabalık bir ahi topluluğu esnaf ve sanatkarlarda girmişti. Mevlana’nın artık ağaçta olgun meyve, tarlada dolgun başak, haktan alıp halka saçtığı günleriydi. Gönül erleri çevresinde bir halka, onun sema ve sefa meclislerinden gürül gürül akan feyz pınarlarından kana kana içiyorlardı. Bu halkaya giren genç ihtiyar herkes miktarınca nasibini alıyordu.

İşte bu günlerde Taptuk Emre Hz. lerinin dergahına tapulanmış, efsanevi çileyi doldurmuş seyri sülukunu tamamlayıp kemale ermiş olan Yunus Emre Hz.’leri de malum olduğu üzere seyahate başlamıştı. Bu seyahatlerinin birinde büyük pir Mevlâna Hz.’lerine ziyarete geldi. Onun sema ve sohbet meclislerinde bulundu.

Yunus Emre ve Mevlâna Hz. leri Allah’a (cc) kul Muhammed Mustafa’ya (sav) ümmet olma nimetinin neşesiyle zikr (Sema) ve sohbet meclislerinde mana alemine dalmış, bu alemin zevkine varmışlardır. Mevlâna Hz.’leri büyük Hak aşığı Yunus’u çok sevmiştir. Yunus Emre Hz.’leri de Mevlana Hz. lerine çok iltifatlar etmiş ve bu durumu şu beyitinde anlatmıştır:

Mevlâna Hüdavendigar bize nazar kılalı

Onun görklü nazarı, gönlümüz aynasıdır

Mevlâna Hz. leri de Yunus için şöyle söylemiştir.

“Ben maneviyatın hangi kapısından girdimse, Koca Yunus’un ayak izlerine rastladım” demiştir. (Manevi halinde yani seyri sülukunda görmüştür)

Yunus Emre Hz. leri Mevlâna Hz. lerinin dergahında uzun süre kalıp çok sohbetler etmişlerdir. Aşk ve neşe ile çok beyitler söylemişlerdir. Bir defasında;

Mevlâna Hz. leri şöyle söylemişlerdir;

– Bizim medresemiz aşktır. Müderrisimiz Ulu Allah’tır. Biz bu medresenin talebeleriyiz dersimizi her dem tekrar eder dururuz.

Yunus Emre;

Biz talib-i ilimlerüz, aşk kitabını okuruz.

Çalab Müderris bize aşk hod medresedür.

Mevlâna Hz. leri;

– Gönül buğday tanesine benziyor, biz ise değirmene. Değirmen nereden bilecek bu dönüşün hikmeti ne? Derken Yunus Emre;

Bu dünyanın misali

Benzer bir değirmene,

Gaflet anın sepeti,

Halk anda üğüne.

Mevlana Hz.leri;

– Ey aşıklar ey aşıklar, bizim dinimiz mezhebimiz aşktır. Biz aşk çocuklarıyız.

Yunus Emre;

Ey aşıklar ey aşıklar,

Aşk mezhebi dindir bana.

Gördü gözüm dost yüzünü,

Yas kamu düğündür bana demektedir.

Mevlâna Hz. leri bir rubaisinde ilmin kendisi bilmek olduğunu, kendini bilenin ise Allah’ı bileceğini şöyle ifade etmiştir.

İlmin bütün ahkamını nefsinde bulursun

Bir lahze eğer nefsine hâkim olabilsen

Esrar aramak tozlu kitaplarda haşivdir

Kendini bulursun onu ancak bulabilsen.

Yunus Emre Hz. leri de;

İlim ilim bilmektir.

İlim kendini bilmektir.

Sen kendini bilmez isen,

Bu nice okumaktır.

Bu güzel beyitleriyle birbirlerine çok iltifatlarda bulunmuş-lardır.

Mevlâna ile Yunus Emre Hz.leri arasındaki bağ ve bağlantı onların manevi dünyalarının birbirinden farksız oluşundandır. Her ikiside Allah katında “Tevhid-i İlahi” inancı içinde gerçek vuslata Allah’a ulaşma yolunda Muhammed-ül Mustafa’ yı rehber edinmişlerdir.

Mevlana’nın vefatından sonra Yunus bir beyitinde, Fakih Ahmet ve Seyyid Necmeddin gibi devrinin ileri gelen tasavvuf pirlerini saydıktan sonra Mevlana’ya (Kutb-u Cihan) yani (Cihanın irfan kutbu, en yücesi) diyerek onu şöyle anlatmaktadır.

Fakih Ahmet Kubbettin

Sultan Seyyid Necmettin

Mevlâna Celaleddin

Ol Kutb-u Cihan Kanı

Nuri Köroğlu