CEZBE, MECZUP, DİVANE

Bir tasavvuf deyimi olan ‘CEZBE’ lügatte kendine çekmek, bir şeyi sürüklemek manasına olup, Tasavvufta Allah sevgisi ile istiğrak olup, kendinden geçer bir hale gelmek demektir. Cezbe; kulun Hak Teâlâ’ya külfetsiz olarak yaklaşması ve Rabbani tecellilere muhatap olmasıdır. Yani, Allah-u Teâlâ’nın kulunu kendisi ile meşgul etmesidir.

Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerimde mealen;

“Allah Dilediğini kendine çeker” (Şura /13) buyurmuştur.

Cezbe Allah’ın kula ihsanı olduğu için kulun kendi elinde değildir. Allah’ın sevdiği kulu, kalbinden perdeyi kaldırıp, çalışma ve gayreti olmadan, ‘yakin nuru’ ile kolayca manevi makamlara yükseltilmesidir. Böyle bir cezbe kulda istikamet ve ibadet arzusu doğurarak bela ve musibetlere sabretme gücü kazandırır. Kul ruhi cezbeyle hakikatin kaynağını bulur. Allah’ın dışında her şeyi unutarak kendinden geçer, kulluğundan habersiz hale gelir.

Meczub

Cezbeye tutulan kimseye de ‘MECZUB’ denir.

Üstadımız, Sultanımız Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri meczupların durumları hakkında şöyle buyurdular;

Meczup, Allah delisi demektir. Ancak iki türlü meczup vardır birincisi Allah’a âşıktır, O‘ndan başkasını sevemez, aklı ve fikri Allah ve Resulünü görmek olur. Türbelere gider, kabristanlara gider, oralarda görür. Bir de ikinci kısım meczup vardır. Bu meczupta, halka meczuptur. Dünyaya meczuptur. Allah’ı sever ama dünyayı da bırakamaz. Dünyalık için meczupluğunu satar.

Meczup denilen kişiler de eğer söyledikleri şeriata, sünnete uygunsa, halleri ve gördükleri sahihtir. Cenabı Zül celal Hazretleri kalp penceresini melekler tarafından açmıştır, Rahmanidir. Eğer gördüklerinde Kur’an ve sünnete bazısı uygun, bazıları uygun değil ise, bu sefer o meczubun kararsız olduğunu, sebatsız olduğunu, gördüklerinin ise, melek ve şeytani pencereden geldiğine delalet eder ve sözlerine itibar edilmez.”

Konuya açık bir örnek teşkil etmesi için Abdullah Baba Hz.lerinin meczup bir dervişinin başından şöyle bir hadise geçer; Abdullah Baba Hz.leri evinde iken bir gece telefonu çalar. Geç vakitte çalan telefon, ev halkını tedirgin eder. Mübarek telaşlanmamaları gerektiğini söyleyip: “Bizi bu saatte ancak meczup dervişlerden birisi aramıştır” diyerek telefonu kaldırır. Telefonun diğer tarafında, İzmir Tire’den bir meczup çok telaşlı bir halde durumunu telefonda

Abdullah Baba Hz.lerine şöyle der:

─ Efendim! Çok zor durumdayım, bana yardım edin, der.

Abdullah Baba Hz.leri:

Hayırdır evladım ne oldu? diye sorar.

─ Efendim gecenin bu vaktine kadar beni manen uyutmadılar, kan ter içinde kaldım ne yapacağımı bilemedim sizi aradım, der.

Abdullah Baba Hz.leri:

Evladım sen bugün ne yaptın nerelere gittin? diye sorar.

─Efendim, bu gün kabristan ziyaretine gittim. Oradaki ölmüşlerimizin ruhlarına Fatiha gönderdim, ondan sonra da evime geri döndüm,

Abdullah Baba Hz.leri:

─ Tamam, evladım sen şimdi telefonu kapat birazdan tekrar ara, buyururlar. Aradan bir müddet geçtikten sonra, Abdullah Baba meczubu telefonla arar ve der ki:

Evladım, sen bugün Müslüman mezarlığına gittin, onlara Fatiha gönderdin öyle değil mi? diye sorar.

Meczub;

─ Evet, Efendim

Abdullah Baba Hz.leri

Peki! Sen mezarlıktan çıkarken, orada bulunan gayr-i Müslim mezarlığının yanından geçerken, ‘Bunlar da Allah’ın kulları, bunların ruhlarına da hediye edivereyim’ dedin mi? diye sorunca,

O kardeşimiz hayrete düşer ve şöyle der:

─ Efendim ben size bunu anlatmamıştım ama gerçekten böyle söyledim.

Abdullah Baba Hz.leri,

─ Evladım sana sabaha kadar eziyet edenler Mezhep imamlarımız idi. Sebebi de senin bu hareketindir. Önce İmam Azam Hazretleri, İmam Şafii Hazretlerine sordu: ‘Ya İmam sen böyle bir içtihat yaptın mı?’ O da: ‘Hayır yapmadım’ dedi İmam Şafii, İmam Malik Hazretlerine sordu. O da: ‘Hayır’ dedi. İmam Malik de İmam Ahmed b. Hanbel Hazretlerine sordu. O da: ‘Hayır yapmadım’ dedi. İşte evladım seni sabaha kadar birbirlerine atıp durdular. Sen şimdi tövbe et, gayr-i Müslimlere göndermiş olduğun Fatiha ve ihlâs-ı şerifleri Müslümanlara hediye et, inşallah düzelirsin, der. O meczub kardeĢimiz aynen Abdullah Baba Hz.lerinin söylediği şekilde mezarlığa gidip Hıristiyan mezarlığına gönderdiği ihlâs ve Fatihaları Müslümanlara hediye eder de, tövbe ve istiğfarda bulunur, böylece bu manevi rahatsızlığı geçer.

Üstadımız bundan sonra ‘Divane’ kimsenin durumuna işaret ederek buyurdular ki:

“Divane o kimsedir ki, ne söylenirse kâr etmez. Allah’ı sever, aklı fikri ondadır. Üstüne başına bakmaz, soğukta yürür üşür de üşüdüğünün farkına varmaz. Dünyaya itibarı olmaz.

Zamanın birinde Abdülaziz Debbağ Hazretlerine, derviş mi daha üstün, bunlar mı daha üstün? Diye sormak üzere bir kısım insanlar gelir ve içlerinden bir tanesi, Debbağ Hazretlerine:

─ Efendim falanca yerde şöyle takvalı, maneviyatlı, zikir ehli birisi var, gidelim mi? derler.

Debbağ Hazretleri de:

─ Peki, gidelim, der. O zâtın yanına varırlar.

Abdülaziz Debbağ Hazretleri yanındaki dervişine dönerek:

─ Buradaki kişi kendi nefsi ile baş başa, yalnız ibadeti ve taati ile uğraşıyor. Senin yaptığın ise daha zor, sen halkın arasında Hakk’a vasıl olabilmenin mücadelesini veriyorsun. Senin makamın bundan yüksek, deyince dervişi:

─ Aman Efendim nasıl olur? der.

Bunun üzerine Debbağ Hazretleri:

 ─ Evladım, sen halkın içinde insanları irşat ediyorsun, onlara İslam’ı anlatıyorsun, düşkünlere yardım ediyorsun, fakirin hakkını gözetiyorsun. Bir kişiyi irşat etmek, bir dünyayı irşat etmek gibidir. Allah (cc) sana bu amellerinden dolayı bir beldenin kızıl develerinin tüyleri adedince sevap yazıyor. Onun için sen bundan daha hayırlısın buyurur. Diyelim ki, Beş yüz milyon Müslüman var, sende bir kişiyi Müslüman ettin, Allah yoluna getirdin. Allah ve Resulü senin bu amelinden hoşnut olmuştur. Rasulullah (sav) buyuruyor ki:

Vallahi, senin hidayetinle bir tek kişiye hidayet verilmesi, senin için kıymetli develerden müteşekkil sürülerden daha hayırlıdır” (Dâvud)

Şu müjdeye bak, divaneye bak, meczuba bak. Bir de aklı fikri yerinde olan, olduğu gibi görünüp, göründüğü gibi olan istikamet üzere bulunan insana bak!

Rasulullah (sav) Hazretlerine Sahabe-i kiram geliyor:

Ya Rasulullah, akşam sakalın siyahtı, Şimdi on sekiz, yirmi kadar ak peyda olmuş. Bundaki hikmet nedir? diye sorunca,

Cenab-ı Peygamber (sav) Hazretleri:

“Beni, Hûd Suresi kocattı” buyurdular.

Ey Habibim! emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hud/112)

İşte bu divaneler ve meczuplar bu ölçünün içerisindedir. Yani, Müslüman’san Müslüman gibi görün, kâfirsen kâfir gibi görün. İşte bu divaneler ve meczuplar bu ölçünün içerisindedir. Demek ki; İnsan neye bağlanması gerekiyor, Kur-an ve sünnete.

Ayinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim,

Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür daim.

Siz Muhammed-il Mustafa’yı (sav) severseniz O, Allah’a olan bir aynadır. O aynadan göreceksiniz Allah’ı, Onu görünce ereceksiniz makama. Allah’ı sevmeyince bunların hiçbirisi olmaz.

Araştırmacı Yazar Nuri KÖROĞLU

Kelime-i Tevhidin Fazileti, Zikir Hakkında Fetvalar

Cabir (ra) demiştir ki;

Rasulullah (sav) şöyle buyurdu:

“Zikrin en faziletlisi ‘La ilahe illallah’ (demek) tir. Duaların en faziletlisi ise ‘Elhamdülillah’ (demek) tir.” (Nesai ve İbn-i Hıbban)

Ebû Said El Hudri (ra) Hz.leri demiştir ki; Rasulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdular:

Musa (as) (Cenabı Hakka) dedi ki;

─Ya Rab! Bana kendisiyle seni zikredeceğim ve sana dua edeceğim bir şey öğret.

Hak Teâlâ buyurdu ki; “La İlahe İllallah” de.

Hz. Musa (as):

─ Ben, ancak bana mahsus olan bir şey istiyorum dedi.

Cenabı Hak şöyle buyurdu:

“Ey Musa, eğer yedi kat gökler ve yedi kat yerler terazinin bir kefesine ’La İlahe İllallah’ sözü diğer kefesine konsaydı, ‘La İlahe İllallah’ sözü ağır basardı.” (Tergib – Nesai)

Abdullah Bin Amr (ra) der ki;

Rasulullah (sav) şöyle buyurdu;

“Tesbih (sübhanallah) mizanın yarısını, Elhamdülillah ise tamamını doldurur. ‘La İlahe İllallah’ (sözüne gelince) onun sevabı hiçbir maniye takılmadan doğruca Allah’a gider.” (Tirmizi)

Ebu Hureyre (ra)’den rivayet olunmuştur.

Hz. Peygamber (as) şöyle buyurdular: “Bir kul ihlâsla ‘La İlahe İllallah’ deyince derhal semaların kapıları açılır ve işlediği büyük günahlar yok olup (La İlahe İllallah) sözü arşa çıkar.” (Tirmizi).

ZİKİR HAKKINDA FETVALAR

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim de:

“Eğer bilmiyorsanız Zikir (Kur’an) ehli (alimlere) sorun” (Nahl/44)

Yine, Bir Ayette;

“Eğer (şüphede kaldıkları meseleleri) Resule (sav) veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi. Onların arasında işin iç yüzünü anlayanlar, onun (o meselenin) ne olduğunu bilirlerdi. Allah’ın size lütfu ve rahmeti olmasaydı pek azınız müstesna şeytana uyup giderdiniz.” (Nisa /83) buyurarak

Meselelerimizi Kur’an ehli âlimlere götürüp, onlardan aldığımız cevapla amel etmemiz isteniyor.

Öyleyse âlimlerimizin zikir hakkındaki fetvalarından birkaç nakil yapalım da konu iyice aydınlansın.

Meşhur Şeyhülislam ve büyük âlim Hanefi müctehidlerinden Ebussuud Efendiye soruldu ki;

“Bir adam yüksek sesle, oturarak yahut ayakta zikrullah yapsa caiz olur mu?

El cevap: Edep ve zikre hürmet ederek olursa caizdir. (Ebussud Ef. Fetvaları)

Yine soruldu ki;

Halka olup bel ve başlarını sağa sola hareket ettirerek cehri (yüksek sesle) zikrullah eden kimselere şer‘an ne lazım gelir?

El cevap: Bellerini değil de sadece başlarını hareket ettirmekte yetinselerdi daha hoş idi. Zikri şerifin edebine daha uygun idi. Amma beli hareket ettirmekte dahi hiçbir zarar yoktur. Ayaklar yerden kalkmadıkça.” (Fetva S,83)

Meşhur fetva kitabı Fetavayı Hindiyye de şöyle deniliyor:

“Büyük bir cemaat yapıp, sesleri yükselterek, hep birlikte tesbih (Sübhanallah demek) Tehlil (La ilahe illallah demek), salâvat ve sair zikirleri söylemekte bir beis (zarar) yoktur. Ancak (Mahzurlu bir durum varsa) sessiz söylemek daha iyidir.” (Fetavayı Hindiyye C.5 Sh.315 Arapça)

Meşhur ve son devir Hanefi müctehidlerinden İmam Tahtavi Dürr‘ül Muhtar haşiyesinde mekruhlar faslında diyor ki:

“Mescitte halka olup yüksek sesle zikretmekten (dervişleri) kimse menedemez. Zira mescitlerde zikrullahı men edenler Cenab-ı Hakk’ın:

“Kim Allah’ın mescitlerinde Allah’ın isminin zikredilmesinden mâni olanlardan daha zalim olabilir” (Bakara /114) ayeti kerimesindeki hükme dâhildirler. İşte bu en zalimler arasına katılmamak korkusundan kimse mescitlerde zikri yasaklayamaz.” (Nimet-i İslam)

İmam Birgivi Hazretleri Tarikat-ı Muhammediye isimli kitabında şöyle buyuruyor:

“Edepsizlik yapmadan Allah’ı oturarak veya ayakta zikretmekten hiçbir beis yoktur. Tevhidin (La ilahe illallah) manasını kuvvetlendirmek kastıyla başı sağa sola oynatmaktaysa, zannı galiple caizlik hatta kesinlikle müstehaplık vardır.” (Arapça İst. Hacı Hüseyin Ef. Mat. Sh.185)

Bir kişi zikir yaparken sesini yükseltince, oradan birisi dedi ki:

─ Keşke sesini tutsaydı daha iyi olurdu”.

O zaman Hz. Peygamber (sav):

“Bırak onu! Zira o (yüksek sesli zikir yapan) Allah için çok ah eden bir kimsedir.”

Bu hadisin benzeri, İbn-i Diri ve Zülbecadeyn (ra) Hazretlerinin hadisleridir ki bunları Beyhaki rivayet etmiştir.

İmam Suyuti (ra) Neticetül Fiker isimli kitabında şöyle diyor:

“Allah’a hamd seçilmiş kullarına selam olsun. Allah sana ikram etsin. Sofilerin adet ettikleri üzere mescitlerde zikir halkaları kurmaları ve yüksek sesle zikir yapmaları mekruh mu, değil mi?” diye soruldu.

Cevap; Bunda mekruh olmayı gerektirecek bir şey yoktur. Zikrin yüksek sesli olmasının güzel bir şey olduğunu ifade eden çok hadisi şerifler varid olmuştur. Çok hadiste zikri gizli yapmanın güzel olduğu anlatılmıştı. Bu iki hadislerin bir araya getirilmesi şöyle olur:

Zikrin gizli veya açık olması; hallerin ve şahısların durumuna göre değişir. (Fetavayı Ömeriye S. 43,44)

Araştırmacı Yazar Nuri KÖROĞLU

Mevlana Hazretlerinden Sohbetler

Mevlana Hazretleri bir sohbetlerinde şöyle buyurdular;

Ey yaranlarım! Cenabı Zülcelal Hazretleri her kavme bir peygamber göndermiş, gönderilen peygamberler de o kavme, Allah’ın (CC) dinini tebliğ etmiş, o kavmin kötü amellerinin deffi için mücadele etmişlerdir. Lut Kavmi de bunlardan bir tanesidir. Lut Aleyhisselam kavminin livata (eşcinsellik) yapmamaları için yıllarca mücadele etmiştir.

İnsan tabiatına hiç uymayan hayvanlarda bile benzeri görülmeyen, kötü bir amel işliyorlardı. Lut Aleyhisselam onları şöyle uyardı; Rabbinizin sizin için yarattığı hanımlarınızı bir tarafamı bırakıyorsunuz? Daha doğrusu siz haddi aşmayı adet edinmiş olan bir kavimsiniz. (Şuara 166) Cahilce işler yapıyorsunuz. (Neml 55) Dünyada hiç kimsenin sizden evvel yapmadığı bir hayasızlığı mı icra ediyorsunuz. (Araf 80) dedi. Hazreti Lut’un davasını destekleyen Allah’ın (CC) peygamberi olduğuna inanan kimse çıkmadı. Sadece Lut Aleyhisselamın ailesi iman ettiler. Artık bu kavmin yaptığı kötü amelin karşılığında ilahi hüküm verilmişti. Cibril-i Emin, Mikail ve İsrafil Aleyhisselamlar insan suretinde geldiler. Lut Aleyhisselam çalınan kapıyı açtı, misafirler içeri girdiler, kendilerini tanıtmadılar.

Yüzlerinden nur akıyor denecek derecede güzel üç tane misafirin evlerine konuk edildiğini gören bir kadın, bulduğu ilk fırsatta evden çıkmış şehrin elebaşlarından birinin kulağına bir şeyler fısıldamıştı. Bu kadın Hazreti Lut gibi şerefli bir peygamberin nikahı altında bulunan bu nimeti elinin tersi ile iten zavallı vahiledir. Livata yapan sapık kimseler Lut Aleyhisselam’ın evini ablukaya aldılar. İçerideki misafirleri istiyorlardı. Lut Aleyhisselam çok tedirgin olmuştu. Bu telaşı gören misafirler. “Ey Lut biz senin rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ulaşamayacaklar.” (Hud 81) dediler. Hazreti Lut son derece memnun oldu. Melekler kendilerini tanıttıktan sonra ne yapacaklarını anlattılar. Hazreti Lut, kızlarını yanına aldı, gizlice kasabayı terk etti. Onlar şehrin dışına çıktıklarında, çıkan bir rüzgâr yerdeki çakıl taşlarını fırlatacak kadar sert esmeye başlamıştı. Cenabı Hak bu olayı şöyle anlatır. “Bizim azab emrimiz geldiği zaman, o kasabanın üstünü altına getirdik ve üzerine pişmiş ve işaretli taş parçaları yağdırdık.” (Hud 82)

Ceza pek ağır, pek acı olmuştu. Altı üstüne getirilen kasaba yerin dibine batmış durumda idi.

Ey dostlarım! Cenabı Zülcelal Hazretleri bu tür fenalıkları işleyen kavimleri helak eder. Bu ameli işleyen kimseler, mahlukatın en alçağıdır. Lut Kavminin batırıldığı yer fena bir göl halini almıştır. Fena kokusundan dolayı “el-buhayratü’l-muntine” (kokmuş göl) demişlerdir. Allah’u Teala Hazreti Lut’un kavmini öyle mahvetti ise onların takipçisi durumunda bulunan, onların mesleklerini yürüten, onalara çırak olmakta büyük bir mutluluk bulanlarda yevmi kıyamet sabahında Lut Kavmi ile haşr olacaktır. Allah (CC) Ümmeti Muhammed’i böyle sapkınlıklardan muhafaza eylesin.

Açıklama: Günümüzde bazı kimseler Mevlâna Celaleddin Rumi gibi Allah’a dost olmuş büyük bir evliyaya akıl almaz iftiralar atmaktalar bu iftiralar dünde olmuştur yarında olacaktır. Maneviyattan yoksun kafalarını kiraya vermiş bu kimselere yine Mevlâna Hazretleri cevap versin: Zamanın birinde kedinin biri yerde duran masata dilini sürtermiş her sürtmesinde ağzına kan gelirmiş ne kadar güzel diye iç geçirirmiş. Oysa diline gelen sürtme esnasında oluşan kendi kanıymış. Bu tür insanlar kendilerini o büyük evliyada görüyorlar. Zaten varisi olduğu peygamberi Hazreti Muhammed (sav)’e Ebu Cehil gelip her türlü küfür ve hakarette bulunuyordu. Hazreti Peygamber gülüp geçiyordu Hazreti Ebu Bekir (ra) da aşk ve muhabbetini bildirdiğinde onada tebessüm ediyordu bu durumu soran sahabelere Ebu Cehil bana bakıp küfrünü görüyor Hazreti Ebu Bekir’de iman ve aşkını görüyor demişti. Böyle Hak aşıkları ayna misalidir. Onlara bakan ancak kendini görür. Allah (cc) böyle kimselere hidayet etsin.

Araştırmacı Yazar Nuri KÖROĞLU

Nuri Köroğlu ALLAH TEALA'YI ANMAK ; ZİKRULLAH

ALLAH TEALA’YI ANMAK ; ZİKRULLAH

Zikir; ıstılahta kelime olarak ezberleme, anma, anımsama, hatırlama, söylenmesi tavsiye edilen hamd, sena ve dua anlamlarında kullanılır.

Tasavvuf ıstılahında çok geniş yer tutan zikir, Allah-u Teâlâ’nın yüceliğini dile getirmek ve manevi olgunluğa ulaşmak gayesiyle belli bir isim ya da sözcükleri tekrarlamaktır.

Yüce Allah’ın (cc) bilinen güzel isimleri ve tevhid-i şerifle yapılan zikir, “zekere” fiilinin mastarıdır. Aslı zikirdir. Türkçe de zikir şeklinde kullanılır. “Zükr” kelimesi ile aynı anlamdadır. Çoğulu “ezkar” ve “zükür” olarak gelir. Zikra kelimesi de zikrin mübalağası olup çok zikretmek demektir. Zikir aynı kökten gelen kelimelerle birlikte, Kitabımız Yüce Kur’an da üç yüze yakın yerde geçmektedir

Allah-ü Teâlâ Hz. leri, Kuran’ı Kerim’in birçok ayetinde, kendisini zikretmemizi bize emretmiştir. Cenab-ı Hakk’ın beyan olunan bu emirleri ayetlerinde şu şekilde zikredilmektedir:

Allah (cc) Hz. leri buyuruyor ki;

“Ey İnananlar! Allah (cc) Hz. lerini türlü tespihler çekerek çok zikrediniz ve O’nu (cc) sabah akşam tesbih ediniz. Zira o sizi karanlıklardan nura çıkarandır.” (Ahzab /41,42)

“Rabbinin ismini sabah ve akşam zikret habibim. Allah’ın (cc) zikrine bütün vakitlerde devam et.” (İnsan / 25)

“Allah’ı (cc) çok zikredin, ta ki umduğunuza kavuşasınız.” (Cuma – 10)

“Öyle ise beni anın ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin” (Bakara /152) buyurmuştur.

Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hz.leri, kendisini Allah-ü Teâlâ‘ ya adayan, O’nu her zaman ve her yerde zikreden, aynı zamanda insanların da zikretmesine vesile olan müstesna bir şahsiyetti.

Kendisi; Allah’ü Teâlâ Hz.lerini zikretmenin en büyük ibadet olduğunu söyler. Bu meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için gerek yüce Kuran’a, gerekse Rasulullah Efendimizin hadis-i şeriflerine müracaat edilmesi gerektiğini bizlere anlatırdı.

Kur’an-ı Kerim ve hadislerde, zikrin faziletlerinden sıkça bahsedilmesine rağmen, günümüzdeki insanların zikrin hikmetini tam olarak idrak edemedikleri için zikrullah’tan uzak kalmışlar, ya da gerek görmeyerek kendilerini zikirden alıkoymuşlardır…!

Üstadımız Abdullah Baba Hz.leri;

Cenab-ı Zülcelâl Hazretleri’ne vasıl olmanın iki yolu olduğunu; bu yollardan birisi ‘Hafi zikir’ diğerinin ise ‘Cehri zikir’ olduğunu söyler. İki şekilde yapılan zikrullahı, şöyle ifade etmişlerdir;

Peygamber (sav) Hazretleri, Mekke’den, Medine’ye hicret ederlerken, Sevr Mağarası‘na müşrikleri aldatma maksadıyla sığındıklarında, yanında yol arkadaşı, can dostu olan Ebubekir Sıddık (ra) vardı. Ebubekir Sıddık (ra) Efendimiz mağara içerisinde, müşriklerin Rasulullah Efendimize zarar vereceği endişesiyle, korkuya kapılmıştı. Onun bu halini gören Sevgili Peygamberimiz:

“Korkma Ya Ebubekir.! Dilini damağına yapıştır. ‘La ilahe illallah’ de. Üzülme! Allah (cc) Habir ismi şerifi ile haberdardır. Basir ismi şerifi ile bizi görür. Bize bizden yakın olan O’dur. (Veli ismi şerifi ile dostlarına yardım edendir. Âlim ismi şerifi ile bilendir. Semi ismi şerifi ile işitendir. Selam ismi şerifi ile selamete ulaştırandır…) Sen dediğimi yapbuyurdu.

Hz. Ebubekir-i Sıddık (ra) Efendimiz dilini damağına yapıştırarak, bir nefeste yirmi bir defa ‘La ilahe illallah’ kelime-i tevhidi zikredince, üzerindeki korku geçti. Ve kalp aynası açıldı. Hafi zikri, Peygamber (sav) Efendimiz bu şekilde Ebubekir Efendimize telkin etmiş oldu.

Diğer bir Hadis-i şerifte:

Hz. Ebubekir-i Sıddık (ra.)’ın komşusu bir gün Peygamber (sav) Efendimize gelerek;

─ Ya Rasulullah, Ebubekir’in evinden ciğer kokuları geliyor. Komşusu olduğum ve kaç gündür aç olduğum halde bize ikram etmedi diye söyler.

Bunun üzerine Peygamber (sav) Hazretleri kalkar ve Ebubekir-i Sıdık (ra)’ın evine gelir. Fakat evin içerisinde yiyecek hiçbir şey yoktur.

Ebubekir Sıddık (ra) Hazretleri, Rasulullah (sav) Efendimiz’e:

─ Buyur, Ya Rasulullah! Anam, babam sana feda olsun! Sizi buraya getiren sebep nedir? diye sorar.

─Ya Ebubekir! Komşusu aç iken, tok yatan bizden değildir. Komşun, senin ciğer yediğini söylüyor. Evinden ciğer kokuları geliyormuş ve sen ona ikram etmemişsin. Bu doğru mu?

─Ya Rasulullah! Hâlim, Allah-u Teâlâ Hazretlerine ve size malumdur. Ben günlerdir ağzıma bir şey koymadım! Sadece Allah’ı zikrediyordum! dedi ve dilini damağına yapıştırıp; ‘La İlahe İllallah’ demeye başladı.

Biraz sonra evin içerisinde ciğer kokusu gibi bir koku meydana geldi. Peygamber (sav) Hazretleri, Hz. Ebubekir’in komşusuna dönerek:

─ Bahsettiğin koku bu muydu? diye sordu.

O da: ─ Evet, Ya Rasulullah! Bu kokuydu. Ben anlayamadım. Allah’ım beni affetsin! Sen de affet! Meğerse Ebubekir’in ciğeri Allah aşkından püryan olmuş, gelen koku buymuş dedi.

Ebubekir Sıddık (ra) Hazretleri, Serveri Kâinat Efendimize:

─ Ya Rasulullah! Hafi zikre devam ettikçe, bende acayip garaip haller oldu. Nereye baksam sizi görüyorum. Hacete gitmeye dahi utanıyorum. Zevcemle münasebete bile hayâ ediyorum. Bundan dolayı çok mahcubum. Bunda bir hata var mı? diye sordu.

Peygamber (sav) Hazretleri:

─ Hayır, Ya Ebubekir! ‘Fenafir-Resül’ makamına gelmişsin, dedi.

Ebubekir Sıddık Hazretlerinin yapmış olduğu esmaları değiştirdi ve Hazreti Ebubekir Fenafillâh makamına geldi. O makama ulaştığında;

─ Ya Rabbi! Ne olur benim bedenimi öyle büyüt ki; ‘La İlahe İllallah Muhammedun Resülullah’ diyen hiçbir mü’min cehenneme girmesin, diye dua etti.

İşte Peygamber (sav) Hazretlerinin terbiyesi altında hafi zikir yapan o mübarek sahabe Allah’ü Teâlâ Hazretlerine vasıl oldu.

“Bunlar (hidayete ulaşan kişiler) iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki kalpler ancak Allah ı zikretmekle huzur bulur.” (Rad /28)

Cenab-ı Zülcelâl Hazretlerine vasıl olmanın ikinci yolu ise; Cehri zikir ile olur.

Hz. Ali (ra) Efendimiz, bir gün Rasulullah (sav) Hazretlerinin hane-i saâdetlerine gelir.

─ Ya Rasulullah! Allah’a varan yolların en kısa olanını, kullarına en kolay gelenini, nezdinde en üstün olanını bana bildir, diye istekte bulunmuş. Bunun üzerine Peygamber (sav) Hazretleri:

─ Ya Ali! Ben ve benden önceki Peygamberlerin söylediği sözlerin en kabule şayanı; ‘La İlahe İllallah’ Kelime-i Tevhid’tir. Yedi kat yer ile yedi kat gök terazinin bir kefesine konsa, ‘La İlahe İllallah’ Kelime-i Tevhid de diğer kefesine konsa ‘La Ġlahe Ġllallah’ hepsinden ağır gelir, buyurdu.

Hz. Ali (ra) Hazretleri:

─ Ya Rasulullah, Allah’ı nasıl zikredeyim?

Hz. Peygamber (sav) Hazretleri:

─ Ya Ali! Dizini dizime daya. Alnını da alnıma koy. Gözlerini kapa ve üç defa söyleyeceğimi dinle. Sonra sende üç defa söyle, ben dinleyeyim.

Akabinde, Peygamberimiz gözünü yumup, yüksek bir sesle, üç kere ‘La İlahe İllallah’ dedi. Hz. Ali (ra) Efendimizde dinledi.

Hz. Ali (ra) Efendimiz gözünü yumup, sesini yükselterek üç defa ‘La İlahe İllallah’ dedi.

Bu şekilde Peygamber (sav) Hazretleri, Hz. Ali (ra) Efendimize cehri zikri telkin etti. (El İnayetür-Rabbaniye)

Mekke Fethi’nde, Kâbe’nin içerisindeki putları sahabeler yıkmaya başladılar. O anda Hz. Ali (ra) Efendimiz, Peygamber (sav) Hazretlerinin yanına gelerek;

─ Ya Rasulallah! İçerideki Lat ve Uzza putları çok ağır ve yüksek yapılmış, omzuma çıkın da, yıkalım, dedi.

Peygamber (sav) Hazretleri:

─ Ya Ali! Bende nübüvvet mührü var. Benim ağırlığımı küre-i arz zor tartıyor. Sen beni taşıyamazsın. Onun için, sen benim omzuma çık, buyurdular.

Hz. Ali (ra) Efendimiz:

─ Aman, Ya Rasulullah! Sizin omzunuza çıkmaya, hayâ ederim! dedi.

Peygamber (sav) Efendimiz, tekrar:

─ Çık Ya Ali, deyince

Hz. Ali Efendimiz:

─Affet Ya Rabbi! diyerek, Rasulullah (sav) Hazretlerinin mübarek omuzlarına çıktılar. Put çok ağır ve yüksek olduğundan, Hz. Ali Efendimiz putu iterken dengesini bir an kaybedip aşağıya bakınca, Rasulullah Efendimiz de kendisine baktığını gördü. O anda Hz. Ali (ra) Efendimiz on sekiz bin âlemde Peygamber (sav) Hazretleri’nin cemalini gördü ve Fenafir Resül makamına ulaştı.

Peygamber (sav) Hazretlerinin terbiyesi altında cehri zikre devam eden, Hz. Ali (ra) Efendimiz de en sonunda fenafillâh makamına geldi. Ve bu makamda;

―Ben görmediğim Rabbime iman etmem, buyurdu.

Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin zâtında değil, sıfatlarında fani oldu. Hz. Ali ya da O’nun gibi gerçek, samimi bir şekilde Hakk’a vasıl olup, teslim olan tüm müminlere bakınız. Yüce Kur’an nasıl müjdelemektedir.

“Sen ancak zikre uyan ve görmeden Rahmandan korkan kimseleri uyarabilirsin. İşte böylesini mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele.” (Yasin / 11)

Cehri olsun, hafi olsun, ferden olsun, cemaatle olsun; Allah’ı zikir caizdir. Aynı zamanda pek kuvvetli bir sünnettir. Her kişinin ömründe en az bir defa ‘La İlahe İlallah Muhammedür Rasulullah’ demesi ve yüksek sesle söylemesi farzdır.

Hafi ve cehri zikrin ilk öğreticisi Peygamber (sav) Efendimizdir. Rasulullah Efendimiz hem hafi hem de cehri zikri bizzat yapmış ve sahabelerine de tavsiye edip, yaptırmıştır.

Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hz. leri, bu konuyla alâkalı yukarıda detaylı bir şekilde, sahabe hayatından örnekler vererek bizleri aydınlattılar. (Allah Makamlarını Ali kılsın, Âmin!) Biz de bu konuyla ilgili bazı ayet, hadis ve fetvalardan bir nebze sizlere aktarmak istedik.

Cehri Zikir ile ilgili Cenabı Zül Celal Hz. leri:

“Hac ibadetlerinizi bitirince, babalarınızı (bağırarak) zikrettiğiniz gibi, hatta daha kuvvetli bir şekilde Allah’ı zikredin.” (Bakara / 200) buyurmaktadır.

El-Esas Fit-Tefsir‘de Said Havva merhum şöyle diyor:

“Kurban Bayramı ve teşrik günlerinin (Arefe ve Kurban Bayramının dördüncü gününün) özelliklerinden birisi de hac farizasını eda edenlerle, etmeyenlerin (yani bütün Müslümanların) toplu olarak cehri (yüksek sesli) bir şekilde tekbir ile Allah’ı zikretmeleridir. Hz. Ömer (ra) ın (Hacda) bulunanlarla (adeta Mina tekbirlerle sallanırcasına) beraber tekbir getirdikleri sabittir. (İsmail Hakkı Bursevi – C.1,S.531)

Âraf Suresi 205. Ayetinde geçen;

“Kendi kendine yalvararak, ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an, gafillerden olma.”

Emrini delil gösterenler; bu ayete göre cehri zikrin uygun olmadığı görüşünü ileri sürmektedirler. Bu son derece yanlıştır. Zira bütün müfessirlerin ortak görüşüne göre bu ayet, Mekke’de zulmün en şiddetli olduğu devirde inmiştir. Açıktan, Ben Müslümanım diyenlerin en ağır işkencelere uğradıkları bir zamanda, Rabbimiz gizli zikri tavsiye etmiştir. Fakat ne zaman ki Medine’de İslam devleti kurulup, hürriyet sağlanmış, işte o vakit cehri zikir de pek çok misali ile tatbik oluna gelmiştir. Müfessirlerin ortak görüşüne göre ayetin;

“Yüksek olmayan bir sesle an” kısmının, yüksek sesle zikretmenin mahzurlu olduğu anlamına gelmeyeceği hususunda fikir birliği etmişlerdir.

Nasıl ki; “İhramdan çıkınca avlanın” ayetinde, ihramdan çıkan kişinin avlanması farz kılınmıyorsa, bundan dolayı vuslatta esas olan usuldür.

Şimdi de Rasulullah (sav)’ın ve O’nun ashabının cehri zikir yaptıklarına dair bazı rivayetleri nakledelim.

Hadis kitaplarının en sahihi olan Buhari’den naklediyoruz.

İbni Abbas (ra) şöyle buyurmuştur:

“İnsanların farz namazlarından çıktıktan sonra yüksek sesle zikretmesi; ta, Hz. Peygamber (sav) zamanında vardı. Hatta ben namazın bittiğini onların sesini duyunca anlardım.” (Buhari)

Yine bir başka Hadisi şerifte Ya‘la Bin şeddad diyor ki:

“Babam şeddad bin evs şu hadisi anlattığı sırada, yine sahabeler den Ubade bin Samit (ra)’de orada bulunuyor ve tasdik ediyordu. Babam şöyle diyordu:

Bir gün yanında oturduğumuz bir sırada, Hz. Peygamber (sav) ehli kitabı (yani Yahudi ve Hıristiyanları kastederek)

İçinizde yabancı kimse var mıdır? Buyurdular.

Hayır, dedik.

Bunun üzerine kapının kapatılmasını emrettiler ve sonra da;

Ellerinizi kaldırınız ve “La İlahe İllallah” deyiniz, buyurdular.

Bizde ellerimizi kaldırdık ve uzun bir müddet “La İlahe İllallah” diyerek zikrettik. Sonunda Hz. Peygamber (sav) şöyle dua etti:

Allah-ü Teâlâ’ya hamd olsun. Ey Rabbim! Sen beni bu kelime ile gönderdin ve bu kelimenin karşılığında cenneti vaat ettin. Sen vaadinden dönmezsin, buyurdular.

Sonrada Hz. Peygamber (sav) bize dönüp:

“Sizi müjdelerim, Allah hepinizi affetti” buyurdular.” (Hayatüs-sahabe)

Bu konuda daha pek çok hadisi şerif zikredebiliriz. Ancak mevzunun anlaşılması için yeterli olduğunu düşünüyoruz.

İşte cehri zikir ve hafi zikrin hak oluşunu ve Allah-ü Teâlâ Hazretlerine vasıl olabilmenin metotlarını, Hz. Peygamber (sav) Sahabe-i Kiram’a, onların durumlarını gözeterek kendilerine cehri zikri ya da hafi zikri telkin etmişlerdir. Cehri zikrin veya hafi zikrin birbirine karşı herhangi bir üstünlüğü yoktur.

Şimdi de âlimlerimizin konuyla alakalı fetvalarından nakiller yapalım. Bu mesele üzerindeki şüphe ve tereddüt karanlığı zikir nuru ile kaybolsun.

İbn-i Abidinde şöyle deniliyor:

Hadiste sesli zikrin efdal olduğunu belirten hadisler vardır. Mesela; “Her kim beni cemaat içinde anarsa, ben kendisini daha hayırlı bir cemaat içerisinde anarım” buyrulmuştur. (Buhari)

Bununla beraber gizli zikrin efdal olduğunu beyan eden hadislerde vardır. Bu iki tür hadislerin anlaşılması şu şekilde olmalıdır: Sesli ve sessiz zikrin ikisi de efdaldir. Ancak bunu uygulayanların haline ve bulunduğu vakte göre değişir.

Nitekim namazda gizli ve aşikâr olmayı gerektiren hadislerin anlaşılması bu şekilde olmuştur.

Zikrin hayırlısı gizli olanıdır. Cehri olanı da buna aykırı değildir. Çünkü bu hadis; riyadan korkulduğu, uyuyanlar uyandığı yahut namaz kılanlar rahatsız olduğu zamana mahsustur.

Böyle bir durum yoksa âlimler sesli zikrin efdal olduğunu söylemişlerdir. Zira bunda amel daha çoktur. Dinleyenlere de faydası dokunur. Zikreden şahsın kalbini uyandırır, onu düşünmeye sevk eder. Uykusunu düzenler ve neşesini artırır… Meselenin tamamı Fetavayi-Hayriyyededir.

Hamevi Haşiyesinde İmam Şaraniden naklen denilmektedir:

Gelmiş geçmiş bütün ulema cemaat halinde zikrin, mescitlerde ve diğer yerlerde müstehap olduğunda ittifak etmişlerdir. Meğerki onların aşikâr zikri uyuyan veya namaz kılan yahut Kur’an okuyan bir kimseyi rahatsız etmemiş ola… (İbn-i Abidin)

Yine aynı kitapta; “Cehri zikri hoş karşılamayan birkaç fetva nakledildikten sonra şöyle deniyor. Bu mesele (sesli zikir meselesi) Hayriyede yazılmış ve “kadıların fetvasındaki (cehri zikir men eden hüküm) zarar verici sesli zikre hamdedilmiştir” demiş ve şunu eklemiştir.

“Bu konuda birtakım hadisler. Bu hadisler sesli zikri emreder. Bazı hadisler de vardır ki gizli zikri gerektirir. Bu iki grup hadisin arasını şöyle bulmak mümkündür; yani bu meselede hüküm şahısların ve hallerin değişmesiyle değişir. Riyadan korkulduğu, namaz kılanlar eziyet görecekler ve uyuyanlar rahatsız olacaklar diye korkulduğu vakit gizlice söylemek efdaldir. Eğer bu engeller yoksa sesli söylemek daha efdaldir. Çünkü sesli söylemek daha fazla ameli gerektirir. Birde onun faydası onu dinleyenlere sirayet eder. Zikredenin kalbi uyanır, gayreti tamamen (Hakkı) düşünceye yönelir. Benliğini tamamen zikre verir. Uykusu açılır ve neşesi daha da artar.”

Cehri zikir ile meşgul olan sahabeler; Hz. Ali, İbni Abbas, İbni Ömer, Ebu Musa, Enes bin Malik, Ebu Hureyre, Abdullah Zülbacedeyn (ra) ile hafi zikir ile meşgul olan; Hz. Ebubekir, Hz. Osman, Hz. Selman-ül Farisi, İbni Mesud, Ebu Derda (ra) Sahabe-i Kiram Efendilerimiz her iki yolda da Allah’a vuslat yolunu bulmuşlar, tabiine öğretmişler, kendileri de bizzat tatbik etmişler ve bizlere kadar ulaşmıştır. Hafi ve cehri zikir hakkında ayeti kerimeler Kuran’da pek çok yerde kayıtlıdır. Bundan dolayı Mürşid-i Kâmil olan zât, dervişinin durumuna göre cehri zikri veya hafi zikri telkin eder. Derviş kabiliyeti, samimiyeti, muhabbeti, çalışması nispetinde yol alır.

İnşallah hafi ve cehri zikir meselesi bir nebze olsun aydınlatılmış, bu konu hakkındaki şüpheler giderilmiş ve Allah-u Teâlâ’nın zikri teşvik olunmuştur.

Konulara daha çok vakıf olunması açısından Allah’ı zikir hakkında birkaç Ayet-i Kerime aktarmamız uygun olacaktır.

“(Resulüm) Sana vahy edilen, kitabı oku ve namaz kıl. Muhakkak ki namaz kötülüklerden alı kor! Allah’ı zikir elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilir.” (Ankebut / 45)

“Şeytan onları (münafıkları) etkisi altına aldı da Allah’ı zikretmeyi unutturdu. İşte onlar (zikirden uzak münafıklar) şeytanın yandaşlarıdır.” (Mücadele /19)

“İman edenlerin, Allah’ı zikir ve Hak’tan inen Kur’an sebebiyle ürperme zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi (zikrullahı terk edici) olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onların birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Hadid /16)

“Namazı bitirince de ayakta, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler ve şöyle derler: Rabbimiz! Sen, bunu boşu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (Ali İmran /191)

Zikrullah’ın fazilet ve kıymetine dair Hadisi şeriflerden bazıları;

“Size amellerinizin en hayırlısını ve melik (olan Rabb)’inizin katında en sevaplı olan ve derece bakımından en yüksek hem de altın ve gümüş sadaka dağıtmanızdan, (Allah’ın dini için cihat edip İslam) düşmanlarının boyunlarını vurmanızdan size daha hayırlı olan ameli haber vereyim mi? Sahabe;

“Ver Ya Rasulullah!” deyince,

Hazreti peygamber (sav) “Zikrullahtır” buyurdu. (Tirmizi)

Zikrin faziletine ve Allah katındaki kıymetine dair Hz. Muaviye’nin Peygamber (sav) Efendimiz ’den naklettiği Hadisi Şerif’te şöyle bahsedilmektedir:

“Bir gün Peygamberimizin zevcesi Ümmi Habibe’nin evine geldim. Allah’ın Resulü de geldi. Biraz sohbetten sonra, alnından pırıl pırıl nur tanesi indi, benzi sarardı, beyazlaştı. Ondan sonra gözünü açtı. Kız kardeşim Ümmi Habibe terlerini sildi. Terini kurutmak için ateşe götürdü. Ateş ne terini kuruttu ne de mendilini yaktı. Odanın içi Miski Amber gibi kokuyordu. Acele yürüdü. Ben de arkasından yürüdüm. İçlerinde Selman-ı Farisi’nin (ra) de bulunduğu Ashab-ı Suffe’nin olduğu yere geldi. Dört yüz kişi kadar vardı. “İllallah, İllallah” diye tesbih ediyor, zikrediyorlardı.

Rasulullah (sav) Hz. leri şöyle buyurdular:

“Allah için size and veririm, yemin ederim, ne yapıyorsunuz?”

Onlar da:

“Allah’ı (cc) zikrediyoruz. “İlahi Ente Maksudi ve Rızake Matlubi Ya Hz. Allah” diyoruz.

Ya Rasulullah! Maksadımız O’nun rızasıdır. Bizi karadaki, denizdeki mahluklar gibi değil; en güzel şekilde “Ahseni Takvim” olarak yarattı. Habibine ümmet eylediği için biz onu tesbih ediyoruz” dediler.

Rasulullah (sav) Efendimiz:

Size, zikrullahın değerini anlayın diye yemin vererek söyledim. Şimdi Cebrail kardeşim geldi. Cenabı Allah (cc) meleklere şöyle hitap ediyor:

“(Ey meleklerim!) Görüyor musunuz bu kullarımı? Onlar katımda sizden çok sevimlidir.” Melekler cevaben:

“Ya Rabbi! Biz sana hakkıyla zikredici şükredici değil miyiz?” der.

Allah-ü Teâlâ Hz. leri;

“Evet! Sizler bana şükredicilersiniz. Fakat onların zikri bana daha hoş geliyor. Onların kalbine nefis verdim, mal sevgisi, makam sevgisi, evlat sevgisi, her türlü sevgiyi verdiğim halde; kalplerindeki sevgileri tevhit nuruyla attılar. Masiva kalmadı kalplerinde. Nazargahım kalpleri oldu. Yere göğe sığmam, mümin kullarımın kalbine sığarım.

Onlar benden rızamı istiyorlar. Onun için sizden çok üstündür.” buyurdu.

O halde devam ediniz. Ben üzerinize rahmetin indiğini gördüm ve size ortak olmak istedim.” buyurdular. (Taberani)

Rasulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır;

“Allah-ü Teâlâ buyuruyor ki;

Ben kulumun zannı (ne ise) ona göreyim. Beni zikrettiği zaman onunla beraberim. Eğer (kulum) beni kendi kendine zikrederse; ben de onu kendi zatımda zikrederim. Eğer kulum beni cemaat içerisinde zikrederse; ben de onu o cemaatten daha hayırlı bir cemaat içinde zikrederim.” (Buhari, Müslim,)

“(Ey ashabım!) Eğer cennet bahçelerine uğrarsanız; o (bahçelerde) çok kalın. Sahabeler sordular:

“Ya Rasulullah cennet bahçeleri nerelerdir”

Rasulullah Efendimiz buyurdu ki;

“Zikrullah Halakalarıdır.” (Tirmizi )

Her kim ki, cemaatle sabah namazını kılar, (namazdan) Sonra güneş doğuncaya kadar (cemaatle veya tek olarak) zikrullah yapar, bundan sonra da iki rekât namaz kılarsa; onun için tam bir hac ve umre sevabı vardır. Tam bir hac ve umre sevabı vardır. Tam bir hac ve umre sevabı vardır. (Tirmizi)

Muaz Bin Cebel (ra) şöyle anlatıyor:

Son konuşmamızda Hz. Peygambere (sav);

“Ey Allah’ın Rasulü! Allah-ü Teâlâ katında amellerin en şereflisi hangisidir? diye sordum.

Dilin, Allah’ın zikrinden dolayı yaş olduğu halde ölmendir” buyurdu. (H.Sahabe)

Cabir (ra) şöyle anlatıyor:

“Bir gün Medine mezarlığında bir ateşin yanmakta olduğunu görerek oraya gittik. Hz. Peygamber (sav) yeni açılan bir kabre girmişler, orada bulunanlara;

Cenazeyi bana uzatınız” buyurdu.

Onu ayakları tarafından Hz. Peygamber (sav)’e uzattılar. Sonradan bu kişinin yüksek sesle zikir yapan bir sahabe olduğunu öğrendim. (Ebu Davud,)

Abdullah Zulbacadeyn denilen mübarek sahabe daima yüksek sesle zikrullah yapardı. Bir gün Hz. Ömer (ra) onun hakkında;

“Acaba riyakârlık mı yapıyor?” dedi.

Hz. Peygamber de (sav):

“Hayır! O yanık halde Allah’a yalvaran birisidir” buyurdular. (Riyazüs-salihin.)

Abdullah bin Amr (ra) der ki;

Rasulullah (sav) şöyle buyurdu:

“Tesbih Sübhan Allah’ mizanın yarısını, ‘Elhamdülillah’ ise tamamını doldurur. ‘La İlahe İllallah’ sözüne gelince; onun sevabı hiçbir maniye takılmadan doğruca Allah’a gider. (Tirmizi)

Cabir (ra) demiştir ki; Rasulullah (sav) şöyle buyurdu:

“Zikrin Faziletlisi ‘La ilahe İllallah’ (demek) tir. Duaların en faziletlisi ise ‘Elhamdülillah’ demektir.” (Nesai)

Abdullah Baba (ks) ayetler ve hadisler ışığında Allah’ı (cc) zikreden bir kul idi. Hiçbir zaman Kur-an ve Sünnet yolundan çıkmaz usul ve adaba riayet ederdi. Sabah Namazını eda ettikten sonra, güneş doğuncaya kadar Allah’ı zikir ile meşgul olurdu. İkindi Namazından sonra da kerahet vakti çıkıncaya kadar yine zikir ile meşgul olur; şu hadisi şerifi okurlardı:

“Yemin ederim ki! Sabah namazından sonra Allah’ı (cc) zikreden bir toplulukla oturmam (ve onlarla) zikretmem; benim için Hz. İsmail (as) ın soyundan bir köleyi âzat etmekten çok daha hoştur. Ve yine yemin ederim ki! İkindi namazından sonra güneş batıncaya kadar Allah (cc)’ı zikreden bir cemaatle oturmam; bana dört köle âzat etmekten daha sevgilidir.” (Ebu Davut)

Abdullah Baba (ks) gece yatmadan önce iki rekât namaz kılar ve daha sonra Peygamber (sav) Efendimiz‘in sünnet-i seniyyesi üzere yatağına yatmadan şu duaları okurdu:

Üç defa Kevser

Üç defa İhlas-ı Şerif

Üç defa Felak suresi

Üç defa Nas suresi

Bir defa Fatiha-i Şerife

Bir defa da Ayetel kürsi okur. Vücudunu mesh ederdi.

Otuz üç defa Subhanallah,

Otuz üç defa Elhamdülillah,

Otuz dört defa Allah-ü Ekber, deyip sağ tarafına döner, ayaklarını toplar ve Allah’ı zikrederek yatardı.

Abdullah Baba Hz.leri usul ve adaba çok önem verir ve riayet ederdi. Coşkulu ve aşk ile zikrullah yaptırırdı. Ancak, zikrullah içerisinde bağırmayı, kendini yerlere atmayı, adap dışı hal ve hareketleri asla tasvip etmezdi.

“Nasıl namazın tadili erkânı varsa, uymak riayet gerekiyorsa, zikrullahın da edep ve adabı vardır. Edep ve adabın olmadığı yere maneviyat gelmez.” buyurdular.

Hiçbir zaman Kur’an ve sünneti seniyyeden zerre kadar taviz vermemiş ve hiçbir zaman Kur’an ve sünnet yolundan ayrılmamıştır. Hayatı boyunca böyle yapmış ve aşk ehli olan âşıklara da böyle yapmalarını telkin etmiştir.

Nuri Köroğlu

Nuri Köroğlu | Perdeleri yırtmak, Sırları Keşfetmek İlahi AŞK

Perdeleri yırtmak, Sırları Keşfetmek; ”İlahi AŞK”

Asrımızın mana sultanı, âşıklar yolunun rehberi, Üstadımız Abdullah Baba Hazretleri (Allah Sırrını Takdis edip makamını yüceltsin) Allah ve Resulüne son derece âşık ve onların sevgisi ile bütünleşmiş, temkin ehli bir zât idi. Yüzüne bakıldığı zaman daima onlar hatırlanan Kâmil bir zât idi. Sohbetlerinde ‘İlahi Aşk’ kavramlarına çok ağırlık verir, Allah ve Resulüne olan sevginin kemal bulmasının ancak ‘AŞK’ ile olacağını vurgulardı. Bu fasılda O’nun ‘AŞK’ ve ‘ÂŞIK’ olan kimsenin alametleri hakkındaki kıymetli sözlerine yer vereceğiz. İlmi tetkik olarak kıymetli Üstadımız ‘Aşk’ ve ‘Âşık’ kavramlarına işaretle buyurdu ki:

“Âşık, sevdiğine tam manası ile bağlı olur. Canını, malını, hayatını, her şeyini onun yolunda feda eder.”

Üstadımız sözlerine ‘ÂŞIK’ ile başlıyor. Aşka düşen kimseye ‘ÂŞIK’ denilir. Aşk ise, Arapça ’da şiddetli ve aşırı sevgi, bir kimsenin kendisini tamamen sevdiğine vermesi, sevgilisinden başka güzel görmeyecek kadar ona düşkün olması anlamına gelir. Aşk, sevginin seven kimseyi sarıp kavramasıdır. Tıpkı bir sarmaşığın ağacın her tarafına sarılması gibi. Kur’an ve Hadislerde konu edilen Allah ve Resulü hakkındaki sevgi, Aşk’tır. Bu anlamı ifade eden ayet ve hadisler mevcuttur. Rabbimiz buyurur ki:

“İman edenler Allah’ı daha şiddetli severler” (Bakara/165) ayetindeki şiddetli sevgiden kasıt aşktır. Yine diğer bir ayette: “De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler sizce Allah’tan Peygamberinden ve Allah yolunda savaşmaktan daha sevgili ise, Allah’ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah fasık kimseleri doğru yola eriştirmez” (Tövbe/24) buyurulur. Bu ayette müminlerin Allah’ı her şeyden çok sevmeleri gerektiği belirtilmiştir. Hz. Peygamber (sav) Hz. Ömer’e “Ben sana herkesten daha sevimli olmadıkça iman etmiş olmazsın” demiştir. (Buhari)

Cüneyd el-Bağdadi’ye göre aşk: İnsanın kendi sıfatlarından soyunarak Allah’ın sıfatları ile donanmasıdır, demiştir. Hallac-ı Mansur, İlahi aşkı pervane ve mum misaliyle anlatmıştır. Pervanenin (mum ışığının etrafında uçuşan böcek) mum ışığını görmesi İlme‘l-yakin, ona yaklaşıp hararetini hissetmesi Ayne‘l-yakin, ateşin içinde yanıp kül olması Hakka‘l-yakindir. Aşkın en son gayesi yana yakıla yok olmaktır. Menkıbeye göre idam edilirken vücudundan akan kan yere Allah kelimesini yazacak şekilde akmıştır. Üstadımız Abdullah Baba Hz.leri Aşk‘ı ikiye ayırarak şöyle buyururlar:

Birisi Mecazi, diğeri ise ilahi Aşk olmak üzere Aşk ikiye ayrılır”

Mecaz; geçilecek yol manasına gelir ve Edebiyatta, bir şeyi hakiki manası ile değil de başka bir mana ile istenilen şeyi hatırlatır gibi konuşmak demektir. Mesela birisine ‘Arslan’ demek gibi. Hakikatte o kimse bir insandır ama ondaki cesareti belirtmek için böyle söylenmesi mecazdır. Adamın cesur olması ‘Hakikat’ ve kendisine ‘Arslan’ denilmesi ise ‘Mecaz’ dır. Aşkın değişmeceli oluşu da dünyevi bir tutku veya şehevi bir cazibeye tutulmaktan ibarettir. Üstadımız Mecazi aşkı da iki kısma ayırarak şöyle beyan ettiler:

“Mecazi aşk iki türlü olur;

Birincisi, şehvani istekten zuhur eden aşktır. Örneğin; Bir genç, bir kıza âşık olur, onun evinin etrafında dolaşır, kızın kardeşleri, babası, o gence: ‘Bir daha bizim evimizin önünden geçme’ der, tehdit eder, silah gösterir. O da bir daha gelmez. Çünkü onun niyeti zina kasıtlıdır.

İkincisi ise, sevdiği kızın etrafında dolaşır, o kişiye: ‘Sen bir daha gelme’ deseler de yine dolaşır, dayak yer yine dolaşır, söverler yine dolaşır, ne yaparlarsa yapsınlar, yine dolaşır. Ondan sonra kenarda durur, onun hayalini düşünerek: ‘İşte şimdi su doldurmaya gitti, şimdi yatıyordur, şimdi geliyordur’ diye sürekli gece gündüz onun, hayali ile yaşar. Buna da ‘Mecazi Aşk’ derler. Bu aşka pek çok örnek verebiliriz.

Aşkın ikinci boyutu ve asıl olanı ise, ilahi Aşktır. Öyle ki, yeryüzündeki dağlara baktıkça, güzellikleri gördükçe, mahlûkatı seyrettikçe, çiçeklere baktıkça, bunları yaratan bir Nakkaş (bunlara güzellik veren) var. Gerçek güzellik sahibi odur. Ben bu yaratanı seveyim. Mülkün sahibi olan O padişah benim gözümü, aklımı, vücudumu sıhhatimi, bütün azalarımı beni kusursuz bir halde yaratan odur. Cevahirimin (cevherler, uzuvlar, organlar, hücreler) her zerresi Allah’ı zikrediyor. Ben niye zikretmeyeyim diye düşünür ve Allah’ı (cc) zikretmeye başlar. Ondan bir an ayrı kalmak istemez, Hakk’ın gayrında (haricinde) her şeyi unutur.”

Büyükler demişlerdir ki: ‘İnsanın yaradılışından maksat, Seyr-i Cemal ve Kesb-i Kemal’ dir’. Allah, insanı ünsiyet etmek için yaratmıştır. Bunun için de insana ünsiyet kabiliyeti vermiştir. Ünsiyet, insan için bir ihtiyaç olduğu halde, Hak Teâlâ için bir sıfattır. Nitekim bir insana: ‘Allah seni kendine köle-kul yapmak için yarattı’ denilse, nefis hemen itiraz eder. Ama: ‘Seni kendine yakın kılmak ve seninle ünsiyet etmek istediği için seni yarattı’ denilse insan tabiatı yüceliklere erişmeyi alışkanlık edinmiştir. Bu sebeple de yüceler yücesi olan Zâta yakın olacağım ümidi ile O’nun işini yapmaktan zevk alır. O’na kul olduğunu hissettiği zaman, kendisini esirlikten kurtulmuş olarak bulur. İşte bu hal aşk’tır! Nitekim bu manada bir âşık şöyle söyler:

“Biz gönlümüzü ve canımızı sana sunan köleleriz. Bütün varlığımızla senin emirlerine kulak kesilmişiz. Şayet lütfunla muamele etmek istersen, işte gönlümüz. Yok, eğer kahrınla muamele etmek istersen, işte canımız!”

Üstadımız bu manada bir Aşk anlayışına sahip idi. Zira O şu ayeti hayatında düstur edinmişti:

“Onlar, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında, onlara karşı sağır ve kör kimselerin davrandığı gibi davranmazlar” (Furkan / 73)

Biz O’nu daima Allah’ın ayetlerine karşı uyanık ve hareketli olarak bulduk. Buyurdu ki:

“Aşk, perdeleri yırtmaktır, sırları keşfetmektir.”

Denilir ki: “Aşk öyle bir ateştir ki, yandığı zaman Ma’şuktan başka herkesi yakar.” Tıpkı bir Hükümdarın bir beldeyi fethetmesi gibi. Savaş esnasında yakar-yıkar ama fetih gerçekleştikten sonra da tekrar yeniden imar eder. Aşk’ta böyledir. Aşk, bedende kemalini bulduğu zaman, o harap olan halden eser kalmaz. Ama bu kıvama gelinceye kadar, sürekli bir tahribat söz konusudur. “Aşk ağlatır, Dert söyletir” deyimi, lisanımızda ‘darb-ı mesel’ haline gelmiş edebi deyimlerdendir. Âşık bu dert ile görünüşte perişan bir haldedir ama acaba kendisi bundan mustarip midir? Yoksa halinden memnun mudur? Bu hususta muhterem Üstadımız buyurur ki:

“Âşık, aşk için şöyle der; Aşk atına binen kişi, hiç yorulup usanır mı? İşte bu at vücuttur. Aşkta Allah’a olan düşkünlüktür. Kul, Allah’a âşık olduğu için Allah’ın zikir meclisini arar. Allah’ı sevenleri arar. Allah’ı konuşanları arar. Allah’a muhabbet eden insanları arar. Allah’a gidebilmek için, gece gündüz uğraşır. Oturduğu yerde birisi gelip de: ‘Adın ne?’ dese Allah der. Birisi tokat vursa Allah der. İşte âşık insan.”

Hadis-i şerifte buyurulduğu üzere:

“Kim bir şeyi severse, onu çok anar” (Ruhul Furkan)

Ve yine “Bir şeyi sevmen seni kör ve sağır eder” (Tacü‘l-Camiu Lil-Usul Fi Ehadisi‘r-Rasul)

Gerçekten âşık olan kimse, sevdiğinden başkasını göremez ve işitemez olur. Ona ne zaman bir şey sorulsa, hep düşündüğü sevgilisi olduğu için, sadece ondan bahseder. Bundan sonra Üstadımız, Allah’ı seven kimselerin de iki türlü olduğuna işaret etmek üzere buyurdu ki:

“Bir de yalancı âşık vardır. Bu kişilerde, Allah’ı seviyorum der, yalan söyler. Allah’ı seviyorum der, su-i zan da bulunur. Allah’ı seviyorum der, küfür eder. Allah’ı seviyorum der, ailesine zulüm eder. Allah’ı seviyorum der, faiz yer. Allah2ı seviyorum der Allah’ın düşmanlarını dost edinir. İşte böyle seven kişilere, kâzıp (yalancı âşık) derler.”

Bir zaman ziyaret maksadı ile bir yerden misafirler gelmişti. Misafirler arasında yaşlı bir zât vardı. Efendi Hazretleri sakin bir üslupla sohbet etmekte iken, adamcağız birden bir sayha atarak, toplumun dikkatini üzerine çekiverdi. Daha sonra zikrullaha geçildi. Adam yine zikirde de gayet coşkun bir tavır sergiledi. Misafirlerimiz gittikten sonra bazı arkadaşlarımızın merakı üzerine, adamın durumu sorulduğunda Efendi Hazretleri:

“Bu adam zavallı birisidir. Hem Allah’ı sever ve hem de dünyayı sever. Bu sebeple de birbirine zıt iki sevgiyi bir arada bulundurmaya çalışınca, böyle sıkıntıya düştü” buyurdu. Ama sevgisi hakikate ulaşan kimseler, böyle sıkıntı çekmezler. Bilakis onlar, Rablerini gücendirecek ortamlardan sıkıntı duyarlar.

Üstadımız Efendimiz, gerçek aşığın alametlerini, yine bir gerçek aşığın dili ile anlatıyor:

Âşık Yunus Emre şöyle diyor;

Dövene elsiz gerek,

Sövene dilsiz gerek,

Derviş gönülsüz gerek

Üstadımız onun bu sözlerindeki belağat ve inceliği gerçek aşığın özellikleri olarak anlamış ve öylece de anlatmıştır. Bundan sonra da gerçek manada aşka ulaşmaya vesile olacak, üstün ahlak numunelerinden bahsetmek üzere buyurdu ki:

“Kimseye gönül koyma, bu dünyada imtihandasın. Allah’ın izni olmayınca hiçbir şey olmaz. Sana haksızlık edeni affet. Kalbinden dahi karşındakine intikam besleme. Onu Allah için sev. De ki: ‘Ya Rabbi! Bu kardeşimin on tane kötülüğü varsa on tane de iyiliği var. Her iyiliğe bire on, bire yüz sevap veriyorsun. Bu kardeşimin yedi yüz, sekiz yüz tane iyiliği var. Bana bir tane vurmasıyla kötü olmaz ‘diyerek boynunu bük. ‘Beni gören Rabbim var. O benim her halime vakıftır ‘diyerek ihsan üzere yaşa. İşte bunun sonunda aşka ulaşırsın.”

Üstadımızın bu özlü açıklamaları, iyice tetkik edildiği zaman görülür ki, Ayet ve Hadislerin insanı ulaştırmak istediği kişisel olgunluk mertebesini hatırlatmaktadır. Demek ki ayet ve hadislere uygun bir hal yaşandığı zaman, gerçek bir ‘ÂŞIK’ portresi karşımıza çıkıvermektedir. Bundan sonra Aşk yolunun seçkin isimlerinden birisinin durumunu örnek vermek üzere buyurur ki:

Seyyid Nesimi Hazretleri Aşk âlemine girdiğinde:

Evvel aldandım, pek kolay sandım,

Kat be kat yandım, ateş-i aşkadiyor.

İmamı Gazali (rh. a) der ki:

Allah’ı tanıyan onu sever. Tanıma (marifet) arttıkça sevgide gelişir ve güçlenir. İşte bu sevgiye aşk denir demiştir. Sevginin bu şekilde aşk halini alması kulun ilahi aşkı idrak etmesinden ileri gelir. Nitekim Hz. Peygamber (sav)’in Hira’da ibadete kapandığını gören Mekke müşrikleri Muhammed Rabbine âşık oldu demişlerdi.

Mevlâna Celaleddin Hazretleri de: ‘Aşk nedir?’ sorusuna ‘Ben ol da bil!’demiştir.

Ahmet er-Rufai Hazretleri aynı soruya ‘Aşk, aşk, aşk’ diye sema ederek başlamış, gökyüzünde kaybolmuş, bir gün sonra gökyüzünden tekrar başladığı yere dönerek ‘Aşk, aşk, aşk’ diyerek durmuş ve: “İşte aşk budur’ demiştir. Aşk yolu böyle kişiyi kendinden alıp dostuna götüren bir tür can sarhoşluğudur. Bu sarhoşluk bazen had safhaya ulaştığı olduğu gibi, bazen de normalin altına düşebilir. Üstadımız buyurur ki:

“Âşık kimse Allah’ı zikrettikçe, Peygamber (sav)’e Salât-ü Selam getirdikçe, sevdiğini yani Allah ve Resulünü rüyasında görür. Halinde (murakabesinde) görür. Görmediği gün: ‘Eyvah, ben ne hata işledim, diye, kendisini sığaya çeker. Bugün ben kimi incittim ki maddeyi mi, çok sevdim, ailemi mi çok sevdim, şunu mu çok sevdim. Neden ben Rasulullah’ı çok sevemedim. Neden ben Allah’ı sevemedim’ der, tövbe eder, kalbini düzeltir, gene o aşk, o sevda devam eder.”

Aşkın durgunluk halleri ve coşkulu anları olur. Ama aşığın sermayesi tükenmez. Ta ki aşkını yitirinceye kadar bu sermaye bitmez.

Abdullah Baba Hz.leri ‘MEŞK’ içinde buyurdular ki;

“Meşk de aşığın ulaştığı güzellik ve rahmettir. Aşk bir binektir. Aşk bineğine binen âşık nefis meratiplerini geçerek Allah’ın rızasını kazanırsa meşk etmiş olur. Bu anlamda en güzel meşk, Cemalulullah ile müşerref olmaktır. Meşk tüm kâinatta nakışlardan nakkaşı bulabilmek ve ona yönelip kul olmaktır.

Birde ‘SADIK’ olmak yani bulunduğu İslam yolunda ve tarikat yolunda sıdk ile durmak güzeldir. Âşık olmak, Allah resulünü çok sevmekte güzeldir. Fakat bu ikisinden de güzel olan sadık âşıktır. Arzu edilende budur. Sadık âşık iki kanatlı kuş gibidir. Hem Hz.Ebubekir’in makamını hem de Hz. Ali Efendimizin aşkını yakalar. Hiçbir tuzağa düşmez. İkisini cem eden öteki âleme sultan olarak gider. Allah cümleye sadık âşık olmayı nasip etsin. Âşık olmak bir iddiadır, ispatı sadakattir. Sadık olan kişi aşkını ispat etmiş ve doğruyu bulmuştur. Aşk bazen dengesiz bir hal alır. Sadıklık onu dengeye oturtur. Âşık olan bazen ölçüyü kaçırabilir ama sadık olursa ona himmet gelir. Çünkü insan hem aşk ve sadıklıkla hizmet edebilir.”

Hz. Peygamber, miraç da Cebrail ile belli yere gitmiş, bundan sonra aşk ile gitmiştir. Bunu mevlidin müellifi Süleyman Çelebi (ra):

Gel habibim sana âşık olmuşum,

Cümle halkı bende sana kılmışım.

Ne muradın var ise kılam reva,

Eyleyem bir derde bin türlü devadiyerek ifade etmiştir.

Tasavvuf yolunda velilerin de miraç ettiğinden, fakat bunun manevi miraç olduğu belirtilmiş ve buna Mirac-ı muhabbet, Mirac-ı aşk denmiştir.

Allah’a vasıl olmanın yolu, aşkı ilahi ve aşkı rahmanidir. Aşk, Kuran ve sünnete dayandırılmaz ve Peygambere uğramaz ise tehlikeli olur. Çünkü aşk, şehvani, nefsanî, şeytani olabilir. Bütün bu durumlardan uzak olmak için aşk, Hz. Peygambere dayanmalıdır.

Bu Kuran’daki ayet ile desteklenmektedir.

“(Resulüm) De ki; Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı esirgeyicidir.” (Ali İmran / 31)

Allah’ı seviyorum diyen Hz. Peygambere tabi olmalı, onun yolunda olmalı, o nasıl yaşıyorsa öyle yaşamalıdır. Yoksa aşk da tehlikeli boyutlar meydana gelir. Bir de Hz. Peygamberden haber veren bir Mürşid-i Kâmil olursa o zaman aşk ili ondan sorulur. Yalnız o zâtın dedikleri yerine getirilmelidir. Mürşid-i Kâmil zata bağlı olanlarda da aşkın nefsanî ve şeytani olanları şu durumlarda ortaya çıkar;

Biliyoruz ki nefis dünyayı sever, Allah’a vasıl olmak istemez. Dervişi, Mürşid-i kâmil olan zata teslim ettirmez. Çünkü kişi Mevla’ya vasıl olunca nefsin ve şeytanın hile ve desiseleri azalacak, dolayısıyla nefsin hareket kabiliyeti azalacaktır. Bunun için nefis insanı rahat bırakmaz ve aynı yolda olan bir kişiyi şeyh gibi sevdirir ve dervişin önünü keser. İşte bu aşkın nefsanî olanıdır ve aynı zaman da bir hastalıktır. Bu konuda ölçü şudur; dervişlikte bütün ihvan, abi kardeş gibi sevilir. Yani bu yolda bulunan bir derviş, bizden büyük ise abi, bizden küçük ise kardeşimiz gibi sevilir. Bu dervişlerden bir kısmı Halife dahi olsa durum aynıdır. Bu durumun bir istisnası vardır. Dergâhın sahibi olan Mürşid-i kâmil olan zât ‘Evlatlarım ihvanımızdan olan falanca kişinin suretine de şeytan giremez’ derse o zaman o kişi manen yetişmiştir. Nefis ve şeytanın bu aşk konusunda, insanın yakasını bırakmaz ve bu yolun da haramileri çok olur. Bunlardan korunmak için Mürşid-i Kâmil lazımdır. Bu şu demektir, bağlandığımız zâtın şekline ve suretine şeytan girmemelidir. Rasulullah, manen irşat görevi vermiş olmalıdır. Bu durumlar yok ise o zât insanı Allah’a vasıl edemez ve yol kesici olur. Bu yalancı kişiler kıyamet günü hınzır suretinde haşrolunacaktır.

Nuri Köroğlu

Nuri Köroğlu | Allah’ın (cc) Kullarına Şefkat nazarı İle Bakmak

Allah’ın (cc) Kullarına Şefkat nazarı İle Bakmak

Rabbimiz (cc) kullarını son derece engin bir şefkatle yaratmış ve onlara da öylece muamele edilmesini istemiştir. Hakk Teâlâ kulluğun temelinde iki şey bulunduğunu belirtir. Birisi: Halikı tazim’ve diğeri de ‘Mahlûka Şefkat’tir. Peygamberler bu iki temel ilkeyi düstur edindikleri gibi, varisleri konumunda bulunan Veli zatlar ve alimler de bu gayeyle hareket ederek, insanlığı şeytanın iğvasından korumaya çalışmışlardır. Halikı tazim; Hakk Teâlâ’yı yüce yaratıcı olarak vasıflandırmak ve hem “Ulûhiyet” ve hem de “Rububiyet” sıfatlarını O’na has kılarak kulluk etmektir. Mahlûka şefkat ise, O’nun sıfatlarından nasip almak içindir.

Nitekim Yunus Emre (ks):

“Severim yaratılanı, yaratandan ötürü” buyurarak, kullukta kemale eriştiğini ifade etmek ister.

Bu itibarla, kendilerinden Evliya olarak bahsedilen büyükler, kendileri için yaşamayı bir kenara koyup, başkalarının saadeti için yaşamayı prensip edinmişlerdir.

Veli olan zâtlar, birer rahmet numunesi ve şefkat abidesidirler. Çünkü her iki sıfat Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarıdır ki, Veli bir kimsenin bu sıfatlarla sıfatlanması gerekir. Hak Teâlâ’nın sıfatları bu zatlarda belirgin bir halde zuhur ettiği için, bütün yaratıklara karşı son derece şefkat gösterirler. İşte bu hikmeti anlatan bir hadise, asrımızın bereket vesilesi, muhterem Üstadımızın İrşadından bir tabloyu aktarıyoruz.

Bir gün Efendi Hazretlerine Sivas’tan Nakşi ve Kadir-i Üstadı, Âlim bir zât ağlaya ağlaya gelir. O kadar çok ağlar ki, ne konuştuğu dahi anlaşılmaz. Efendi Hazretleri kendisini sakinleştirdikten sonra nereden geldiğini ve ziyaretinin sebebini sorar. Âlim zât şöyle söyler:

“Efendim ben Sivaslı’yım. Nakşî ve Kadir-i kolundan icazetim var aynı zamanda da âlimim. Tam on altı aydır Rasulullah (sav) Efendimizi göremiyorum. Ne olur, Allah aşkına bana yardım edin. Bana yardım edecek tek zât sizsiniz. Çünkü sizi Peygamber (sav) Efendimizin yanında görmüştüm. Ne olur bana yardım edin” der.

Rasulullah (sav) Efendimizi görememek yüzünden sıkıntıya düşen bu zâtın durumu ne kadar manidardır. Ya bir de günümüzde, Rasulullah (sav)’i görmek diye bir şeyin olmadığı herzesini savuranların içinde bulunduğu duruma ne demeli? Adamcağız hastalığını biliyor ve tedaviye ihtiyaç hissediyor ve doktor arıyor. Efendi Hazretleri tevazu göstererek, bir yandan taaccüp edip, diğer yandan da hoca Efendinin durumuna hem üzülüp hem de gıpta ederek şöyle der:

Allah-Teâlâ bizleri afv eylesin. Biz Peygamber (sav) Efendimizin tellalı, onun yolunun da hizmetçisiyiz. Siz yanlış bir adrese geldiniz, memlekette çok şanlı şeyhler, üstatlar, kutuplar var. Hem sonra siz Âlim bir şeyhsiniz. Bu fakir ise, Ümmi‘yim” buyurur.

Bunun üzerine o Hoca Efendi içini çekerek:

“Hayır, Efendi Hazretleri hayır! Ben doğru adrese geldiğimin farkındayım. Derdimin dermanının bu kapıda olduğunu biliyorum” der. Bunun üzerine Efendi Hazretleri der ki:

“Hoca Efendi! Biz ancak dua ederiz. Hidayet ve lütuf sahibi ancak Cenab-ı Zülcelâl Hazretleridir” buyurur.

Durumunu baştan savacak endişesine düşen perişan haldeki alim zât yalvarırcasına şöyle der:

“Aman Efendim! Ben sizin Peygamber (sav) Efendimizin yanındaki kıymetinizi biliyorum. Ne olur, bana sizden başkası yardım edemez. Lütfen bana yardım ediverin” diye ağıt yakmaya başlar. Efendi Hazretleri, o şeyhin durumuna dayanamaz ve şöyle der:

“Hoca Efendi! Siz sohbet ederken, hiç Kur’an ayetlerinin manasını açıklarken,’ Şu ayet şöyle olmalıdır ‘gibi bir söz söylediniz mi?” diye sorar.

Hoca Efendi:

“Hâşâ Efendim, asla böyle şeyler söylemedim” der. Bu defa Efendi Hazretleri ikinci bir soru yönelterek, misafir Hoca Efendiye şöyle der:

“Peki, Hoca Efendi! Siz hiç Hadisleri okurken, ‘Şu hadis-i Şerif’te şöyle olsaydı’ gibi sözler sarf ettiniz mi?” diye ciddi ciddi sorar.

Bu soru üzerine Hoca Efendi:

Hayır Efendim! En ufak bir değişiklik dahi yapmadım ve asla düşünmedim” der. Bunun üzerine Efendi Hazretleri üçüncü sorusunu sorar ve meselenin özüne parmak basar. Der ki:

“Hoca Efendi! Hiç sokakta başı açık, kıyafeti uygunsuz ve açık kadınlara bakıp ta: ‘Hayâ imandandır. Hayâsı olmayanın imanı olmaz’ gibi sözler söylediniz mi? Deyince, Hoca Efendi:

“Evet Efendim! Bu tür insanlara bu şekilde söylerim” der.

Bunun üzerine Efendi Hazretleri şöyle buyururlar:

“İşte Hoca Efendi! Sizin hatanız burada. Sizin lanet edip, kötü sözler sarf ettiğiniz o insanların hepsine, Peygamber (sav) Efendimiz secdelerinde gözyaşı döküp ‘Ümmeti, Ümmeti’ diye dua ediyor. O Rahmet Peygamberi, Ümmetinin kurtuluşu için Rabbine niyaz ediyorken, siz de onları din sınırlarının dışına çıkarıyorsunuz. Siz bunlara beddua değil, Hidayete ermeleri için hayır dua edeceksiniz. ‘Ya Rabbi! El-Hadi ismi Şerifinle Hidayet eyle! El-Latif ismi Şerifinle Lutf eyle‖’ diye dua ediniz. Şimdi siz memleketinize geri dönün. Güzel bir şekilde gusül abdesti alıp, temizlenin ve sonra da tövbe edip, Rasulullah (sav) Efendimizden özür dileyip, gözyaşı dökün. İnşallah, tekrar umduğunuza kavuşursunuz” der. Bu irşat ve uyarıdan sonra, alim zât ağlaya ağlaya Efendi Hazretlerinin huzurundan büyük bir saygı ve edep ile ayrılır ve memleketine geri döner. Aradan henüz iki gün geçmişken Efendi Hazretlerine Sivas’tan bir telefon gelir. Telefondaki kişi o gelen alim zattır. Telefonda ağlamaklı bir eda ile şöyle konuşur:

“Efendi Baba! Allah sizden razı olsun. Allah sizi başımızdan eksik etmesin sizin hürmetinize Peygamber Efendimiz beni af etti sizi ve Rasulullah (sav) Efendimizi beraber gördüm elhamdülillah. Allah razı olsun, Allah razı olsun” diye telefonu kapatır.

Şuna dikkat etmek gerekir ki; Efendi Hazretleri kitleleri, terbiye etmekte yönlendirmekte asla zorlanma ve suni bir metot kullanmamıştır. Bilakis, O’nun terbiye metodu tamamıyla insan tabiatına uygun bir anlayışın ürünüdür. Doğrudan doğruya insanoğlunun benliğine el uzatmış, azgın, mütecaviz ve yıkıcı enerjiyi alarak, bunları aşk ve iman haddesinden geçirip, hikmet, irfan ve üstün ahlak numunesi ve seçkin bir fazilet haline gelmesini sağlamıştır. Bilmeliyiz ki O, kendinde yaşattığı ebedilik aşkı ile bütün insanlığı sürükleyecek kuvvete sahipti. Efendi Hazretleri Rabbani menşe‘ili bu seslenişini, sahip olduğu Ledün İlmi ile ruhlarımızın en derin mıntıkalarına ulaştırma sırrına ermişti. Şüphesiz bu, O’na Hak Teâlâ’nın ihsan ettiği bir özellik idi.

Hak Teâlâ O’nun sırrını yüceltsin ve O’na uyan bahtiyarlara selam olsun.

Nuri Köroğlu Gayb İlmi, Hakikat İlmi ; İLM-İ LEDÜN

Gayb İlmi, Hakikat İlmi ; İLM-İ LEDÜN

İlmini, irfanını, benliğini, bütün varlığını Hazret-i Muhammed Sallallahu aleyhi ve Sellem’de yok ederek, meşalesini, O’nun nurundan yakıp uyandıran, Hadim-ül Fukara Abdullah Gürbüz (ks) Hz.leri: Rahmeten Lil-Âlemin olan sevgili peygamberimizin feyiz ve aşkıyla kemale eren, rahmet madeni, ilahi hakikatler ve Rabbani ilimlerden meydana gelen uçsuz bucaksız bir umman idi.

Kendisi ilme çok önem verir Âlimlere, din adamlarına saygı gösterir ve hürmet ederdi. “Muhakkak ki sizin, Allah’ın yanında en kerim olanınız Allah’tan çok korkup, günah işlemeyeninizdir” (Hucurat /13) mealindeki ayetin şuuruyla daima Kur’an hükümlerinin adabına riayet ederek, Allah’ın haram kıldığı şeylerden çekinmiş, müntesibi olan dervişlerine de bu hakikati, hayatlarının her noktasında tatbik etmeleri için ikaz ve irşatta bulunmuştur. Onun ilmi düsturu, yaratılışın gayesi çerçevesinde, insanların hidayetine ve ebedi saadetine vesile olabilmektir. Hayatını bu ilahi gayenin gayreti ve yüklendiği manevi vazifenin şuuruyla geçirmiştir.

Efendi Hz.leri, insanlara fasık (günahkâr)‘da olsa, Gayr-i Müslim‘de olsa, engin bir görüşle ve rahmet dolu bir nazarla bakardı. Halk tabakasından olsun, yüksek tabakadan olsun, onun için fark etmezdi. Kendisine yöneltilen sorulara karşı cevap verirken karşıdaki kişinin durumuna göre anlayacağı dilde tane tane anlatırdı. Onun verdiği cevaplar dillere değil gönüllere işlerdi. Verdiği cevabın tesiri Rabbani olurdu. Zira Allah-ü Teâlâ Hz.leri tarafından kendisine bahşedilen ilahi menşeili Ledün ilmi sahibiydi.

Ledün ilmi; Allah’ın sırlarını, niteliklerini konu alan ilimdir. Ledünni ilim ise Allah’ın Hz. Peygamber (sav)’e ihsan ettiği ilimdir. Buna Arapça da “Mevahib-i LedünniyeYine Hz. Peygamber (sav) Mevlid-i şerifin müellifi Süleyman Çelebi tarafından: “İlmi Ledün Sultanı” olarak vasıflandırılmıştır. “Benim Cenab-ı Allah ile öyle anlarım olur ki, onlara ne bir mukarreb melek ne de herhangi bir Peygamber vakıf olamaz” (Münavi) Bu Hadis-i şerif bize Peygamberimizin özel bir ilimle donatıldığını göstermektedir.

Bu ilmin, Ledün diye isimlendirilmesinin sebebi, Kehf suresi 65. ayette geçen “Ledünna”veya “min ledünna”ifadesidir. Müfessirler bu ifadeyi nezdimizden, tarafımızdan diye tercüme etmişlerdir. ‘Ona tarafımızdan bir ilim öğretmiştik’ şeklinde ifade edilmiştir. Bu ayette bahsedilen zât Hızır (as)’dır. Musa (as)’a bu ilmi öğretmekle görevlendirilmiştir. Esasen bu görevlendirmenin sebebi, Hz. Musa’nın bir yerde yaptığı konuşmadır. Bu konuşmadan orada hazır bulunan cemaat etkilenip ağlamış ve: “Ya Musa! Yeryüzünde senden daha âlimi var mı?” diye sormuşlar. Hz. Musa (as)’da bu soruya karşılık susmuş ve sanki kendisinden başka yeryüzünde âlim olmadığı izlenimini verir gibi olmuştur.

Allah-ü Teâlâ da kendisinden daha âlim birisinin olduğunu Hz. Musa’ya göstermek istemiş ve iki denizin birleştiği yerde o zât ile karşılaşacağını, onu bulmak için yanlarına bir balık alıp o balığın canlanıp denize atladığı yerde Hızır denen zât ile karşılaşacağını bildirmiştir. Musa (as)’da yanına Yuşa (as)’ı alarak oraya gidip Hızır ile karşılaşırlar. İşte Hz. Musa’nın öğreticisi konumunda olan Hızır(as) Musa’nın ilmine benzemeyen bambaşka bir ilim ile donatılmıştır. Müfessirler buna: ‘Gayb ilmi, Sır ilmi’ demişlerdir.

Musa’nın ilmi, şer’i ilim bilgisi ve zahir hüküm ile fetva verme; Hızır’ın ilmi ise batın işlerine ait bilgidir. Sahih-i Buhari’de buna işaret eden bir Hadis-i Şerif’te Hızır (as) şöyle buyurmaktadır:

“Ya Musa! Ben Allah’ın ilminden bana öğrettiği bir ilim üzereyim ki, sen onu bilemezsin. Sen de Allah’ın sana öğrettiği bir ilim üzeresin ki, ben onu bilmem.”

Buradan anlıyoruz ki, ledün ilmi özel bir ilimdir. Sufiler buna hakikat ilmi, batın ilmi demişlerdir. Özetle ledün ilmi; aklı çalıştırarak elde edilmeyip, Allah tarafından özel olarak verilen, yüce bir kuvvetin tecellisidir. Bu nurani ilim ancak takva sahiplerine ve salih amel işleyenlere layıktır. Ledün ilmi, Abdullah Baba (ks) Hz.lerinin tarifi ile birdenbire verilmeyip, lüzum ettikçe Allah tarafından kalbe ilham edilen bir ilimdir. Nitekim kendilerine rüyalarında irşat vazifesi verilirken, Rasulullah (sav) Efendimiz ile yaptıkları o muazzam görüşmelerinde, bunun böyle olduğunu belirtirler ki, Üstadımız bunu şöyle anlamaktadır:

―Bize manevi görev verileceği zaman, Hz. Peygamberimiz (sav)’e:

─ Ya Resulallah! Benim ilmim yok. Ben bu ağır yükün altından nasıl kalkarım. Bu şerefli görevi ancak Ledün ilmi verilirse kabul ederim dedim.

Hz. Peygamber (sav) ise:

 ─ Evladım Abdullah! Ledün ilmi birdenbire verilmez. Lüzum ettikçe Allah tarafından verilir. Hem evladım seni komutanların, başbakanların, âlimlerin, vaizlerin, bazı yüksek erkânın yanında, onların sordukları sorularına rahatlıkla cevap verdiren, konuşturan nedir? İşte bu Allah‘ın izni ile İlmi Ledündür. Bu ilim lüzum ettikçe hâsıl olur tamam mı evladım dedi.

Denildi ki; bu ilim için Allah’ı her şeyden geçecek kadar sevip, insanlara Allah rızası için hizmetçi olup, Hz. Peygamberin ahlakı ile ahlaklanmak gerekmektedir. Burada bu ilmi diğer ilimlerden farklı kılan bir taraf daha vardır ki, o da bu ilmin Allah’ın elinde olduğu ve dilediğine, dilediği zaman, dilediği kadar vereceğidir. Diğer ilimlerde kişinin kesbi yani çalışması varken, bu ilimde Allah’ın veli kulu olmak gerekmektedir. Bir hadis-i kutside şöyle buyurulmaktadır:

“Her kim benim veli kuluma düşmanlık ederse, ben ona karşı harp ilan ederim. Kulum kendinse emrettiğim farzlardan daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık sağlayamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de durmadan yaklaşır, nihayet ben onu severim. Kulumu sevince de ben onun işiten kulağı, gören gözü tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse mutlaka veririm, bana sığınırsa onu korurum.” (Buhari)

Yine denildi ki; diğer ilimler birer yıldız ise, Ledün ilmi güneşin ta kendisidir. Diğer ilimler katre ise, Ledün ilmi deryadır denmiştir.

Yunus Emre‘nin:

Ballar Balını Buldum,

Kovanım Yağma Olsun dediği de budur.

Sufiler kendilerine siz delilsiz, senetsiz konuşuyorsunuz diyenlere ise: ‘Biz bu ilmi ölüden değil bizzat diri ve ebediyen ölmeyenden alıyoruz’ diyerek bir kişiden ilim alanların ölümlü olup kendilerinin ilimlerinin Ledünni olduğunu söylemektedirler.

İsmail Hakkı Bursevi Hz.lerinin şeyhi Atpazarlı Osman Efendi diyor ki; “Ledün ilmi; veraset, işaret, batın ve hakikat ilmidir. Zahiri ilim ile bu ilmin alakası, cesedin ruhla olan alakası veya görünenin içindeki mana gibidir. Buradaki zahir ilim, Kur’an ve Sünnetin açık olan anlamıdır.”

Bursevi Hz.leri Ledün ilmini Kur‘an ve Sünnete uymağa bağlı kılmıştır. Batın ilmi, şeriat evinin kapısı gibidir. Kim bu eve girmek isterse o ilim ve şeriat evinin kapısına varsın. O ilim şehri Hz. Muhammed (sav)’dır. Bu şehrin kapısı da ondan Şeriat ve tarikat ilmi alan Hz. Ali (kvc)‘dir. Peygamberimizde bu konuda şöyle buyurmaktadır:

“Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır.”

Bu ilmi ifade etmek için Sufiler şu beyti söylemişlerdir:

Teallemna bila harfin vela savtin,

Kara’nahü bila sehvin, vela fevtin

Yani; ‘Biz bu ilmi, Rabbani ilham ve ilahi feyiz yoluyla öğrendik. Sözlü eğitim ve harflerin öğrenimi ile değil. Onun için bizim ilmimiz eskimez, hatalı olmaz, her zaman zindeliğini korur.’     Allah’ın emir ve yasaklarına riayet edip, takva üzere hareket edenlere, Allah’ın (cc) doğrudan, ilim bahşedeceğini bildirmiştir.

“Allah’tan korkun, Allah size öğretir.” (Bakara /182) Müjdesine mazhar olan, kendisine sırların anahtarları verilen Üstadımız, Abdullah Baba (ks) Hz.leri, Tasavvuf usulünce hakikatleri ve sırları gösteren, daima kalplerde bulunan sırlara vakıf, bir mana sultanı idi. Bulunduğu meclislere Âlimlerden, Müftü ve Din adamlarından pek çok insanlar gelir, içinden çıkamadıkları konuları, merak ettikleri soruların cevaplarını alırlardı.

Nuri Köroğlu - SEYR-İ SÜLUK; VUSLATA YAPILAN MANEVİ YOLCULUK

SEYR-İ SÜLUK; VUSLATA YAPILAN MANEVİ YOLCULUK

Tasavvuf ıstılahında Seyr, Sülûk ve Sefer, müridin dervişliğe başlayışından, Allah’a vuslatın gerçekleştirdiği noktaya kadar yapılan manevi yolculuğa denilir. Bu yolculuk, çirkin ahlak ve vasıflardan, güzel ahlaka erişmeye matuftur. Sülûk menzillerini aşıp geçmekten gaye, hakiki imanın gerçekleşmesi ve Hakk Teâlâ’ya olan manevi yakınlığın elde edilmesidir. Bu da kalbin siyasi idare saltanatı, nefis üzerine kurulmadıkça gerçekleşmez. Kalp, Hakk’ tan gayrı her şeyden yana alakadan kesilmedikçe, nefis üzerine hâkimiyeti söz konusu olamaz. İşte bu gibi konular, İslami ilimler içerisinde Tasavvuf ilminin konuları arasındadır ve buna Tasavvufi Istılahta “SEYR-İ SÜLÛK” tabir olunur. Bunların açıklanmasından gaye, ‘İnsan-ı Kâmil’ mertebesine ulaşmaktır.

Kâmil manada insan olmak, Tasavvufi eğitimin gayesidir. Kişinin Tasavvuf yolunda varacağı en son nokta; ‘İnsan-ı Kâmil’ dir. O İnsan-ı Kâmil ki; Gözü önünde dünyanın taşı ile altını eşit hale gelmiştir. O, Âlemi ince bir akılla ve ibretle seyretmektedir. O, eşyanın hakikatine nüfuz eden kimsedir. O, Ulvi âleme kanat açıp, hususi makam ve menzillerde seçkin ruhlarla tanışıp ülfet edendir. O, Cennet ve Cehennemi ve her ikisindeki hayatı görür gibi yaşayandır. Daha özlü bir ifade ile: Hak Teâlâ’nın ‘Muradı’ olan kimsedir.

Hak Teâlâ’nın Murad ettiği O İnsan-ı Kâmil, halkın en seçkini olup, Peygamberlerin Varisi kabul edilen, Velayet Makamına ermiş, her halleri ile güvenilirliklerini ispatlamış zatlardır.

Asrımızın mana Sultanı, Hak yolda Mürşidimiz, Ehl-i Sünnet caddesinde Rehberimiz, Üstadımız, Nevşehirli Abdullah Gürbüz Baba(ks) Hazretleri, Seyr-i Sülûk hakkında bizlere pratik değeri yüksek olan pek çok açıklamalarda bulunurdu.

Gönlümüzde daima Allah ve Resulünün ahlakı ile ahlaklanma duygusunun hâkim olması için çalışırdı. Geçmiş büyüklerin hayatlarından ve onlardaki kemal mertebelerinden bahsederek, bizim de onlar gibi Allah ve Resulünün ahlakına bezenmemizi isterdi Hak Teâlâ’ya kul olmanın zevkini bizlere de tattırmak isterdi.

Üstadımız buyurdu ki:

“Seyr-i Sülûk kırk yaşına gelmeden başlamaz. Çünkü Peygamber (sav) Efendimize vahiy o yaşta gelmeye başladı. Ayrıca bu yaşa gelinceye kadar insan, yaş ağaç veya rutubetli ev gibidir, yani hamdır. ‘Hamdık, yandık, piştik Elhamdülillah’ dedikleri de budur.”

Muhterem Üstadımız, Seyr-i Sülûk yapacak kimsenin, olgun yaşa erişmesinin şart olduğunu vurgulamaktadır. Buna delil olarak da Peygamberimiz (sav)’in Nübüvvet mertebesine o yaşta eriştiğini belirtmektedir. Çünkü Seyr-i Sülûk yapan kimse, Rasulullah (sav)’in varisi olan kimsedir. Bunun için de Rasulullah (sav) Efendimizde belirmeyen bir durumun, başkasında belirmesi imkânsızdır. Bütün Seyr-i Sülûk menzillerini aşmış bulunan büyük zâtlar, kırk yaşa kadar geçen ki dönemlerini hamlık dönemi olarak nitelendirmişlerdir. Bundan sonra devamla buyurdular ki:

“İnsan arzularının oturduğu yaş, kırk yaşıdır. Bu yaşa kadar şeytan ve nefis insandan ümidini kesmez. İnsanın bu yaşa kadar arzuları, hevası, şehveti, dünyaya meyli çoktur. Bu meyle rağmen, nefsi disiplin altına almak mümkündür, fakat Seyre müsait değildir. Onun için dervişe lazım olan bu yaşa kadar nefis meratiplerini geçmektir. Zaten kırk yaşına gelip de namaz kılmayanın vay haline ‘denmesinin sebebi de budur.”

İnsan arzularından maksat, nefsin şehvet ağırlıklı temayülleridir. Bu da beşerî bir vasıf olarak insanda kırk yaşına kadar olgunlaşır. Bunun altındaki yaşlarda ise, heyecan, gaflet, öfke gibi, kişisel zafiyet içeren ahlaki seviyesizlik baş gösterebilir. Fakat bu yaş, kişinin kendisini dizginleme çağı olarak gösterilir. Olgunlaşma yolunda gayret gösteren kimseyi, nefis ve şeytanın aldatması bu yaşlara kadar zaman zaman vuku bulabilir. Ama o yaşa kadar elde edilen tecrübeler, yapılan amel ve taatlar, insan üzerinde belli tesirler icra eder ki, böylece nefis ve şeytana karşı üstünlük elde edilir. Nefse ve şeytana karşı elde edilen bu üstünlük, nefsi belli aşamalarda disipline etmeye kâfi ise de Seyr-i Sülûk yapmaya elverişli değildir. Seyr-i Sülûk’e elverişli olabilmek için, nefsin yedi tabakasından en az dördüncü basamağa gelmek icap eder. Bu da “Mutmainne” makamıdır.

“Namaz kılmayanın vay haline.” buyurması, avam için söylenen ağır bir ithamdır. Zira kırk yaşına geldiği halde, çocuksu hareketleri terk edip, Rabbine karşı tövbekâr olmayan kimse, gerçekten aldanmıştır. Zira bu yaşa kadar ibadet ve taat lezzetini elde edemeyen, bu yaştan sonra ibadetinden ne kadar haz alabilir? Hem sonra bu kadar senelik ibadetlerini, nasıl kaza etme fırsatı bulabilir?

Bu yaşa gelinceye kadar dervişin “Nefs-i Mutmaineye” gelmesi, onu seyre müsait hale getirir. Biraz önce belirttiğimiz gibi insan, buraya kadar rutubetli bir oda gibidir. Bunun sebebi, nasıl ki böyle bir odayı ısıttıkça nem yapar, insanı hasta eder, ısınayım derken kişiyi daha da ağırlaştırırsa, aynen öyle, insan da nefis meratiplerini geçmeden seyre başlarsa, onun seyri böyle eksik kalır. Tasavvuf ehlinin: ‘Kişinin, nefis meratipleri ile seyri beraber yürür’ dedikleri de budur. Yani kişi kırk yaşına kadar nefsen olgunlaşır, kırk yaşıyla birlikte seyre başlar ve ikisi beraber yürür demektir.

Üstadımız buyuruyor ki:

Nefs-i Mutmainne makamına erişmek, bu yaşa kadar dervişlik yoluna giren bir müridi, Seyr-i Sülûk yapmaya elverişli hale getirir.”

Burada Ehl-i tasavvuf büyükleri şu önemli noktayı belirtirler:

“Bu Seyr-i Sülûk işi, kişinin kabiliyet ve gayreti ile mürşidinin himmeti ve Hakk Teâlâ’nın da inayetinin birleşmesi sureti ile gerçekleşir. Yoksa durup dururken, çeşitli kitaplarda yazılmış Seyr-i Sülûk’e ait birtakım formülleri uygulamakla bu ele geçmez. Bir de her makamda yapılan Seyr-i Sülûk farklıdır. Saliklerden bazısı mahlûkattan sıyrılıp Allah’a doğru yolculuk eder. Bunun seyri; SEYR-İ İLALLAH”tır. Bu makamın yolcusu, Allah’ın emirlerine tam bir teslimiyetle sarılıp, Allah’ın emir ve yasakları hususunda kalbinde eğrilik kalmamış ve her an Allah’a yönelerek, Rabbine karşı kulluk tavrını takınan kimsedir. Mutmainne makamında yapılan Seyr-i Sülûk’e, ‘SEYR-İ İLALLAH’ denilir. Bu seyrin başı “MÜCAHEDE”ortası “MÜKAŞEFE”ve sonu da “MÜŞAHEDE”dir.

Yine saliklerden bazısının seyri, Allah Teâlâ’da olur. Buna; “SEYR-İ FİLLAH”denir. Kalbi mükaşefe ve müşahede nurları ile donatılan Salik, artık ‘İlm-i Ledün’ sahibi olur. Her an ayrı bir tecelliye muhatap olur. Seyrin bu kısmı, öncekinden daha kapsamlıdır ve Velilik makamına ulaşmada öncekinden daha kısa ve tesirlidir.

Yine saliklerden bazısının seyri, Allah Teâlâ ile olur. Buna; “SEYR-İ MAALLAH” denir. Kul, sebeplerden kurtulup, olup biten her şeyi Rabbinin nazarı ile seyrettiği dönem burada olur. Velayet mertebesinin yükseklerine bu mertebede ulaşılır. Yine saliklerden bazısının seyri, Allah Teâlâ’dan olur. Buna da “SEYR-İ ANİLLAH”denir. Bu makamın sahipleri, Allah’a vuslattan, İlm-i İlahiye ulaştıktan sonra, insanları irşad için tekrar halka dönen Mürşid-i Kâmil zatların seyridir.

Şu hâlde görülüyor ki, Seyr-i Sülûk basit bir yolculuk değil, mutlaka bir rehberin kılavuzluğunda gerçekleşebilecek mühim bir seyahattir. Bu mühim seyahat, Üstadımızın beyanı ile kırk yaşında gerçekleşirse, sağlıklı bir şekilde gerçekleşir. Eğer daha önceden Sülûk’e girilirse, burada sakatlıklar vücuda gelebilir. Bu sebepledir ki, Üstadımız daima:

Gençleri İtikâf‘a sokmayın. Zikri çok fazla ateşli yaptırmayın” diye tavsiyede bulunurdu. Çünkü İtikâf da bir tür Seyr-i Sülûk mahiyeti arz eder. Onun için, daha henüz nefsini dizginleyememiş genç bir müridin, bu yolda mesafe kat etmesinin zor olacağını belirtirdi. Ancak bu seyir işinde, insanın elde ettiği hayat tecrübeleri, yaptığı bir takım amel ve taatlar, kendisini kırk yaşına kadar olgun bir hale getirir. Mürşidinin himmet ve telkinleri ile de Mutmainne makamına ulaşırsa, işte o zaman ‘SEYR-İ İLALLAH’ a girer. Kalben masiva denilen şehvet, Servet ve şöhret tutkusundan sıyrılmaya başlar. Huzuru bu yolda bulur. Kalp selametine bu usulle ulaşır. Artık o, Allah’a doğru seyahat etmektedir. Hicreti, yönelişi hep Allah’adır.

Üstadımız buyurdu ki:

“Cenab-ı Allah (cc) Fatiha suresinde bu durumu izah etmiştir. Fatiha suresi yedi ayettir ve: “Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz” (Fatiha: 4) dediği de budur.”

Hak Teâlâ sure-i Fatiha’yı, kitabın anayasası niteliğinde indirmiştir. Üstadımız derdi ki:

Bu Fatiha suresi hem dünyevi ve hem de uhrevi olarak bütün bir saâdet-i ebediyyeyi bünyesinde taşıyan bir suredir. Fatiha suresinin sırlarından birisi de Seyr-i Sülûkün en alttaki ayetten başlayıp, en baştaki ayetle noktalanmasıdır. Yedi ayet olması, nefsin yedi mertebesine delalet eder. “Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz” ayeti de dördüncü ayettir. Mutmainne makamı da nefsin dördüncü mertebesidir.”

Üstadımız bu işari tesbiti ile Fatiha suresine olan vukufiyetini göstermiş olmaktadır. Gerçekten “Hamd, âlemlerin Rabbine mahsustu” (Fatiha: 1) ayetindeki sırrı anlamak ve ondaki kulluk vazifesini yerine getirmek, imanda mertebesi Hakka’l-Yakin, seyri de SEYR-İ ANİLLAH olan, o yüksek zevata mahsus bir anlayış tarzı olabilir ancak!

“Bu ayet nefsi mutmainneye işaret eder. Buraya kadar derviş dahi Allah’tan başka dost arar ve dünyadan ve içindekilerden ümidini kesmez, ancak bu makamda Allah’tan başka dost ve yardımcının olamayacağını idrak eder; işte bunu anlamak için hem Nefs-i Mutmainne lazım, hem de kemal-i yaş lazım. O da kırk yaşıdır. Elmalılı Hamdi Yazır merhum, tefsirinde, Peygamber (sav) Efendimizin bu ayeti açıklarken, Hz. Ömer (ra) Efendimizi kastederek: “Allah Ömer’e dost bırakmadı” buyurmaktadır.”

Yani Mutmainne makamına kadar, dünyadan ve insanlardan bir beklenti hâsıl olur. Ne zaman Mutmainne makamına geçilir ise, o zaman “Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz” ayetinin sırrı kul üzerinde tahakkuk eder. Bu da yetmez, bir de yaş bakımından olgun bir hale gelmek şarttır. Rasulullah (sav) Efendimizin Hz. Ömer (ra)’i taltif etmesi, Hz. Ömer’in kırkıncı Müslüman olması ve kırk yaşını aşkın bir dönemde imanının kemale ermesi sebebi ile Allah’tan başka kimseye ihtiyaç duymayacak dereceye geldiğini belirtmek içindir.

“Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammedeni’l-Mustafa (sav) ümmetini çok sevdi. Miraçta bile hep ümmetim dedi.”

Tasavvuf ehli şunu belirtmişlerdir ki: Her bir Veli zât, bir Peygamberin Velayet yolundan giderek Allah’a vuslat eder. Böylece yolundan gittiği Peygamberin fıtratı ile bezenir. Hali, vasfı, çilesi, seyri hep onun durumuna bir ayna teşkil eder, demişlerdir. Üstadımız Hazretleri, Velayet noktasında Rasulullah (sav) Efendimizin meşrebi üzere bulunduğu içindir ki, bir ömür boyu tıpkı O’nun gibi hep sevgiden, sevdirmekten ve sevmekten bahsederdi. Daima affedici olmayı, bağışlamayı şiar edinir ve bizlere de böyle olmayı sık sık hatırlatırdı.

Derdi ki:

Allah Teâlâ benim için Ümmet-i Muhammed’den hiçbir ferdi hesaba çekmesin. Benden yana Ümmet-i Muhammed’e bütün haklarım helal olsun.”

Şunu itiraf etmek gerekir ki: Ondaki sevginin kaynağı, Efendimiz (sav)’in ümmetine olan düşkünlüğüdür. Bu da Peygamberimiz (sav) Efendimizin Velayeti üzere bulunduğunu ortaya koyar. Burada ise, Rasulullah (sav)’in Miracında bile Ümmetini hatırından hiç çıkarmadığını ifade etmektedir. Zira Rasulullah (sav) Hak Teâlâ ile olan vuslatı esnasında, ümmetini bir an bile hatırından çıkarmamış, istediği bir şey olup olmadığı sorulunca da: “Ümmetimi isterim” demiştir. Bundan sonra O’nun Miracına işaret ederek buyurdu ki:

“Onun miracı hem bedenen hem ruhen oldu.”

Bu görüş, Sünnet ve Cemaat Ehli bulunan, inançta, düşüncede, amelde, Dinin orta caddesinde yürüyen ve bu hususlarda Rasulullah (sav) ve O’nun şerefli Ashabının anlayışı üzere hareket eden, ‘Fırka-i Naciye’diye tarif edilen topluluğun görüşüdür. Bununla Üstadımız, bir takım Bidat ehlinden olan sapık mezheplerin içtihat, görüş ve düşüncelerinden yüz çevirdiğini, Ehl-i Sünnet akidesi üzere O’nun Miracına inandığını ortaya koymuştur ki, bizlere de Ehl-i Sünnet itikadı üzere bulunmamızı her zaman tavsiye ederdi. Onun bu niyazı yüzünden ümmetinde de miraç vaki oldu. Fakat onun ümmetinin miracı, manevidir ve kemali yaş gerektirir. Denilir ki, bir manevi görev olan Mürşid-i Kâmil’lik görevi dahi, kişiye, hak etse bile kırk yaşından önce verilmez. Çünkü Rasulullah’a (sav) bile peygamberlik kırk yaşında tevdi edildi.

Yani, Rasulullah (sav)’in Miracı esnasındaki niyazları sebebi ile Hakk Teâlâ’dan O’nun ümmetinde de Miracın vaki olacağı müjdesi ulaştığını belirtmektedir. Ancak şu farkla ki, O’nun ümmetinin miracı ruhen yapılan Seyr-ü Seferden ibarettir. Ceset ve ruh bütünlüğü ile miraç, ancak O’na mahsustur. Bu ümmetten Seyr-i Sülûk yoluyla miraç eden çok evliya olmuştur. Ümmetinin miracına gelince;

Bunun iki boyutu vardır ki; birisi namazdır, diğeri de Kâmil bir Üstadın denetim ve gözetimi altında yapılan Seyr-i Sülûk ’tur. Seyr-i Sülûk yolu ile yapılan miraç, ruhen gerçekleşen bir seyahat olup, manevidir. Bu hallerin başlangıcı da kemal yaşın başlangıcı kabul edilen kırk yaşıdır.

Bir kimse bu mertebeleri kırk yaşından önce elde etse bile, bu hal onu, insanları irşada ehliyetli kılmaz. Bunun sebebi, henüz nefsin kabarmaları, ayak kayışları ve bir kısım vartalar hâlâ kişi için söz konusu olabilir. Bu bakımdan kemal yaşa ulaşmak zaruridir. Rasulullah (sav)’e gelince; O’na dahi Allah’a davet vazifesi kemal yaşın başlangıcında verilmiştir. Çünkü Rasulullah (sav) Efendimiz o yaşa kadar hayat tecrübesi ve Peygamberlik öncesi ruhi bir hazırlık döneminden geçtikten sonra, o yüce rütbeye erişmiştir. Siyer kitapları ‘Nübüvvetin beş devresi’ bahsinde bunu açıkça izah ederler.

Üstadımız, buraya kadar kemal yaşın başlangıcı kabul edilen kırk yaşın ehemmiyeti üzerinde durmuşlar ve kırk yaşına kadar nefis mertebelerinden mühim kısmının aşılması lazım geldiğini belirtmişlerdir. Bilhassa temyiz çağı kabul edilen Mutmainne makamına ulaşmak gerektiğine vurgu yapmışlardır. Bundan sonra buyurdular ki:

Nefs-i Mutmainne‘ye gelinceye kadar, manen kişi, insan sıfatında değildir. Buraya kadar insanda hep Ruh-u sultani değil de Ruh-u hayvani hâkimdir. Bu durumda kişinin seyretmesi için insanlık sıfatı gerekmektedir; o da Nefs-i Mutmainne‘dir.”

Bu seyrin gerçekleşmesinde, Mutmainne’ye gelmenin lüzumu şudur; İnsanın bir yaradılış biçimi vardır ki, buna “HİLKAT” tabir edilir. Ayette geçtiği üzere; “Biz insanı en güzel bir kıvamda yarattık” (Tıyn/5) Bunun gibi ayetler, insanın anne karnında tavırdan tavra geçerek, en güzel bir suret ve biçimde yaratıldığını ortaya koyar ki, insanın yaradılışının mükemmelliğini belirtir. “Andolsun ki biz Âdemoğullarını üstün bir izzet ve şerefe mazhar kılmışızdır.” (İsra: 70) Bu ayette insanın diğer bütün varlıklardan üstün kılındığını belirtmektedir. Bu da insanın huy ve ahlak yönünden yaratılışını belirtir ki, buna da “HULÜK” yani ahlak denilir.

İnsan ahlak yönüyle diğer varlıklardan farklılık arz eder. Ahlak bakımından çirkin tabiata sahip olan kimseler, vahşi hayvanları temsil ederler. Bu bakımdan ‘Sureta Âdem görünüp, manada hayvan yürüme’ denmesi bunu anlatmaktadır. Mutmainne mertebesine erişmeyen kimse, görünüş itibarı ile insandır ama ahlak yönüyle insanlık mertebesine ulaşmış değildir. Mutmainne’ye ulaşmayan nefis ise, Seyr-i Sülûk’e müsait değildir. Bundan sonra Üstadımız Seyr-i Sülûk’ün kısımlarına geçmektedir. Bu Seyahatin iki şekilde oluştuğuna işaret etmektedir;

“Seyr-i Sülûk yapılırken, irşada yetkili bulunan Mürşid-i Kamiller’den bazıları, müridlerine ruh yönünden sülûk gösterirler.”

Tarikat-ı Aliyye‘de iki ayrı terbiye usulü tatbik edilir. Bunlardan birisi ‘Nefsi Tezkiye’ usulü ve diğeri de ‘Kalbi Tasfiye’ usulüdür. Nakşibendiyye yolunun öncüleri, müritlerini Kalbi Tasfiye metodu ile terbiye ederler. Ve onlarda kalbin inkişafı, Hakkın nurlarının çeşitli renklerde kalbe yansıması sureti ile olur. Bu yolun öncüleri rüya gibi hallere pek fazla itibar etmeyip, kalbin nur ile inkişaf etmesine önem verirler. Kadiriyye yolunun öncüleri de müritlerini Nefsi Tezkiye metodu ile terbiye ederler. Onlarda da kalbin inkişafı, Hakkın nurlarının şeklen belirmesi sureti ile olur. Buna ‘HAL’denilir. Yahut sadık rüya tarzında da olabilir. Bunlar da haller ve rüyaların işareti ile hareket ederler. Tasavvuf ekolünde Nakşibendi’ye yolu, ‘Hafi Zikir’ usulünü yürüten Tarikatları temsil eder. Kadiriyye yolu da ‘Cehri Zikir’ usulünü yürüten Tarikatları temsil eder.

Ruh yönünden, yani Kalbi Tasfiye metodu ile müridi terbiye edenlerde, Salik şeyhinin izni ile kıbleye döner ve iki dizi üstüne oturur. Kendisine tarif edilen tefekkür çeşitlerinden birisi ile rabıtasını kurar, tövbe eder ve Salât-ü selam getirir. Bu sırada bütün isteklerden uzak olur ve dilini damağına yapıştırıp, dişlerini birbiri üzerine koyar. Gözlerini yumarak, bütün azalarını hareketten men eder ve bütün kuvvetlerinin hükümlerini tatil etmeye çalışarak, Üstadının ruhaniyetinden yardım ister. Bu sırada sol memenin iki parmak altında çam fıstığı kozalağı şeklinde kalp üzerine yazılmış İsm-i Celal görür gibi düşünerek, sayılı olan İsm-i Celali çeker. Bu anda öyle olur ki, artık kendinden ve Allah’tan başka her şeyden nisyan (unutkanlık) hâsıl olup: “Unuttuğun zaman Allah’ı zikret” (Kehf / 24) ayetinin sırrı zuhur eder.

Ehli Tarik, çağlar boyu bu usul ve metotla pek çok kâmil insan yetiştirmiştir. İnsanı çepeçevre kuşatan bütün olumsuz etkilerin alanından kişiyi çekip ayırmak, ancak böyle bir eğitim ve terbiye ile mümkündür. Onların terbiyesine girildiği takdirde, bu sonuca ulaşmak mümkündür. Nitekim Hace Muhammed Bahauddin Nakşibendî (ks) der ki:

“Bizim irademiz gerçek iradedir. Eğer dilersek, müridi cezbe yolu ile meşgul ederiz. Dilersek onu Sülûk yoluna sevk ederiz. Mürşid, keskin ve mütehassıs bir doktor gibidir. Öyle bir çeşit ilaç verir ki, hastanın durumuna uyar ve kendisine iyilik müyesser olur.”

Evet. Buradan anlaşılan odur ki, mürşidin özel terbiyesinde kalan mürid, Üstadın verdiği talimatlara uyduğu ölçüde, Hakkın yardımını üzerinde bulur demektir. Bu yardım kalbin fethi hakkındadır. Ki buna “İNŞİRAH”denilir. Yani müridin kalbinin kilidi açılarak, orada Hakkın nurlarını müşahede etmeye başlar. Kalbin bir kısım menzilleri vardır ki, onlar sayesinde keşif bilgisine ulaşılır. Kişinin belli bir manevi disiplin içerisinde yaşaması halinde, kalbine doğan birtakım varidatlar, onu belli konularda bilgi sahibi yapar. Bu da “HAVATIR” olarak isimlendirilir.

Tasavvuf ehli buyururlar ki: İnsan vücudunda bir kısım Letaifler vardır ki, bunlar kalbin manevi alıcılarıdırlar. Müşahede yoluyla Kalbe gelen keşfe ait bilgiler, bu yollarla kalpte sadeleşir. Bu Letaifler Kalbin birer menzilleridir ki, evveli Kalptir. Kalp, sol memenin iki parmak aşağısında bulunan ve çam kozalağı gibi olan et parçasına isim olmuştur. Hemen sağ memenin yine iki parmak altında “Ruh” tabir edilen ikinci Letaif vardır. Sol memenin iki parmak yukarısında ise üçüncü Letaif olan “Sır” vardır. Onun hizasında sağ memenin üst kısmında dördüncü Letaif olan “Hafi” vardır. İki meme arasında ise beşinci Letaif olan “Ahfa” vardır. İki kaş arasında da altıncı Letaif olan “Letaif-i Nefs” vardır. Yedinci Letaif olan “Letaif-i Kül” ise, bedenin tamamında mevcut bulunur.

Hak Teâlâ Emir âleminden olan bu Letaifleri Hz. Âdem (as)’ın heykeli oluştuktan sonra “Kün” yani “Ol” emri ile meydana getirmiş ve bunları cesede olan ilgi ve aşkları dolayısıyla yerlerine koymuştur. İşbu Letaiflerin insana verilmesinin sebebi nedir? Denilecek olursa: “İnsanın ayağı yerde dolaĢırken, kalbinin Allah’ın Arş’ını müşahede edebilecek şekilde ulvi makamlarla irtibat kurması içindir.” Daha başka izahlar da getirilebilir.

İmam-ı Rabbani ve yolunda bulunanlar, bu Letaiflerin ilk beş tanesinin Emir Âlemi tabir ettikleri kısımdan olduğunu söylemişler ve bu Letaiflerin yaratık olmayıp, Allah Teâlâ’nın: “Ben Âdem‟e Ruh nefhettim” (Hicr/29) buyurduğu Ruh ile alakası bulunduğunu belirtmişlerdir. Bediüzzaman Said Nursi (rh.a)‘de İnsanda bu Letaiflerden başka Letaiflerin de olduğunu belirtmiştir. Halkın vicdan, sinir, his, akıl, heva, şehvet ve öfke tabir ettikleri başka letaifler de vardır, diyerek, Letaiflerin adedinin belli sayıyla sınırlandırılmayacağını ortaya koymaktadır.

Ancak, Üstadımız (ks) bu hususta Mehmed Şemsüddin Nakşibendi Hazretlerinin açıklamalarını daha faydalı bulur ve O zâtın Miftahu‘l-Kulub adlı eserine daha çok itimat ederdi. Bu vesile ile bu bölümde anlattıkları, kısmen bu Kitabın ve diğer kısmı da kendi kanaatleri bulunmaktadır. Üstadımız bu kanaatlerini Miftahu‘l-Kulub‘dan özetleyerek şöyle ifade ederler:

“Salik bu suretle zikre devam ederek kalbinde gerçekleri bulur ve bilirse, kalp asıl sıfatına dönerek, akik renginde, saf kırmızı olan kalbin nuru zuhur eder. Kalp asıl sıfatına dönünce, derviş mürşidinin izni ile ruha nakledilir.”

Bütün bu seyir ve hareketlerde Mürşidin rolü çok önemlidir. Tabii ki müridin teslimiyet ve iradesi de o şekilde önemlidir. Denilir ki: “Bu durumda mürid Üstadına karşı, ölü yıkayıcının elindeki ölü gibi teslim olmalıdır.” Çünkü Hz. Ömer (ra)’e Rasulullah (sav) Efendimiz: ‘Beni ne kadar sevmektesin? ‘Diye sorunca, Hz. Ömer: ‘Seni annemden, babamdan, nefsim müstesna her şeyden çok severim’ demişti. Bunun üzerine Rasulullah (sav): ‘Olmadı ey Ömer! Beni nefsinden de çok sevmelisin’ buyurdular. Hz. Ömer: ‘Seni şimdi nefsimden de çok sevdim ya Resulallah!’ deyince, Rasulullah (sav): ‘İşte şimdi oldu ey Ömer’ buyurdular. Hz. Ömer’in imanı bu sayede kemal bulmuştur. Bu sebeple Tasavvufta Mürşid ile mürid arasındaki alakaya bu olay örnek gösterilir.

Mürşid ile mürid arasındaki bu sıkı alaka neticesinde, Allah’ın yardımı ile mürid, kalbinde Tevhid’in izlerini bulur. Kalben Allah’a tam bir yöneliş gerçekleşir. İmanın dallarından olan bir kısım mertebeler, artık müşahede halinde o kalpte tezahür eder. Tıpkı paslanmış bir demirin ateşe girdiğinde, aslı ortaya çıktığı gibi, kalbin de safiyeti böylece ortaya çıkar. Bundan sonra buyurdular ki:

Ruh, sağ memenin altında, iki parmak aşağısındadır. Yukarıda da belirtildiği gibi, aralıksız ve adet edindiği kadar teveccühte bulunmalı. Ondan önce kalbi zikri olan sayılı “İsm-i Celal” i kalbe vermeli sonra da rabıtasını bozmadan sağ meme altında bulunan ruha yine ‘İsm-i Celal’ vermelidir. Tabi bu kalbe ve ruha okuyacağı ‘İsm-i Celal’ in sayısını ancak Mürşid-i Kâmil verir. Ruhun nuru açık sarı renktedir, belirgindir. Bu suretle devam olunursa, ruhun asıl sıfatı ortaya çıkar. Ruhun nuru tasfiye olunca yine mürşidin izni ile derviş sırra nakledilir.

Kalp, asli özelliğine kavuştuktan sonra, Ruh’ un faaliyete geçmesini sağlamak için, belirtilen tefekkür ve teveccühe devamlı olunarak, vird olarak verilen İsm-i Celal zikrine devam edilir. İsm-i Celal zikri, ALLAH’ismini okumaktır. Sağ memenin altında bulunan Ruh‘a bu ALLAH zikrini gıda olarak verince, açık sarı renkte belirgin bir nur sağ göğsü kaplar. Buna devamlılık halinde Ruh‘ta meydana gelen inkişaf, Salik‘in Yakin’ini artırarak, gözünün önünden perdeleri kaldırır. İşte bu sayede Ruh’un asliyeti belirir. Bütün bu hallerde Mürid, durumundan Mürşidini haberdar etmelidir.

Sır, sol memenin üzerinde ve iki parmak yukarıdadır. Sırrın nuru beyazdır. Yukarıda anlatıldığı gibi teveccüh üzere sayılı ismi celali kalbe, diğer sayılı ismi celali ruha, diğer sayılı ismi celali de sırra nazır olarak okur. Sırda da gerçekler bulunup bilinince sırda asıl sıfatına döneceğinden, bu durum oluncaya kadar devam etmeli, belirince üstadına anlatmalı, mürşidi de onu Hafiye nakletmelidir.

Ruh ‘un menzillerinden birisine de “Sır”tabir olunur. Bu Sırrın menzili Kalbin menzilinin üst kısmındadır. Salik, kendisine verilen İsm-i Celal zikrini bu Sır menziline sevk eder. Böylece Sırrın hakikati zuhur eder ki, sol göğsü beyaz bir nur kaplar. Bir kısım manevi keşifler belirmeye başlar. Evvelce de belirtildiği gibi, bu manevi keşifler birer hakikat bilgisi elde etmek için tavsiye edilmiş ve tecrübe ile netice alınmış bilgilerdir. Mürid bu belirtilerden sonra yaşadığı halleri ve gördüğü nurları Üstadına anlatır.

Hafi‘nin yeri de, sağ meme üzerinde ve iki parmak yukarıdadır. Nuru da zümrüt yeşil renktedir. Derviş alışık olduğu teveccühle KALBİN, RUHUN, SIRRIN İVeledsm-i Celallerini eda ettikten sonra sayılı olan ismi celali de HAFİ ‘nin yeri olan sağ memenin iki parmak üstüne okur. Hafi‘nin nurunun zuhur ederek asıl rengine dönmesinden sonra, mürşidinin izni ile ‘Ahfa’ ya geçer.

Ruh‘un bir başka menzili de ‘Hafi’ tabir olunan menzilidir. Bunun menzili de sağ göğsün üzerindedir. Salik, Üstadı tarafından kendisine tevdi edilen belli zikri usule uygun şekilde okur. Bu defa sağ göğsünün yeşil renkte bir nur ile kuşatıldığını hisseder. Bu renklerin iç âleminde belirmesi, bu menzile ulaştığına bir alamet sayıldığı için, mutlaka bu durumdan Üstadının haberdar olması gerekir ki, o da bir diğer mertebeye nakletsin. Böylece Mürşid, müridini bir başka formül ile yönlendirerek, Ahfa menziline nakleder.

Böylece salik teveccühünü bozmaksızın KALBİN, RUHUN, SIRRIN, HAFİNİN hakları olan İsm-i Celalleri okuduktan sonra, sayılı olan İsm-i Celali de Ahfa‘ya okur. Ahfa’nın yeri, iki meme ortasındadır. Nuru ya çok beyaz veya çok siyah zuhur eder. Hangisi zuhur ederse etsin Ahfa da asıl sıfatına dönmüştür. Salik bundan sonra mürşidinin icazeti ile zikrini “LETAİF-İ NEFSE” yapar.

Emir âleminden olan Ruh‘un bu menziline ‘Ahfa’ tabir olunur ki, iki göğsün ortasına yerleşmiştir. Evvelce de belirttiğimiz gibi, Hak Teâlâ Emir âleminden olan bu Letaifleri Hz. Âdem (as)‘ın heykeli oluştuktan sonra ‘Kün’ yani ‘Ol’ emri ile meydana getirmiş ve bunları cesede olan ilgi ve aşkları dolayısıyla yerlerine koymuştur. Ahfa menzili, sayılan bu menzillerin en üstündedir ki, makam itibarı ile Arşın üstündedir. Bu bakımdan Allah’ın zikri için bir araya gelen insanlara Meleklerin gelip de, onları çepeçevre kuşatıp, üzerlerine inen rahmetle etraflarında dönmeleri, “İnsanın ayağı ile yerde yürüyen ve kalbi ile de Arşı tavaf eden” bir özelliği bulunmasından dolayıdır.

Ahfa mertebesinde verilen zikirlerin okunması ile göğsün tamamını kaplayan İlahi nur, kimi zaman çok beyaz ve parlak bir şekilde olabildiği gibi, kimi zaman da siyah bir nur şeklinde de tezahür edebilir. Her ikisi de bu makamın tezahür şeklidir. Yahut herkesin hali bir başkasına göre değişkenlik arz ettiği için, kimine göre beyaz nur şeklinde, kimine göre de siyah nur şeklinde olması muhtemeldir. Bundan sonra Ahfa mertebesi asliyetine kavuşur ki, Mürşid Efendi müridini bir başka menzile intikal ettirir. O da Letaif-i Nefs‘tir.

Letaif-i nefs‘in yeri, iki kaş ortasındadır. Zakir aynı usule devam ederek sırası ile kalp, ruh, sır, hafi, ahfa’ya ism-i celalleri okuduktan sonra, letaif-i nefse de sayılı ism-i celali okur. O da asıl sıfatına dönünce yine izin ve icazetle Letaif-i Kül’le geçilir.

Letaif-i Nefs Ruh‘un altıncı menzilidir. Salik, zikriyle meşgul olurken vücudunun üst ön kısmı, bahsedilen nurlar ile aydınlanır. Nurdan bir abide haline gelir. Ta ki bu hal kendisine bir makam oluncaya kadar. Bundan sonra ise Mürşidinin telkini ile en son Letaif olan Letaif-i Kül’e intikal edilir.

Letaif-i Küllün yeri, perçem üzerinde nurdan bir İsm-i Celal yazılmış bulunduğu farz olunur. Alışılan teveccühle kalbin, ruhun, sırrın, hafinin, ahfanın, letaif-i nefsin İsm-i Celalleri okunduktan sonra, sayılı İsm-i Celal de Letaif-i Kül için, kendisini bir aynada görür gibi baştan ayağa bütün azasına nazır olduğu halde okur.

Ruhun son menzili olarak kabul edilen Letaif-i Kül, bütün zikrolunan Letaiflerin hepsinin üzerini kaplayan bir şemsiye hükmündedir. Ve bedenin bütün azalarına nüfuzu vardır. Bu bakımdan tarif edildiği şekil üzere hareket edildiği zaman, maksat hâsıl olur.

Bu Ģekilde devam ederse, yakın bir zamanda, Allah’ın ihsanlarına mahzar olur. Bütün azaları İsm-i Celali sürer, hareketini duyar, bedeninin hangi parçası ile olursa olsun zikreder ve ten kulağı ile seslerini işitir. İşte ruh yolu ile Seyr-i Sülûk bu şekilde olmaktadır.

Buraya kadar zikirlerin tesiri ve müridin gayreti ile Mürşidin alakası neticesinde Ruh arınıp tertemiz olmuş olur. Artık vücut müridin emrine teslim olmuş, nefis de İslam’a girmiştir. Esas gaye olan “İnsan-ı Kâmil” mertebesi gerçekleşmiş demektir. Bu İnsan-ı Kâmil ki; eşyanın hakikatine erişmiş, mahlûkatın tesbihini işitecek kıvama ermiş kimsedir. Nefsin çirkin vasıfları güzel ahlaka tebdil olunmuştur. Ruh yolu ile Seyr-i Sülûk bu şekilde gerçekleşir.

Üstadımız Abdullah Baba Hz.leri bundan sonra ‘Nefsi Tezkiye’ metodu ile yapılan Seyr-i Sülûk hakkında malumat vermektedir. Bu yolun öncüleri, insanda yedi ruh letaifine karşılık, yedi tane de nefis meratipleri bulunduğunu belirtmişlerdir. Bu metotla hareket eden Salik, nefsinin çirkin sıfatları ile mücahede ederek, Seyr-i Sülûke elverişli hale gelmeye gayret eder. Burada uzuvları günahtan, kalbini de Allah’tan başka şeylerden korumaya çalışır. Her bir mertebenin belli zikirleri vardır ki, bunlar Salikin Seyrini kolaylaştırmak içindir. Tıpkı bunun gibi belli riyazetler de tatbik edilerek, Tasavvufta gaye olan ‘İnsan-ı Kâmil’ mertebesine ulaşılır. Üstadımız bizatihi kendi Seyr-i Sülûkünden de zaman zaman bahseder ve nefis meratiplerini aşarak, Rabbine nasıl vuslat ettiğinden de bizleri haberdar ederdi. Bu bakımdan, nefis meratiplerini aşarak, Seyr-i Sülûk yapmış Kamil bir Üstadın tecrübeleri ile hazırlanan bu risalenin, Hakka aşina olmuş bendelere, bir kılavuz niteliği arzedeceğini umarız.

Üstadımız buyurdu ki:

“Nefis yönünden Seyr-i Sülûk de; Nefsi Emmare, Nefsi Levvame, Nefsi Mülhime, Nefsi Mutmainne, Nefsi Radiyye, Nefsi Merdiyye, Nefsi Safiyye, olarak belirlenmiştir.”

Tasavvuf erbabı, nefsin bütün mertebelerini Kur’an-ı Kerimden büyük bir ihtisasla tespitini sağlamışlar ve bu isimleri de Kur’an’ın orijinal ifadeleri olarak kullanmışlardır. Nefsin ilk mertebesine ‘Emare’denilmesi, Nefsin ‘emredicilik’ vasfı bulunduğunu ortaya koymaktadır. İlgili ayette ise, Nefsin kötülüğü emredici olduğu belirtilmektedir. İkinci mertebede ise; ‘Levvame’diye isimlenmiştir ki, ilgili ayette: ‘Kendisini kınayan’manasına gelmektedir. Bu mertebede Nefis, kendisini, amellerini ve içinde bulunduğu durumları kınar ve kişi bu mertebede daima kendisini hiç olarak görmeye başlar. Üçüncü mertebede ‘Mülhime’diye isimlenir ki, ilgili ayette: ‘İlham olunan’manasınadır. Nefis burada kalbe gelen bir kısım duyguların kaynağına doğru inmeye başlar. Kalbe gelen duyguların şeytan veya melekten gelen duygular olabileceğini ayırt etmeye başlar. Dördüncü mertebede ise; ‘Mutmaine’diye isimlenir ki, ilgili ayette: ‘Tatmin olmuş, huzura ermiş’diye belirtilir. Beşinci mertebede ‘Radiyye’diye isimlenir ki; ilgili ayette: ‘Razı olmuş’manasınadır. Bundan kasıt, Salik Allah’ın hükümlerinden ancak bu mertebede razı olur. Bu sebeple nefis bu şekilde isimlenir. Altıncı mertebede ‘Merdiyye’diye isimlenir ki, ilgili ayette: ‘Razı olunmuş’manasınadır. Salik bu makamda Rabbinden gelen her şeye tahammül ederek, ‘O‘nun razı olması, her şeyin üstündedir’ diye hareket eder. Yedinci mertebede ‘Safiye’diye isimlenmesi, artık Tezkiye olmuş, Arınmış manasına gelir ki, ilgili ayette: ‘Zekiye’diye isimlenir. Üstadımız bu mertebelerin hangi usul ve metodla geçileceği noktasında pratik ve özlü olarak şunları anlatmaktadır:

Nefsi yönden Seyr-i Sülûk yapan Salik, hayvansal gıdaları yemez. Sebze ve meyvelerle ihtiyacını giderir, on bir lokma ile iktifa eder ve oruç tutar. Şeyhinin vermiş olduğu esmalarla zikrullaha başlar ve hemen rabıtasında şeyhini görür. Daha sonra Rasulullah (sav) Efendimizi görür.”

Ehlullahın Saliki tabi tuttukları bu diyet rejimi, ilk bakışta insanı ürkütecek bir mahiyet arzeder. Fakat ehli için bunların bir zorluğu söz konusu değildir.

Nitekim Üstadımız buyururdu ki:

“Seyr-i Sülûk‘te veya İtikâf ‘ta takdir edilen bu azıcık yiyecek miktarı, Çile veya İtikâf müddetince hem yeter ve hem de artar. Çünkü insan zikrin harareti ile doyuma ulaşıyor ve bedene ağırlık yapacak gıdalara ihtiyaç hissetmiyor” derdi. Bununla hafif gıdalar sayesinde uyku düzenini disiplin altına almak ve hayvansal gıdaların sağladığı şehevi duygu ve istekleri frenlemektir esas gaye.

Hafif gıdalarla beslenen vücut, zikrin tesiri ile kalp nurlanarak, kalbin içinden kişinin kendi yapısında, sanki minyatür misali küçük bir varlık çıkar ve aynı esmaları onunla birlikte okur. Buna: “VELED-İ KALB”denir. Bu duruma gelen bir mürid, kalbinin daima ‘ALLAH, ALLAH’ diye zikrettiğini duyar. Pek çok hakikat ehli kardeşlerimizden bu durumu işitmiştir. Kalp bu hale erdikten sonra, Üstadının cismani varlığı ruhani bir şekilde zuhur eder. Artık Üstadı da kendisi ile birlikte zikreder bir halde bulunur. Bu beraberliği elde ettikten sonra, Salik iç huzuru ve ruhi bir disiplin içerisine girer. Bu ruhi disiplin neticesinde Salik, Üstadının aracılığı ile Âlemlerin Efendisi (sav) Efendimizin ruhaniyeti ile buluşur. İşte Üstadın gerekli oluşu bunun içindir.

“Zikre devam ettikten sonra şeyhi, bu dervişini dünyamızdan alır.1.kat semaya çıkartır, Her kata yükseldikçe melaike-i kiramın sayıları onar kat artar.”

Müridini bu kıvama erdiren bir şeyh, artık Rasulullah (sav) Efendimizin Cebrail

(as)’ın kılavuzluğunda, Mescid-i Haram‘dan Mescid-i Aksa‘ya ve oradan da yedi gök tabakalarını ve daha ilerisini seyrettirdiği gibi, müridini bir nevi miraç ettirir. Daha önce de belirtildiği gibi, Rasulullah (sav)‘in miracı özel bir keyfiyettir. Sülûk ehlinin miracı ise, kişinin durumuna göre değişkenlik arz eder. Mürid kaldığı hücresinde bedenini bir nevi hapseder, ama ruhunu Üstadının ruhuna merbut kılar, yani teslim eder. Böylece âlemi temaşa etmeye başlar. Seyri öyle bir duruma gelir ki, artık dünya ve içindekiler geride kalır. Gök tabakalarına vardıkça görür ki, her kat Meleklerle doludur ve Allah’ı tesbihle meşguldürler. Mevlid-i şerif müellifinin dediği gibi:

Kimi tehlilü kimi tahmid okur.

Kimi tesbihü kimi temcid okur.

Kimi kıyamda kimi kılmış ruku.

Kimi Hakka secde kılmış bahuşu.

Kimisini aşk-ı Hak almış durur,

Valihü hayranü mest kalmış durur.

Salik bütün bunları seyrinde müşahede eder. Her ulaştığı makamlarda görür ki, meleklerin sayısı alt kattakilerden onar kat fazladır ve o âlem de alttaki âlemden bir o kadar büyük ve geniştir. Kur’an-ı Kerim’in ifadesine göre, âlem daima genişlemektedir. “Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve biz onu elbette genişleticiyiz” (Zariyat /47) buyurulması bunu anlatmaktadır. O zaman buralarda mevcut bulunan meleklerin sayısal değerini takdir etmek bize göre güç olur. Ancak Üstadımız, her katta bulunan meleklerin sayısının onar kat fazla olduğunu belirtmiştir. Bundan sonra ise, bu tabakaların renklerini ve Üstadın bu esnadaki fonksiyonunu tarif etmek üzere buyurur ki:

“Birinci tabaka olan ay mesabesine kadar beyaz nur, ikinci tabaka sarı nur, üçüncü tabaka kırmızı nur, dördüncü tabaka mor nur, beşinci tabaka turuncu nur, altıncı tabaka mavi nur ve yedinci tabaka siyah nurdur.

Birinci tabaka olan dünyamız ve Ay arası, Ay ile Merih yıldızı arası, Merih ile Çobanyıldızı arası, Çobanyıldızı ile Güneş arası, Güneşten sonra Samanyolu, Saman yolundan sonra ise siyah nura kadar şeyhi götürür. Siyah nura geldiğinde esmasını söyler, ondan sonra da Rabbisine kavuşturur. Cenab-ı Zülcelâl Hazretlerinin zâtında değil, sıfatlarında fani olur. Nasıl ki, bir televizyona anteni iyi bir şekilde kurmaz, frekans ayarını iyi yapamazsan karlama olur, biraz daha ayarlarsın, görüntü gelir, biraz daha ayarlarsan netleşir. Bunun gibi Allah-u Teâlâ Hazretlerinin sıfatlarında fani olur, bütün kâinatta kendisini görür.”

Mürşid olan zâtın, müridi üzerindeki en mühim tasarrufu, müridinin vuslat edeceği İlahi Esmayı bilip, o şifreyi müridine öğretmesidir. Müridin kabiliyeti hangi esmaya müsaitse veya vuslatı hangi Esma ile olacaksa, onu tespit edip, usulünü de müridine öğreterek, en kalıcı eser olan ‘İnsan-ı Kâmil ‘in vücuduna vesile olmuş olur. Allah’a vuslat edebilen bu ‘İnsan-ı Kamil’ artık, Allah Teâlâ’nın sıfatları ile sıfatlanmış, ahlakı ile de ahlaklanmıştır. Sahip olduğu İman sayesinde Marifetullah‘a, takvası ile de üstün ahlaka ulaştığı için, hiçbir korku ve endişe taşımaksızın, Allah Teâlâ‘nın dostluk ve himayesini elde etmiş olur. Hak Teâlâ buyurur ki:

“Haberiniz olsun ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyecekler de. Onlar, iman edip de takvaya ulaşmış kimselerdir” (Yunus/62,63) İşte böylece Allah‘ın muradı olan İnsan-ı Kamil yetişir.

Bir de Allah’ın zatını kavramak beşer için mümkün olmadığı için, buradaki beraberlik, kavuşma, yakınlık, Allah Teâlâ’nın kuluna olan hitabı ve sair haller, Allah’ın Zatı itibarı ile değil, sıfatları itibarı iledir. Dolayısıyla bu Seyr-i Sefer ancak O’nun sıfatlarına yakınlık elde etme arzusuna matuftur. Allah’ın zatını bu gibi şeylerden tenzih ederiz!

Devamında Üstadımız Buyurdular ki:

“Nefsi yönden seyr-i sülûk da bu şekilde yapılır. Seyr-i Sülûkünü ilk tamamlayan, miraca çıktığı için Rasulullah (sav) Hazretleridir. Allah’ü Teâlâ Hz.leri ile beraber hem bedenen, hem de kalp gözü ile görüşmüştür.”

Üstadımız Rasulullah (sav)’in de Seyr-i Sülûkünden bahsediyor. Bu, Peygamberlik mertebesi ile alakalı olan bir husus değil de Velayetle alakalı bir husustur. Zira Peygamberlerin makamı, Veliler gibi çalışmakla elde edilmez. Ancak Peygamberler Velayet mertebesi üzere çalışarak tekâmül etmek durumundadırlar. Ve onların Velayetleri daha kapsamlıdır. Veli zatların Velayette varacakları en son mertebe, Nebi zatların Velayetinin bağlanıcıdır. Nebi zatların da Velayette varacakları en son mertebe, Resul olan zatların Velayetinin başlangıcıdır. Resullerin ise Velayette varacakları en son mertebe, Rasulullah (sav) Efendimizin Velayetinin ilk başlangıcıdır. O’nun Velayetinin ise sonu ‘Makam-ı Mahmud’ dur. Allah O’na salât ve selam eylesin.

Bir diğer mesele de Velayette Seyr-i Sülûkün tamamlanmasından sonra, kemal devresi tamamlanmış denilemez. Seyr-i Sülûkün tamamlanması, bir sonraki kemal mertebesine atılan bir adımdan ibarettir. Nasıl ki her şeyin bir başlangıcı, orta mertebesi ve zirvesi söz konusu ise, bu da öyledir. Ancak kastımız Rasulullah (sav)’in kemalini tavsif etmek değil. Rasulullah (sav) Efendimizin Miraç mucizeleri ile bir anlamda Seyr-i Sülûk yapmış olması, Ehl-i Tarik katında bu kapının gelecek nesillere açılmasına bir zemindir. Zira O’nun miracı ile Ümmeti içerisinde o kemal mertebelere ulaşacak kimselere bir yol açılmış olmaktadır. Çünkü Hak Teâlâ Nurunu mutlaka tamamlayacaktır! Belki başka hikmetler de zikredilebilir.

Bir diğer mesele de Rasulullah (sav)’in Miracı esnasında Hak Teâlâ ile görüşmesidir. Bu meselede âlimlerin ihtilafı açıktır. Ancak, Üstadımız Ehl-i Sünnetin görüşlerini tasdik etmektedir. Miraç birkaç defa vuku bulmuş, ancak cesetle ruh bütünlüğü içerisinde bir kere vaki olmuş, Hak Teâlâ ile karşılıklı görüşmeleri bunda olmuştur. Ehl-i Sünnet bilginleri derler ki: Eğer Allah Resulü (sav) bunları rüyada veya ruhen yaşadım, deseydi, Müşriklerin itirazına ve bir kısım gafil Müslümanların da dinden dönmelerine gerek kalmazdı. Çünkü bu gibi şeylerin rüyada ve ruhen yaşanmasında bir engel yoktur. Şu hâlde Allah Teâlâ’nın, Resulü ile keyfiyetini bizim bilemeyeceğimiz ölçüde görüşüp konuşması Haktır! Hem bu haberler sahih haberlerle de sabittir. Bundan başka Rasulullah (sav)’in ruhani olarak ve rüyada nice kereler miracı vuku bulmuştur. Sahih hadisler bunu teyit etmektedir. Bundan sonra Miraçtaki hadiselerden bahsetmek üzere buyurdu ki:

Peygamber Efendimiz (sav):

Ya Rabbi benim ümmetimin hali ne olacak?” dediği zaman, Cenab-ı Zülcelâl Hazretleri:

“Ya Habibim Ahmed, Resulüm Muhammed! Senin ümmetinin Seyr-i Sülûkü ve Miracı, kılmış olduğu beş vakit namazdır” buyurmuştur.

Bilindiği gibi beş vakit namaz miraç gecesi farz kılınmıştır. Bu itibarla Namaz, Rahmanın gökten inen Rahmet sofrasıdır. Bu sofrada Salik için, Rahman olan Allah’ın Cemali ile müşerref olmak vardır. Salik, namaz esnasında Seyr-i Sülûkün küçük bir cüz’ünü kat eder. Kimisi için o esnada elde edilen manevi lezzet karşılığında, cihan dolusu servet feda edilse azdır ve o lezzetin bir anlık vechini kalem yazmaya ve dil anlatmaya muktedir olamaz. Bu sebeple hadis-i şerifte Rasulullah (sav) Efendimiz: “Namaz, mü’minin miracıdır” buyurdular. Üstadımız bundan sonra Allah’a nasıl yakın olunacağı yolunda açıklamada bulunuyor ve buyuruyor ki:

Kul, Allah-u Teâlâ Hazretlerine farz ibadetler ile yaklaşır ve daha sonra nafile ibadetlere devam eder, Allah’ın (cc) kuluna, kulunda Allah’a (cc) karşı muhabbeti hâsıl olur ve Allah-u Teâlâ Hazretleri o kulunu sever.”

Evet, Efendimiz bir Kudsi Hadis’in manasına işaret ederek, Allah katında kulun makbuliyeti, farzları eda etmesine, sevgiye layık görülmesi de nafileleri eda etmesine bağlı kılındığını belirtiyor. Daha sonra ise, Hz. Ebubekir-i (ra) Efendimizin Seyr-i Sülûküne işaret etmiş olmaktadır:

“Peygamber (sav) Efendimizden sonra seyr-i sülûkunu ilk tamamlayan sahabe Ebubekir-i Sıddık (ra) Hazretleridir.

O mübarek:

“Ya Rasulullah, nereye baksam sizi görüyorum, hanımımın yanına yaklaşamaz oldum, diğer yerlere gidemiyorum, kalbim devamlı Allah’ı (cc) zikrediyor, basiretim seninle beraber Ya Rasulullah” deyince,

Peygamber (sav) Hazretleri:

“Ya Ebubekir! Korkma, bu halin çok güzeldir” diyor ve ona çekmesi için Esma veriyor. Burada Peygamber (sav) Hazretlerinde fani olduğunu işaret ediyor. Aradan bir müddet geçtikten sonra öyle bir aşka geliyor ki:

“Ya Rabbi ne olur, benim vücudumu öyle büyük, öyle genişlet ki, 7 kat cehennemi doldursun, Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhü ve Resulühü” diyen Ümmet-i Muhammed ‘e yer kalmasın. Onlar yanmasın da ben yanayım” diyor. İşte bu da Allah Teâlâ Hazretlerinde fani olduğunun, seyr-i sülûk yaptığının işaretidir.”

Rasulullah (sav) Efendimiz: “Allah Teâlâ benim kalbime neyi koymuşsa, ben de onu Ebubekir’in kalbine boşalttım” buyurmuştur. Bu gibi bir kısım hadislerde Hz. Ebubekir (ra)’in üstünlüğü belirtilir ki, Ehl-i Sünnetten kimse bunları red etmemiştir. Rasulullah (sav)’in kalbinden dökülen şeyler, kimin kalbini ihya etmez ki, Ebubekir (ra)’in kalbinde böyle inkişaflar meydana getirmesin! Hulasa; Hz. Ebubekir (ra) Efendimiz böyle şerefi yüksek bir zât olup, bu ümmetin her hususta ilkidir. Rasulullah (sav)’den sonra ilk örnek alınacak modeldir. Bu bakımdan, Üstadımızın belirttiği noktalar, onun tarafından tespit edilmiş inceliklerdir. Bundan sonra Hz. Ömer (ra)’den bahsederek buyurdular ki:

“Bir başka Sahabe Ömer ibn-i Hattab (ra) Hazretleri de, İran’a sefer için göndermiş olduğu Sare komutasındaki orduya, dört bin kilometre uzaklıktan, onları çember altına alan Mecusilerden kurtarmak amacıyla: ‘Ya Sare, Cebele, Cebele’ diye manen telkinde bulunuyor. Hutbe okuyan Hz. Ömer, Sare komutanı basiret gözü ile görüyor ve O’da basiret lisanı ile işitiyor. Yanında bulunan askerler de: ‘Lebbeyk, Ya Emir-el Mü‘minin’ deyip Cebele yani dağa doğru çekiliyorlar ve zaferi kazanıyorlar. Bu olayda, Ömer ibn-i Hattab Hazretlerinin Seyr-i Sülûkünü tamamladığının işaretidir.”

Hz. Ömer (ra) Sariye adında bir komutanı askerin başına tayin ederek Nihavend şehrinin fethi için görevlendirir. Medine ile Nihavend‘in arası o günkü şartlarda iki aylık yoldur. Hz. Ömer uzun zaman ordunun durumundan haber alamamış ve bayağı endişe etmekte idi. Bir cuma günü hutbe okurken: “Ey Sariye, dağa çık, dağa” diye bağırmıştı. Hz. Ali (ra) bugünün tarihini kaydetmiş ve bir müddet sonra Medine’ye gelen elçiye bu hadise sorulmuştu. Elçi şöyle cevap verdi: “Cuma günü savaşa başlamıştık. Düşman da arkamızdaki dağa tırmanmaya ve bizi arkadan vurmaya teşebbüs etmiş. Bu esnada: ‘Ey Sariye, dağa çık, dağa’ diye bir ses işittik. Ve hemen dağa çıktık. Böylece düşmanları mağlup ettik. Bu ses sayesinde çok büyük ganimetlere kavuştuk” demiştir.

Fahreddin er-Razi der ki: “Bu, aslında Hz. Peygamber (sav)’in bir mucizesidir. Zira o, Hz. Ebubekir-i ve Ömer’e: “Siz ikiniz bana göz ve kulak gibisiniz” buyurmuştur. Hz. Ömer, Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz’ in gözü durumunda olunca, bu kadar uzak bir mesafeden görme gücünün kendisine verilmiş olması son derece normaldir.”

Hulasa; bu gibi hadiseler, Hz. Ömer (ra)’in Seyr-i Sülûkünü tamamladığına delalet eder. Nitekim oğlu Abdullah (ra): “Babam Ömer’in bir şey hakkında: Şu şöyle olacak dediği hiçbir şey yok ki, o dediği gibi olmasın” diye şahitlik etmektedir. Bundan sonra Üstadımız bir kutsi hadis sevk ederek, bunları esas kaynağından belgelemek istemiştir:

“Peygamber (sav) Efendimiz bir Hadis-i Kutside: Cenab-ı Zülcelâl Hazretleri buyuruyor ki:

Benim öyle kullarım var ki, onların gören gözü olurum, söyleyen lisanı olurum, yürüyen ayağı olurum, o benimle bilir, o benimle görür, o benimle yürür”

“Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı, konuştuğu dili olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum.” (Buhari)

Üstadımız bu mübarek zâtların Seyr-i Sülûkünden sonra, Hz. Ali (ra)’in durumunu anlatmak üzere buyurdular ki:

“Hz. Ali (kv) Efendimiz de Peygamber (sav) Hazretlerinin terbiyesi altında seyr-i sülûkunu tamamlamıştır. Mekke’nin Fethinde, Kâbe‘nin içerisinde bulunan putları yıktılar. Sadece Lat ve Uzza kaldı. Boyları yüksekti. Hz. Ali Efendimiz:

“Ya Rasulullah! Şu putu yıkmak için siz benim omzuma çıkındedi. Rasulullah (sav) Efendimiz:

“Ya Ali! Bende Nübüvvet mührü var. Arz beni zor tartıyor, sen beni taşıyamazsın onun için sen benim omzuma çık” buyurdular. Hz. Ali (ra) Efendimiz:

Hayâ ederim Ya Rasulullah!” Dedi. Efendimiz (sav):

“Ya Ali Çık Omzuma!” buyurdular. Bunun üzerine Hz. Ali Efendimiz büyük bir edep ve tazim ile Efendimiz (sav)’in mübarek omuzlarına çıktılar, Hz. Ali Efendimiz:

Rasullullah (sav)‘in omuzuna çıktığımda, on sekiz bin âlemde Nuru Muhammedi gördüm. Her yerde onun nuru, onun cemali vardıbuyuruyor.

─ Böylece Rasulullah (sav) Efendimizde fani oluyor. Bir müddet geçtikten, tekâmül ettikten sonra: “Ben görmediğim Rabbe iman etmem” buyurarak Seyr-i Sülûkünü tamamladığını ve Allah Teâlâ Hazretlerinin zâtında değil de sıfatlarında fani olduğunu anlıyoruz. İşte Seyr-i Sülûk hem ruhi ve hem de nefsi yönden, başta Sahabeler tarafından, tabiin tarafından yapılmıştır. Daha pek çok örnekler verebiliriz, ancak konunun uzamaması bakımından bu kadarı şimdilik yeterli görüyoruz.

Allah-u Teâlâ Hz.leri Üstadımızdan razı olsun. Bu asırda Seyr-i Sülûk yapmanın mümkün olabileceğini bu şekilde ortaya koymuş bulunuyor.

Nükte:

Abdullah Baba Hz.leri bir gün ziyarete gittiği bir şehirde o beldede kendisinin kâmil bir şeyh olduğunu iddia eden bir kişiyi yanına getirirler. Efendi Hz.leri O Adam‘a şöyle bir soru sorar;

“Efendi sen Kamil Bir Mürşid olduğunu söylüyormuşsun madem kemale erdin seyr-i Suluk‘unu nasıl yaptın bir anlat bakalım, güneşin arkasında ne var bana tarif eder misim” deyince

Adam; Heyecanlanır daha önce ona böyle bir soru yönelten olmamıştır, hemen itiraz eder öyle şey olur mu ben ne biliyim? Güneşin arkasında ne olduğunu diye söyler.

Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri o şeyhlik iddiasında bulunan kişiye şöyle cevap verir;

“Seyr-i suluk yapılmadan kâmil olunmaz Seyr-i suluk ruhen yapılır yedi kat sema ve farklı farklı nurlar vardır. Bunların hepsi Seyri Sülûk’te ruhen geçilir. Her birinin ayrı ayrı nuru, ayrı ayrı özellikleri vardır. İnsanları kandırmayın, aldatmayın! Allah-ü Teâlâ Hz.leri yarın bunun hesabını sorar.”

Adam bu cevap karşısında diyecek bir kelime bulamaz. Abdullah Baba Hz.lerinin sormuş olduğu durumların hiç birisi yoktur, adam pişman bir halde müsaade isteyerek yanından ayrılır.

Nuri Köroğlu | MÜRİD Ve DERVİŞ

MÜRİD Ve DERVİŞ

Allah’a Hamd ve Sena ederiz ki, bizleri kendi yoluna çekerek, kendisi ile meşgul etti. Dostları vasıtası ile kendisiyle nasıl dostluk kurulacağından haberdar etti. Onlara ihsan buyurduğu sayısız nimetlerle, kendisini sevmeyi ve emirlerine itaat etmeyi öğretti. Bu itaatin neticesinde irade insanı olmayı nasip etti. Eğer bunlardan nasip yazmamış olsa idi, bu değerlere ulaşmaya belki imkân ve fırsat bulamazdık. Asrın getirdiği felaketlere karşı kendimizi koruyamazdık. Şu zamanda eğer içimizde bir şevk beliriyor, bir ateş yanıyor ise, bu yolu bizlere öğreten ve sevdiren Üstadımız sayesindedir. O vazifesini hakkı ile yerine getirdi. Bir Üstat olmaktan daha ziyade, nasıl Mürid olunur, nasıl Derviş olunur, bunları şahsında belirgin bir hale getirmiş idi. Bu kadar büyük bir makamı ihraz ettiği halde, çoklarının düşük mertebe saydığı ‘Müridlik’ ve ‘Dervişlik’ vasfını üzerinde daima korurdu. O’nun en belirgin vasıflarından birisi bu idi. O hem Kâmil bir Mürşid hem Rabbani bir Âlim ve hem de Sadık bir Mürid idi.

Seneler geçtiği halde, kendilerinden feyiz aldığı Üstatlarını daima rahmetle yâd eder ve sanki onların varlığına her zaman muhtaç imiş gibi erdemli bir şahsiyet sergilerdi. Onlardan aldığı kıymetli bilgileri hazine gibi muhafaza eder, sözlerini yerli yerince sarf ederdi. Kendisine bir şey sorulduğunda, hemen kendilerinden feyiz aldığı Üstatlarını hatırlayarak, konuyla alakalı olarak onların açıklamalarından bizleri faydalandırır ve gönlümüzü gıdalandırırdı. Gaziantepli Bilal Nadir Hazretleri ile Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’den çokça bahseder ve onların sevgisini kalplerimize nakşederdi.

Sufiyye hazaratı, kulun adet üzere olan alışkanlıklarını Allah’ın rızası uğruna terk etmesini, iradenin başlangıcı olarak kabul ederler. Sağlıklı bir iradeye sahip olabilmek için nefsanî arzulardan sıyrılmak gerekmektedir. Bu itibarla alışkanlığı terk etmek irade demektir. Bunun zirvesi ise; Kulun herhangi bir işarete dayanmadan, her vakit Allah’ı kalbinde bulmasıdır. Bu mertebe, “Sabıklar” ın mertebesidir. Bunlar, isteklerinden arınmış kimselerdir. Bunların iradesi kemal seviyeye ulaşmıştır. Evvelkisi ise “Mübtedi” lerin mertebesidir. Daha işin başlangıcında olan kimselere isteyen manasına “Talib”denir. Belli bir yola giren kimseye de “Mürid”denir.

İrade; lügatte dileme, isteme, meram etme manasına gelir. Gönül ehlinin diliyle Hak Teâlâ’yı aramaktır. İrade; Saliklerin yolunun başlangıcıdır. Allah-ü Teâlâ’yı kastedenlerin bu yolda attıkları ilk adımdır. İnsanın bir şeye ulaşabilmesi için o şeyi önce istemesi, talep etmesi lazımdır. Tasavvufta irade; Allah yolunda giden kimsenin işinin ilk başlangıcıdır.

Sufiler; sapık arzu ve düşüncelerden kurtularak, tam bir irade ile Allah’a yönelen kimseyi ‘Mürid’ diye isimlendirirler. Müridleri de birisi ‘Mutlak Mürid’ birisi ‘Mecazi Mürid’ ve diğeri de ‘Riyakâr Mürid’ olmak üzere üç kısma ayırmışlardır.

Üstadımız, Abdullah Baba Hazretlerinin, Mürid ve Derviş kavramları hakkındaki o seçkin beyanlarını sunacağız.

“Cenab-ı Zül Celal Hazretlerine vasıl olmak isteyen, Allah (cc)’ı arzulayan, bu sebeple bir Mürşid-i Kâmilden ders almış herkese Mürid denir.”

Mürid

Lügatte irade eden, dileyen, isteyen manasınadır. Allah’tan rızasını isteyerek, kendisini bu hususta başarılı kılmasını isteyen kimseye ‘Mürid’ denir. Istılahta ise; kalbini Allah’tan başka her şeyden yana arındırmış, yüzünü Rabbine çevirmiş ve O’na kavuşma özlemi içerisinde Tarikat disiplinine uyarak, dünyanın debdebe ve ihtişamından yüz çeviren kimse demektir. Kur’an’da buyurulduğu üzere bu kimseler şu ayette geçen gerçek irade sahipleridir:

“Hayır, öyle değil; iyilik yaparak kendini Allah’a veren kimsenin ecri, Rabbinin katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. (Bakara /112)

Kul iradesini Allah’a yöneltirse, Allah’ın da merhametiyle kulunu karşılaması söz konusu olur. Bu kıvama gelebilmek için, Tasavvufta Kemal mertebelerine ulaşmış, Kâmil bir Mürşidin terbiyesine girilmek sureti ile O’nun direktifleri doğrultusunda yaşamak gerekir. Bu noktaya işaretle Üstadımız şöyle buyurdular:

“Ancak mürid olan kişi Üstadının emirlerini ve şeriatı harfiyen, yerine getirmelidir. Onun için de üç çeşit mürid vardır:

1. Mutlak Mürid

Bu mürid, üstadına tam teslim olmuştur. Üstadı ona ne emrederse, ‘Neden, niçin?’ diye sormaz. Derhal boynunu büker, söylediğini yerine getirir. Hiçbir sebep aramaz. Çünkü mutlak mürid, kendisini Allah’a vasıl edecek olan zattan gelen her şeye rıza gösterir.

Ali Havvas Hazretleri buyurdu ki:

Sadık müridin vasıfları dörttür:

1. Şeyhinin sevgisini sadık bir şekilde muhafaza etmek.

2. Şeyhinin emrini canından aziz bilmek.

3. Şeyhine karşı kalpten dahi olsa itirazı terk etmek.

4. Şeyhinin huzurunda kendi irade ve ihtiyarından soyunmak.

Herhangi bir mürid bu sıfatları üzerinde toplarsa, onda kabiliyet var demektir. Böyle bir müride manevi kapılar açılır. Bu sıfatları üzerinde toplayan bir mürid, kuru bir kav gibi olur. Kavı ıslak olan müridden ahit almak isteyen kimsenin çakmağından çıkan kıvılcımlar söner. İşte bu sebepten ötürü, müridlerin çoğu şeyhlerinden faydalanamazlar. Çünkü sadık müridin vasıfları üzerlerinde yoktur.

Üstadımız, mutlak müridin özelliklerini tasvir mahiyetinde, Pirlerin Piri, Seyyid Abdülkadir Geylani (ks) Hazretlerinden bir misal getirmek üzere şöyle buyurur:

Buna bir örnek verecek olur isek, Pirimiz Abdülkadir Geylani (ks) Hazretleri daha küçük yaşta iken Ebu-l Vefa Hazretlerinin sohbetine gitmek için camiye yaklaşır. Bu arada Ebu-l Vefa Hazretleri camide vaaz ederken:

─ Birazdan içeriye bir genç gelecek, o içeriye girmek istediğinde onu dışarı atın diyor. O genç camiden içeri girmek istediğinde dışarı kovalıyorlar, tekrar girmek istiyor. Gene çıkarıyorlar. Üçüncü defa da aynısını yapınca;

Ebul Vefa Hazretleri:

─ Bırakın o genci içeri girsin. Onu iyi tanıyın. Onun adı, Abdülkadir’dir. Eğer onu camiden üç defa değil otuz üç defa bile kovsaydım, yine de gelirdi. Bu gencin horozu kıyamete kadar ötecektir.” buyurarak, bir müridin mürşidine karşı teslimiyetinin nasıl olması gerektiğini bizlere göstermişlerdir. İşte bu mutlak müridin özelliğidir.

Tarihimiz, şeyhlerine karşı sağlam bir teslimiyet gösteren büyüklerin örnekleri ile doludur. Bu teslimiyet huzurda şeyhin kendisine gösterilirken, hakikatte Rasulullah (sav)‘e gösterilmiş olmaktadır. Zira bu ruh ve anlayışla yetişenler, her an kendilerini sanki Allah ve Resulünün huzurunda imiş gibi hissederler.

Abdullah ibn-i Mübarek (rh. a) der ki:

Bir gün İmam-ı Malik’in huzurunda bulunuyordum, Hadis rivayet ediyordu. Kendilerini akrep sokmaya başladı, yaklaşık olarak on kere soktu. İmamın yüzü değişti, morardı ama asla hadisi rivayetini kesmedi ve sözünde hiçbir değişiklik olmadı. Ders meclisi dağılıp ve halk yanından ayrılınca kendisine:

Bugün mübarek çehrenizde hayli değişiklik oluştu, sebebi nedir? diye sordum.

Bunun üzerine hadisenin tamamını anlattı. Sonra buyurdu ki: Benim bu derece sabrım kendi şecaat ve dayanıklılığımdan dolayı değil, sadece Peygamberimizin hadisine olan tazimimdendir.”

İşte büyükleri seçkin kılan özellik!

Bundan sonra Üstadımız, ikinci derecedeki Müridi anlatmaya geçiyor. Buyuruyor ki:

2. Mecazi Mürid

Bu kişi de zahiren Üstadının emrindeymiş gibi görünür fakat manada nefsinin emrindedir. Üstadımız Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri bize şöyle buyururdu:

“Oğlum, müridlerimize iki şey öğretebildik. Birincisi, sofradaki yemeği sünnetlemek. İkincisi de bir misafir geldiği zaman onu kucaklamak” derdi. Yine buyururdu ki:

“Yanımızda iken babaya bağlıyız diyorsunuz, yanımızdan ayrılınca nefislerinize tabi oluyorsunuz. Hanımlarınıza kötü davranıyorsunuz. Ölçü ve tartılara dikkat etmiyorsunuz. Gıybet ediyorsunuz, birbirinizin arkasından konuşuyorsunuz. İşte bizim yanımızda iken tabi oluyorsunuz, dışarı çıktığınızda nefislerinize tabi oluyorsunuz” derdi. Bu da mecazi müridliktir.

Görülüyor ki; İslam ahlakı Tarikat şeyhleri tarafından korunmuştur. Pirimiz Abdülkadir Geylani’ye nispet edilen bir söz vardır ki:

Bir edep için, binlerce derviş feda olsun. Edep gittiğinde onu geri getirecek bulunmaz ama binlerce derviş kıyamete kadar gelecektir” demiştir. İslam, ahlaktır ve ahlaklandırmaktır. Bu yüceliğe, olgun zâtlara uyularak ulaşılır. Zahirde uyuyor görüntüsü vermek kişiyi maksada ulaştırmaz! Bundan sonra Üstadımız, riyakâr müridin durumuna geçerek şöyle buyururlar:

3. Riyakâr Mürid

“Üstadından kendisine eza veren bir hal sadır olduğunda, hikmetini araştırmadan üstadını terk eder, ikiyüzlüdür. Örnek olarak:

Üstadımız yanımıza niye gelmedi, bizi niye çağırmadı ki, bana niye şöyle dedi, gerçek şeyh olsa şöyle yapardı, böyle yapardı, gibi kendi kafasında bahaneler üretir. Hâlbuki Mürşid-i Kâmil bir zâtın müride ihtiyacı yoktur. İhtiyaç sahibi olan müriddir.”

Çünkü Allah-ü Teâlâ Hazretlerine müridi vasıl edecek olan mürşididir. Onun himmet ve nazarı ile nefis meratiplerini geçer. İşte bunun idrakinde olmayan, yaşanan hadiseleri nefsine göre yorumlayan kişi, riyakâr mürid olur.

İsminden de anlaşıldığı gibi, bu Mürid, gerçekte iradesini Hakikate yönelten bir kimse olmayıp, büyük bir zâtın meclisine yakın olmak sureti ile insanların kendisine hürmet etmesini, şeyhin de kendisine iltifat etmesini amaçlar. Bunlar bal küpünün etrafında uçuşan sinek misalidirler. Tabiatlarında içtenlik yoktur. Samimiyet yoktur. Sevk ve idare etme vasfı yoktur. İlim ve irfandan nasipleri yoktur. Halkın saadetini sağlayacak kabiliyetleri yoktur. Ama buna rağmen, halkın seçkin kimselere gösterdiği saygı ve alakayı, kendilerine de göstermelerini isterler. Bunun en kısa yolu, büyüklerden birinin hizmetine girmektir. Fakat bu anlayışa hizmet edenler, daima zarar etmişlerdir. Toplum daima bunlardan sıkıntı çekmiştir. Mevla Teâlâ böyleler hakkında çok üzücü mesajlar verir. Birisinde buyurur ki:

“İnsanlar içinde Allah’a, bir yar kenarındaymış gibi kulluk eden vardır. Ona bir iyilik gelirse yatışır, başına bir bela gelirse yüz üstü döner. Dünyayı da ahireti de kaybeder. İşte apaçık kayıp budur.” (Hac/11)

Buraya kadar Mürid hakkında malumat verildi şimdi ise, Derviş kavramı hakkında malumat verilecektir. Farsça bir terim olan “Derviş”kavramı, kapı kapı dolaşarak dilenen yoksul bir kimseye verilen bir isimdir. Daha önceleri: Arif, Abid, Zahid gibi kavramlarla tanınmış bulunan Sufiler, Talip, Mürid, Salik, Vasıl gibi muhtelif isimlerle anılmışlardır. Derviş kavramının Tarikatlara hicri beşinci asırda girdiği söylenir. Bazı Tarikat mensupları arasında Derviş kavramının, “Kapı Eşiği”manasında algılandığı görülür. Bununla, kapı eşiği gibi ayaklar altında çiğnense bile, Allah yolunda bütün sıkıntılara katlanması gerektiği ifade edilmektedir. Bunun yanı sıra fakir, miskin, kalender gibi kavramların da Derviş kelimesi ile eşanlamlı kelimeler olarak kullanıldığı söylenir.

Tarikatların ruhuna göre, dervişlerin de fiillerinde farklı bir görüntü sergilediğini söyleyebiliriz. Zira bazı Tarikatlar: ‘Bir lokma, bir hırka’ anlayışı ile miskinliği ön plana çıkarırken, bazıları bu hareketi tasvip etmemektedir. Bazıları Tekkelere kapanıp nefsi tezkiye ile meşgul olurken, bazısı cihada katılmaya öncelik verir. Bazısı dergâhta çile çıkarmayı öncelikli bulurken, bazısı da hudutlarda nöbet tutmayı daha önemli bulur.

Birer Ruhi eğitim kurumu niteliği arz eden tarikatlar, bu kavramı pek çok yönden, ‘Suffe Ashabı’nın özellikleri ile mezcederek kullanmışlardır. Dervişlerdeki ibadet aşkı, dünyaya olan rağbet azlığı, zikre düşkünlük, kanaatkârlık, tefekkür, halvete devamlılık, riyazet, mücahede, gibi pek çok fikri ve ameli unsurlarda, dervişlerin suffe ashabı gibi tezyin edildiklerini söyleyebiliriz. Bu bakımdan dervişler, bu özellikleri korudukları sürece, Suffe Ashabının elde ettikleri ilim, hilim, vakar, vera, takva, zühd gibi manevi hal ve vasıfları elde ettikleri bir hakikattir.

Üstadımız ‘Dervişlik Makamı’ diye, Velayette bulunan bir makamdan bahsediyorlar ki, birçok Veli zatların sahip oldukları makamdan üstün olduğunu belirtiyor. Bu makama da Üstada olan teslimiyet sayesinde ulaşıldığını ve Dervişlik makamının Mürşid-i Kâmil zatların mertebesine ulaşmadığını da belirtiyor. Buradan hareketle, bazı büyüklerin:

“Allah’ım! Bizi Dervişlerden kıl” diye dua ettiklerini, kendilerinden nasihat almak üzere yanlarına gelen müridlerine:

“Evladım, gözün yaşlı, amelin ve duan ihlaslı, boynun bükük, elbisen eski, dervişler yoldaşın ve Allah-ü Teâlâ ile Rasulullah (sav) dostun olsun” diye tavsiyede bulunduklarını görüyoruz. Yine Yunus Emre’nin şiirlerinde: ‘Derviş Yunus’ mahlasını kullandığını görmekteyiz. Şimdi asrımızın mana sultanı, hak yolunda rehberimiz, Üstadımız Abdullah Baba Hazretleri, ‘Derviş’ kavramını izah edişine gelelim:

“Derviş olan zât pak bir itikada sahip olur. Üstadının önünde tecrit olur, yani benlikten tecerrüt eder (sıyrılır) Sadakatli ve doğru olur. Mürşid-i Kâmil olan üstadına karşı teslimiyeti tam olur. Üstadının elinden tutarak bütün günahlarına tövbe etmiş, onun muhabbeti ile gönlünü doldurmuştur. Bütün sevdiklerinden, Üstadı ona daha sevimli gelir. Oğlundan, kızından, malından ve hatta kendi nefsinden bile Üstadı daha sevimli olur. İradesini Üstadına teslim eder. Zira Üstadının eli, onun için Rasulullah (sav)’in eli gibidir. Dervişin kendisini üstadına teslim etmesi, Rasulullah’a ve Cenab-ı Zül Celal Hazretlerine kendini teslim etmesi gibidir. Zira Mürşid-i Kâmil olan zât kendini, Allah ve Resulüne teslim etmiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerimde Allah Teâlâ Hazretleri:

“Sana biat edenler ancak Allah’a biat ederler. Allah Teâlâ’nın kuvvet ve yardımı o biat edenlerin vefa ve sadakatlerinin üstündedir” (Fetih /10)

Derviş

Üstadımız Abdullah Baba Hz.leri bu konuda şu izahatı yapmıştır ;

“Derviş o kimsedir ki, üstadına öyle güzel itikat besler ve inanır. Onun Cenab-ı Zül celal Hazretlerine açılmış bir kapı olduğunu bilir. O zât Cenab-ı Hakk’ın dergâhına girer, çıkar. Onun için derviş, Üstadı ne işlerse Hak Teâlâ’nın emri ile işlediğini, işlediği bu fiiller ister hayır suretinde olsun ister şer suretinde olsun, Üstadının Allah Teâlâ Hazretlerinin müsaadesi ile hareket ettiğini bilir ve o zatı sürekli Hakk’a açık bir kapı olarak görür. Dervişlik makamı bunu gerektirir. Derviş toprak gibidir, her fena şey ona atılabilir fakat ondan sadece güzel şeyler çıkar. O yeryüzü gibidir. Üzerinde iyi de kötü de yaşar. Derviş tahammülde toprak gibi olmalıdır. Basılacak, çiğnenecek, ezilecek, kirletilecek, o yine yeşillik verecek. Üstünde gezinenleri bir bir nimete gark edecek, şikâyet etmeyecek.”

Dervişlik makamı çok zordur. Dervişlik makamı velilik makamından üstündür. Ancak Mürşid-i Kâmilden ve kümmeliyni evliyadan üstün değildir.”

Dervişlik böyle mübarek bir meslek olup, Din büyüklerinin üzerinde gittikleri ve Peygamber (sav) Efendimizin ‘Siret-i Ahmediyyesi ‘denilen şerefli bir yoldur. Bunun için Ulema: “Sufi, Allah’ın şeriatı ile şeriatlanmış, Resulünün Sünneti ile Sünnetlenmiş kimsedir” demişlerdir. Derviş , Allah‘tan, bu manada bir istikamet temenni eden kimsedir.

Nuri Köroğlu Mürsid-i Kamillerin Çeşitli Kerametler İle Donatılmaları

Mürsid-i Kamillerin Çeşitli Kerametler İle Donatılmaları

Keramet; Allah-ü Teâlâ’nın Velileri elinde meydana getirdiği birtakım harikalar ve o zatlara ihsan ettiği bütün Mevhibelerdir. Bu konu esas olarak “Keramet” bahsinde ele alındığı için tekrarına lüzum görmüyoruz. Üstadımız buyurur ki:

“Mürşid-i Kâmil olan zâtlar Vahdette tek Kesrette çoğalabilirler. Zira Cenab-ı Zül Celal Hazretlerinin sıfatlarında fani oldukları için Allah Teâlâ bu zatları aynı anda farklı yerlerde bulundurabilir.”

Bu nokta oldukça hassas bir nokta olup, dinin her cephesine nüfuzu olan bilginlerin ki, bunlara: “Zül Cenaheyn” denilir. Bundan maksat; Şeriat ve Tarikat ilimlerini kendi nefsinde toplayan kimselerdir. Bunların sayıları sınırlıdır ama bu ümmet içerisinde böylesi zatlar yetişmiştir. Böyle Mütebahhir zatların eserlerinde gördüğümüz kadarı ile Veli bir kimsenin, aynı anda değişik yerlerde bulunması, ‘Tayy-i Mekân’ sahibi olması, Hz. Ali (ra) gibi, kale kapısını elinde kalkan gibi kullanması vb. durumları rivayet ettiklerini görüyoruz. Bu hadise veli zatın beşerilik vasfından sıyrılıp, nurani bir vasfa bürünmesi sayesinde olur. Nitekim Hayber kalesinin kapısını kâfirlerin suratına fırlatan Hz. Ali (ra)’e bu hal sorulduğu zaman:

“Hayber’in kapısını bedeni kuvvetimle değil, Rabbani kuvvetle söküp attım” demiştir. Bu durum, Hak Teâlâ’nın sıfatları ile sıfatlanmayı gerektirdiği için, Üstadımız ;

“Cenab-ı Zül Celal Hazretlerinin sıfatlarında fani oldukları için Allah Teâlâ bu zatları aynı anda farklı yerlerde bulundurabilir”,

Bu konuya açıklık getirmesi bakımından örnek verecek olursak; Meşayih-i Kiramdan Somuncu Baba olarak tanınan zât, Bursa Ulu Camide halka vaaz ve nasihat ettikten sonra Ulu caminin üç kapısında da aynı anda cemaatle musafaha etmiş ve bu hadiseye oradaki herkes şahit olmuştur.

Evliyaullahın büyüklerinden Beyazid-i Bistami Hazretlerinin de böyle bir mevzuu olmuştur.

Bir gün Beyazid-i Bistami Hazretlerinin hanımı şöyle der:

“Efendi! Allah size hayırlı uzun ömürler versin. Evlatlarımıza hatıra kalması için kendi el yazmanız ile bir Mushaf-ı şerif yazsanız teberruken hatıra kalsa,”

Beyazid-i Bistami Hazretleri:

“Peki Hanım! Sen de bana hurma helvası yap, canım hurma helvası çekti,” buyurdular.

Hanımı helva yapmaya gider. Beyazid-i Bistami Hazretleri de Mushaf-ı şerifi yazmaya başladı, bir müddet sonra helvayı pişiren kadıncağız, Beyazid-i Bistami‘nin odasına girdiğinde hayretler içerisinde baka kalır. Zira odada yüzlerce Beyazid-i Bistami oturmuş, Mushaf-ı şerif yazıyordu. Birazdan hepsi yazdıkları Mushaf-ı şerifleri asıl olan Beyazid-i Bistami Hazretlerinin önüne koyup tek tek mübareğin cesedinde toplandı ve tek Beyazid-i Bistami kaldı. Mushaf-ı şerif tamamlanmıştı. Hanımı bu gördüğü hadise karşısında şaşırıp kalınca,

Beyazid-i Bistami Hazretleri şöyle buyurdular:

“Ey Hatun! şayet buraya bir panayır kurulsa, Vallahi alan da satan da Beyazid-i Bistami olur”, der.

Bu durumu yadırgayan bazı ilim ehli, bu konuda Allah’ın kudretini hiçe saymaktadırlar. Bize göre bu durumun keramet olduğu gayet açıktır. Ömer Nesefi (ks) buyurur ki:

“Allah dostlarının kerametleri Hak’tır. Keramet Veli için alışılagelmiş olanı iptal etme yolu üzere ortaya çıkar. Mesela; uzak mesafeleri kısa zamanda aşmak, ihtiyaç anında yiyecek, içecek ve elbisenin ortaya çıkması. Su üzerinde ve havada yürümek. Hareketsiz, cansız cisimlerin ve konuşamayan varlıkların konuşması gibi.”

Veli zâtın, Allah’ın o esnada “El-Veli” isminin tecellisi ile bir anda nurani bir vasfa bürünerek, üzerinde Hak Teâlâ’nın çeşitli kudreti belirir. Buna Hâkim Semerkandi’nin yaklaşımı daha keskindir:

“Allah-u Teâlâ, Nebi (sav)’e hiçbir kimseye ikram etmediği bir keramet ikram etti de, onu yürütüp, yedi kat göklere yükseltti ve dört bin senelik mesafede bulunan, Allah’ın dilediği yere, gecenin bir cüz’ünde varıp döndü. Bundan daha büyük keramet olur mu? Aynı şekilde, muhalif olana: “Mü‘min mi daha hayırlıdır, yoksa kâfir mi?”deriz.

Ve: “Biz kâfirlerden bir anda doğudan batıya seyreden kimse bulduk. O da Allah’ın lanetine uğramış bulunan İblis-şeytan’dır.” Kâfir böyle olunca, Evliya’nın kerameti inkâr olunamaz. Akıl sahiplerine bu kadar izahat yetişir.

Kâfir olan şeytanın kan misali insanın damarlarında gezip dolaştığı açıktır. Dünyayı bir anda dolaştığı vakıadır. Onun hakkında nice olumsuz görünen hadiseler mümkündür. İyi güzel de yaratıkların en adisinde bunların imkân dâhilinde olacağını akıl kabul ederken, yaratıkların en şereflilerinde bunların imkân dâhilinde olacağını akıl neden kabul etmesin? Üstadımız Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri Mürşidi Kamillerin çok önemli bir vasfına(manen) işareten buyurdular ki;

“Ruhani ve Nurani âlemde görevimiz devam etmektedir. Kur’an ve Sünnet yolunda uyup ta bize üç ihlâs bir fatiha gönderen bizi gören veya görmeyen hepsi için Cenabı Zül Celal Hz.lerinden bütün dervişlerimizin günahlarının affı için vaat aldım Elhamdülillah, Bütün hastalıklarından bizi şifacı kıldı.”

Mürşid-i Kamillerin hali iki kısımdır. Biri vefatıyla tasarrufu nihayete eren, diğeri ise irtihalinden sonra da irşat ve salahiyeti devam eden Mürşid-i kâmildir. Eğer vefat eden Mürşid kendisinden sonra irşat yetkisini devretmediğini, kendisiyle beraber devam edeceğini bildirirse, o Mürşid vefatından sonra da tasarruf sahibidir.

Abdullah Baba (ks) Hazretleri bir sohbetinde Bir Türkmen şeyhi ile bir Arap şeyhinin hadisesini şöyle anlatır.

Zamanında bir Türkmen şeyhi ile bir Arap şeyhi sohbet ederlerken Arap şeyhi Türkmen şeyhine: “Mürşid-i Kâmil insan odur ki, dervişlerini Allah’ın izni ile sırat köprüsünden geçirir” diyerek, Türkmen şeyhini biraz da hafife alarak böyle söyler. Türkmen şeyhi de O zaman: “Buyur deneyelim” deyince, Arap şeyhi manen sırat köprüsünde sağa sola doğru koşturup dervişlerini toplamaya başlar ve nihayetinde karşıya geçer. Türkmen şeyhi de karşıya geçer. Arap şeyhi Türkmen şeyhine:

“Efendi, ben dervişlerimi sırattan geçirdim görüyorum ki sen sadece kendin geçebilmişsin. Dervişleriniz nerede”? deyince,

Türkmen şeyhi üzerinde ki cübbesini yanlarına doğru kaldırır. Arap şeyhi bakar ki, bütün dervişleri cübbesinin altındadır. Üstadımız bu kıssanın arkasında şöyle buyurur;

Dervişinin yeri, şeyhinin yanıdır.”

Abdullah Baba (ks) Hazretleri bu kıssayı anlattığında o meclis içerisinde basiret gözü açık olan dervişler hep bir ağızdan:

“Vallahi O Türkmen şeyhi sizsiniz Efendim” diyerek o yaşanan hadiseyi müşahede etmişlerdir.

Abdullah Baba (ks) Hazretleri de bu zümreye dâhil olan Allah’ın izni ve yüce katında ki değeri hasebi ile dervişlerine himmet edebilme özelliğine haiz büyük bir zattır. Bazı zatların kabirlerinde de irşat ve hidayet vazifelerini sürdürüp salahiyetlerinin devam edeceğine dair rivayetlerde tasavvuf kitaplarının pek çok yerinde rastlamak mümkündür. Bunlardan bazılarını nakletmek icap ederse:

Öncelikle Peygamberimiz (sav) Efendimizin şu hadisi şerifini zikredebiliriz.

“Dünya işlerinde şaşırıp, hayrete düştüğünüz zaman kabir ehlinden yardım isteyiniz.” (Acluni, Keşfül Hafa)

Örnek verecek olursak, Ebul Hasan-il Harakani ks Hazretleri tam on iki yıl Beyazid-ı Bestami k.s Hazretlerinin kabrinden istifade ederek feyz almış ve Seyri Sülûkunu tamamlamıştır. Ondan sonra da irşat ehli bir Mürşid-i Kâmil olarak Silsile-i Saadetin altıncı halkasını oluşturmuştur.

Büyük Üstadımız Bilal Nadir Hz.leri de Ukkaşe (ra) Hz.lerinin manevi terbiyesi altında seyri sülukunu tamamlamış ve irşat vazifesi ile görevlendirilmiştir.

Aynı şekilde Şah Nakşibendî Hazretlerinin, Abdul Halik Gucduvani Hazretleri ile aralarında beş vasıta olmasına rağmen onun ruhaniyetinden feyiz almıştır.

Hanefi İmamlarından Ahmed Bin Muhammed el- Hamevi ‘Nefahat-ul Kurb’ isimli eserinde buyurur ki:

“Evliyaullah, ruhaniyetlerinin cismaniyetlerine galip olması sebebiyle birçok surette görünebilirler. Onların tasarruf ve kerametleri, hayatlarında olduğu gibi, mematlarından sonra da devam eder.”

 Yine Hanefi büyüklerinden Allame Seyyid Şerif Curcani (ks) ‘Şerh-ul Mevakıf’ isimli eserinde;

“Mürid ve saliklere evliya suretlerinin zuhuru ve o suret vasıtasıyla, mürşidin hayat ve ölümü halinde feyiz verdiğini” bildirir. Ehlüllahın vefatından sonra irşat ve tasarruflarının devamına aklen delil ise şudur: Rasulullah Efendimiz vefat ettikleri zaman da İslam’la şereflenenler mahdut ve belli bir sayıda idi. Vefatından sonra fütuhatlar neticesidir ki, İslam bir çığ gibi büyümüş ve tüm cihana yayılmıştır. Eğer irtihalleriyle irşat ve salahiyetleri munkati (kesik) olsaydı, o güne kadar iman edenler de dinden çıkarlardı. Rasulullah’ın muktedir olmadığına, ondan sonrakilerinin güçlerinin hiç yetmemesi lazım gelirdi. İrşat ve salahiyetlerinin devam etmesinin neticesidir ki, İslam on dört asır gün be gün inkişaf etmiş ve etmektedir. Bu durum şüphesiz onun varisleri içinde geçerlidir. Bütün bunlar irşat ve tasarruflarının, ahirete intikallerinden sonra da kemaliyle ve tamamıyla intikal ettiğinin apaçık göstergesidir.

Hatta şu da bir gerçektir ki; vefat eden kişinin ruhu ceset kafesinden kurtulduğu için çok daha müessir ve süratli olmaktadır. Üstadımız Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri buyurdular ki;

“Dünyada bulunan ruh, kınındaki kılıca benzer. Ölümünden sonra ise cismani alakalardan soyulduğu için kınından çıkmış kılıç gibi olur.”

Keza Fahreddin Razi (ra) Metalibi Aliye isimli eserinde ölüleri ve kabirleri ziyaret ederek onların ruhaniyetinden faydalanma şeklini özetledikten sonra:

“Bedenlerden ayrılan ruhlar bazı yönlerden bedenlerle alakalı ruhlardan daha kuvvetlidir.” buyurmuş ve orada bunu izah etmiştir. Hulasa olarak diyebiliriz ki, Ehlüllahın vefatına ve ahiret diyarına intikallerinde dünyaya irtibat ve iltifatları kalmaz şeklindeki düşünceler yanlıştır. Zira böyle bir kanaat ve itikat, Evliyaullahın vefatından sonraki tasarrufunu inkârdır. Bu tasarruf, Rasulullah’tan intikal etmesi bakımından, bu inkârın ona da sirayet etmesi ihtimali vardır ki; çok büyük delalet ve hatadır.

Bu gibi düşüncelerden Allaha sığınırız.

Nuri Köroğlu Mürşid-i Kamile İntisap Etmek (İnabe almak), İntisap Şekilleri

Mürşid-i Kamile İntisap Etmek (İnabe almak), İntisap Şekilleri

İslam âlimleri, herhangi bir ilim şubesi ile meşgul olarak, o dalda ihtisas yaparak seçilen ulemayı çeşitli tabakaya ayırmıştır. Tefsir ilmi ile meşgul olanlara “Tabakatü‘l-Müfessirin” demişlerdir. Hadis ilmi ile meşgul olanlara “Tabakatü‘l-Muhaddisin” demişlerdir. Kelam ilmi ile meşgul olanlara “Tabakatü‘l-Mütekellimin” demişlerdir. Fıkıh ilmi ile meşgul olanlara “Tabakatü‘l-Fukaha” demişlerdir. Tasavvuf ilmi ile uğraşanlara da “Tabakatü‘s-Sufiyye” yahut diğer bir tabirle “Sufiyye Hazaratı” demişlerdir.

İslam kültürü, Allah’ın yüce Resulünden sonra Ashab ve Tabiin‘in ardından, bu salih zümre sayesinde bize kadar emanet edilmiştir.

İslam âlimleri, dinimizde üç çeşit bağlılıktan söz ederler.

Birisi, namaz kıldıran imama yapılan namazdaki bağlılık. Buna: “İKTİDA” denilir.

Birisi, ahlakı güzelleştirmek, olgun ve kâmil manada bir mü’min olmak hususunda, ehliyetli, Kâmil bir Mürşidin terbiyesine girmek sureti ile Mürşide yapılan bağlılık. Buna: “İNTİSAB” denilir.

Bir diğeri ise; zamanın imamı kabul edilen ve bütün Müslümanların onayı ile kabul edilen imama yani Halifeye yapılan bağlılık. Buna da: “BİAT” denilir.

Çoğu ulema bir mürşide bağlılığın lüzumunu eserlerinde belirtmişlerdir. Bu bağlılığa İslam literatüründe “İNTİSAB” denildiği gibi, İNABE” adı da verilir. Bu bağlılık Allah-ü Teâlâ’nın ahlakı ile ahlaklanmayı öğrenmeye matuftur. Allah’ın rızasını kazanmak, elbette bir sebebe bağlıdır. Çünkü vuslata ermek, Allah’ın rızasını elde etmek, ancak bir sebeple mümkündür. O, sebeplerde, gerçek ulema ile Tarikat Şeyhlerinin izinde bulunmakla mümkündür. (Ruhu‘l-Beyan )

Tasavvuf literatüründe bu yola girmiş kimselereMÜRİD” denir. Yani Allah’ın rızasını kazanmak için, kendi iradesinden soyunmuş kimse demektir. Mürid, kendisini bu yolda maksadına kavuşturacak kâmil sıfatlara sahip bir Mürşid bulduğu zaman, edeple huzuruna varmalı ve o zata sormalıdır: Peygamberimiz (sav)’den “İRŞAD” görevi alıp almadığı, Rüyada görüldüğü zaman, şekil ve suretine şeytanın girip giremeyeceği ve sıkışıldığı takdirde manen yardıma koşabileceği sorulur. Gerekli cevabı alırsa hemen intisap etmelidir.

Mürşitlerden tarikat alma yolları çeşitlidir. Sırf bereketlenmek için bir şeyhten inabe almakla, bir Mürşid-i kâmilin terbiyesine girmeyi birbirine karıştırmamalıdır. Bereketlenmek için şeyhten inabe almak isteyen, dilediği şeyhten ders alabilir. Ama bir Mürşid-i kâmilin terbiyesine girmek isteyen kimse, içine gireceği cemaatin adabına riayetle mükelleftir. (Adab)

Mürşidi Kamile İntisab Şekilleri

Mürşid-i Kamile iki türlü intisap olunur.

Birisi, Kalben mutmain olarak şüphesiz bir halde sıdk ile bağlanmakla, diğeri de istihare yaparak rüyada görüldüğü takdirde bağlanılır. Müridin mürşidi kabul etmesinden daha mühimi, Mürşid tarafından kabul edilmesidir. Çünkü Mürşid olan zât ile Allah’ın Resulü arasında manevi bir rabıta mevcut bulunur. Bunu Abdulvahhab Eş-Şa‘rani (ks) şöyle belirtir:

“Şeriatin sahibinden ilim alan veliye, Peygamberinin ayağını önünde görmeden adım atması haram olur.” ( Mizanü‘l-Kübra)

Sufi şeyhlerden kâmillik derecesine ulaşmış zâtlar, şunu çoğu kez belirtmişlerdir ki: “Eğer Allah’ın Resulünü gözümüzün önünden kaybedersek, kendimizi tehlikede görürüz.” (Mizanü‘l-Kübra)

Bunun için de kendisine intisap etmek üzere gelen kimseyi, haline göre Rasulullah (sav)’e havale ederek, O‘ndan alacağı talimat doğrultusunda hareket ederek, gerekirse inabe verir. (Miftahu‘l-Kulub)

Allah yolunda manevi terakkilere erişmek isteyen bir mürit, her şeyden önce kalbini fena hallerden korumalıdır. Bundan kasıt şudur: şeyhinin ilmi, takvası ve Veliliği hususunda kalbinde herhangi bir şüpheye yer vermemektir. (Müzekki‘n-Nüfus)

İmam Şa‘rani‘nin Şeyhi, Ümmi Ali Havvas (ks) Hazretleri buyurdu ki:

“Eğer bir şeyh, ömründe sadık bir müride rastlar ve bulursa, o mürit, o şeyh için elmastan ve mücevherden kıymetlidir. Yine sadık bir mürit de nasihatçi, kâmil bir şeyh bulursa, bu şeyhte onun için elmas ve mücevherden daha azizdir.”

Şeyh, müridin kalbine giden kapıdır. Mürit, o kapıyı hiçbir şekilde açık bulundurmamalıdır. Yani kalbini şüpheden arındırmalıdır. Çünkü kalbin selamete erebilmesi ancak arınmakla mümkündür. Mürşid kalbin arınmasına yardımcı olduğu için, O’nun şahsında dışından emirlerine karşı aykırı davranışta bulunmamalıdır. İçinden dahi itirazı terk etmelidir. (Gunyetü‘t-Talibin)

Müridin kalbi, mürşidinin kalbi ile bütünleştiğim zaman, o müridin kalbinde bulunan bütün masivaya ait duygular müridi terk eder. Böylece mürid:

“Temizlenen, Rabbinin ismini zikredip ona kulluk eden bir kimse hiç şüphesiz kurtuluşa ermiştir.” (A‘la /14,15) ayetinin sırrına erişir. Burada kastedilen temizlik, kalp temizliğidir.

Şu hâlde bu temizliği elde etmek için, Kâmil bir Mürşidin nefesine ihtiyaç var demektir.

Nuri Köroğlu Nefis İle Cihat, Cihad-ı Ekber

Nefis İle Cihat, Cihad-ı Ekber

Mücahede; İnsanın nefs-inin arzularına, kötü isteklerine ve şeytanın isteklerine karşı direnip savaşması demektir. Bu savaşın silahı ibadetler, zikir, tesbih ve duadır. Allah-ü Teâlâ Hz.leri Kur‘an-ı Azimüşşan’da;

“İman edip iyi işler yapanları, muhakkak salihler (zümresi) içine katarız.” (Ankebut / 9) buyurmaktadır.

Nefisle cihat etmek için birinci şart; Allah’a ve Resulüne itaat etmektir. Allah ve Resulüne itaat etmek onun yolunu takip eden kişi, ancak hareketleriyle örnek, peygamberimizin hakiki varisi, bir Mürşid-i Kâmil bir zât bulduğu zaman, manevi feyiz, manevi muhabbet alabilir. Bu aynı, sahabe olanla, olmayan arasındaki fark gibidir. Sahabe, Rasulullah (sav) Hazretlerinin sohbetinden, cemalinden, kemalinden, edebinden, yaşantısından istifade ettiği gibi, bir insanda, Mürşid-i Kamil’e gittiği zaman, onun, maneviyatından, sohbetinden, feyzinden, feyiz alır. Bu da nefis ile cihadına yardımcı olur.

Allah-ü Teâlâ Hz.leri buyuruyor ki;

“Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır. Bu lütuf Allah’tandır. Bilen olarak Allah yeter.” (Nisa /69,70)

Yine Kur’an-ı Kerim’de iman edip, salih amel işlemekten sık olarak bahsedilmektedir. Zaten Allah ve Resulüne itaat etmek budur. Fakat nelerin imandan ve salih amelden olduğunu bilmek ve uygulamak, nefisle cihat etmektir. İşte bu imanın gereği olan salih amelin dozajını ayarlamak için salih bir varis-i nebiye ihtiyaç vardır. Nefis ve şeytanın insana nüfuz ettiği kesindir. Fakat insanın bunu anlaması, anlasa bile çare bulması çok zordur. İnsan’da yedi sıfat vardır ki, bunlar; şehvet, gazap, heva, kibir, cimrilik, haset, küfür ve bidattir. Bütün bu sıfatlar, Nefs-i Emmare’nin özellikleridir. İmam Fahrettin er-Razi tefsir kitabında, nefs-in bu yedi sıfatına, Fatiha Suresi’nin yedi ayeti karşı gelmektedir. Bu yedi ayet, yedi nefis meratibine işaret etmektedir ki, o da şöyledir;

“Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir, nefs-i safiye ye işaret eder. O(Allah) Rahman ve Rahimdir, nefs-i Mardiye ye işaret eder. Din gününün sahibidir, nefs-i raziye ye işaret eder. Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz, nefs-i mutmainneye işaret eder. Bizi dosdoğru yola ilet, nefs-i mülhimeye, nimet verdiklerinin yoluna, nefs-i levvâmeye, gazaba uğramış ve dalalete uğramışların yoluna değil, nefs-i emmareye işaret eder. “

Bütün bunlar şunun ispatıdır; Hakiki hamdı ancak nefs-i safiye de olan idrak eder. Ve buradan çıkarılan en büyük sonuç dervişlik basamağının “Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz” ayetinin işaret ettiği nefs-i mutmainne makamında olduğudur. Mümin bu makamda, Allah’a kul olduğunun farkına varır.

Fatiha Suresi bu şekliyle yaşanırsa, elbette insanı kötü huylardan kurtarır. Fakat her ayette işaret edilen nefis meratiplerini, bir Mürşid-i Kâmilin eliyle geçirmek lazımdır.

Nefisle cihat etmekten kasıt, nefis meratiplerini atlamak ve Allah’a vasıl olmaksa bunun için iyi bir kalp doktoruna ihtiyaç vardır; onlarda mürşidi kâmillerdir. Çünkü bu görev onlara, Peygamber Efendimiz tarafından verilmiştir. Böyle zâtlar Peygamberimizin (sav) varisi oldukları için, onların şekline şeytan giremez. Dervişlerin nefsiyle cihat ederken gideceği yolu bilir, işinin hâkimidir ve nefisle cihadı en iyi bilen de onlardır. Onun için nefisle cihat ancak Mürşidi Kâmil ile olur.

Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri bu konu hakkında şöyle buyurmuşlardır.

“Nefisle cihat etmeyi anlayabilmek için, ilk önce nefsin fitnesinin ulaşamayacağı zümreyi bilmemiz gerekmektedir. Kur’an-ı Kerim de bu konuda nefs-in ve şeytanın müdahalesinin en az olacağı zümre olan salihler ve salih amel kavramından bahsedilmektedir.

Cenab-ı Zülcelâl Hazretleri, nefsi yedi kat cehennemin, her bir tabakasından, ayrı, ayrı, ateş alarak, onu ateş ile nurdan halk etti. Onun içindir ki; Nefsin fıtratı, cehenneme meyil eder, nefis kötülükleri ister, içki, kumar ister yalanı ister riyayı, gıybeti, cinayet işlemeyi vs… ister. Nefsin bu isteklerine karşı onunla mücadele eden müminler hakkında Allah-u Teâlâ Hazretleri, ayeti kerimesinde;

“Müminler ancak o zatlardır ki, Allah’a ve O’nun Peygamberine iman etmişlerdir, sonra bir şüpheye düşmemişler ve mallarıyla ve nefisleriyle Allah yolunda savaşanlardır. İşte doğrular da onların ta kendileridir.” (Hucurat /15) buyuruyor.

Bunun hakkında Peygamber (sav) Hazretleri de Ashabı ile birlikte Tebük gazvesinden dönerken;

– Ey ashabım! Dedi. Sağ elini kaldırdı, durdu sonra:

– Küçük cihat bitti, büyük cihada başlıyoruz, dedi

Sahabeler.

–Ya Rasulullah, kargımızda Endülüs mü var? Bizans mı var? Kisra mı var, Kayser mi var? kimler var? demeleri üzerine; Peygamber (sav) Hazretleri:

–Nefis var, nefis ile cihat, Cihad-ül Ekber’dir, buyurmuşlardır.

Bu hadis-i şerifi Pirimiz Seyyit Abdul Kadir-i Geylani (ks) Hz.’leri, Gunyet-üt Talibin kitabında, bizim seviyemize göre şöyle anlatıyor;

“Bir insan sağ eline kılıcı alır, sol eline kalkanı alır, başına miğfer, üzerine zırh alır, ata biner, kâfirle savaş yapar, öldürür ise bir kâfir öldürmüş olur. Kendisi ölürse şehit olur. Büyük cihatsa, nefis ile olan cihattır. Şeytanla cihat, yalanla, yeminle, zinayla cihat. Kötülüklerle, mal sevgisi ile mülk sevgisiyle, kasa sevgisi ile masa sevgisi ile cihat yapıp, kalbini Allah’ın tevhit nuruyla nurlandırmaktır. Allah’ın nazargâhı kalptir”, buyurmuştur.

Tabi bu nefisle mücadeleyi, insanın kendi başına yapması hemen, hemen imkânsız gibidir. Kişiye bir mürebbi, bir öğretici gerektir.

Talip nefsi ile mücadele ederken, onun en büyük destekçisi üstadıdır. İnsan sürdüğü koyunların çobanıdır, onlardan mesuldür. Nasıl ki, hane reisi evinden, devlet reisi memleketten, bir vali kendi bölgesinden mesul ise, bir Mürşid-i Kâmil de kendi dervişlerinden sorumludur. Onlara Allah ve Resulüne giden yolu göstererek, ikaz ve irşat eder. Haramlara gitmeyin, yalan söylemeyin, yemin etmeyin, diye uyarır. Helal lokma yemesini, başkasına kötülük yapmamasını ve başkasına yapılmış olan kötülüğü de önlemesi gerektiğini, telkin eder. Talibin nefs-i ile mücadelesinde nelere dikkat etmesi gerektiğini gösterir ve manen yardımcı olur. Bu şekilde devam ederken, diğer yandan çevresindeki insanlara da faydalı olur mesela, Allah’a (cc) ve Resulüne iman etmiş, fakat günahı kebair işleyen (içki, kumar, zina vs…) bir arkadaşlarını gördüğü zaman, bunların elinden tutar. Yardımcı olur, onları hoş görür, irşat eder, onları kazanmaya çalışır.

“Kimler benim huzurumdan uzaklaşmış, hidayetimden uzaklaşmış insanları, Allah’ın ibadet ve taatına getirir ise, insanların ve cinnilerin yapmış olduğu ibadetten evladır.”

“Kişi bir kötülüğü gördüğü zaman, gücü yetiyor ise eli ile gücü yetmiyor ise dili ile ona da gücü yetmiyor ise kalbi ile buğz etmeli. Muhakkak ki, buğz da imanın en zayıf noktasıdır. Buyuruyor.

Peygamber Efendimiz, “Nefisle olan cihat, Cihad-ül Ekberdir”, buyurmuştur.

Allah-u Teâlâ Hazretleri de ayeti kerimesinde;

“Allah’a ve O’nun Peygamberine iman edersiniz ve Allah’ın yolunda mallarınız ile ve nefisleriniz ile cihadda bulunursunuz. İşte bu, sizin için çok hayırlıdır. Eğer bilirseniz, (Saff /11) buyuruyor.

Yine Süleyman (as) Allah- ü Teâlâ Hz.lerine yalvarırken şöyle diyor; “Ey Rabbim! Beni gerek bana gerekse ana-babama verdiğin nimete şükretmeye ve hoşnut olacağın iyi işler yapmaya muvaffak kıl. Rahmetinle, beni iyi (salih) kulların arasına kat.” (Neml /19)

“Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler (salihler) arasına kat” (Suara /83)

Hak yolunda kulun en büyük engeli kendi nefsidir. Manevi kirlerden temizlenmeyen nefis, Yüce Allah’tan perdelidir, taattan uzaktır, ilâhî sevgiden mahrumdur. Bu hüküm her devirde geçerlidir. Azgın nefis insanı öyle esir alır ki, Yüce Allah’ı bıraktırır kendisine kulluk yaptırır.

Hevasını kendisine ilâh edinen kimseyi görmedin mi?” (Casiye/ 23) ayeti ve Rasulullah(sav)Efendimizin:

“Yeryüzünde tapılan tanrılardan, Allah-u Teâlâ’nın en çok buğz ettiği heva-i nefs’tir. (Taberani) Nefsin ne derece azdığını ve onun elindeki insanın ne kadar alçaldığını göstermektedir.

İnsan imanı ve dini için korkacaksa, kendi nefsinden korkmalıdır. Bütün ömrünü nefsi ıslah etmek için harcayan Allah dostlarını Allah yolunda perde görmek veya göstermek de bu azgın nefsin bir vesvesesi, şeytanın hilesidir. Çünkü Mürşidi Kâmil olan zâtlar kötülüğü emreden nefis ve şeytanın düşmanıdır. Onun için insanın nefsi ile mücadele ederken bir Üstada ihtiyacı vardır.

Nuri Köroğlu Salihler Divanı Ve Mürşid-i Kamillere Görev Verilmesi

Salihler Divanı Ve Mürşid-i Kamillere Görev Verilmesi

Allah-ü Teâlâ Hz. leri dünyanın cismani düzenini sağlamak için bazı insanların birtakım görevler üstlenmesini murat ettiği gibi âlemdeki manevi ve ruhani düzenin korunması, hayırların temini, kötülüklerin giderilmesi için de sevdiği bazı kullarını görevlendirmiştir. Bunlar büyük peygamberlerin yerine, onlardan bedel kişilerdir. Allah’ın yeryüzünü kendilerine musahhar kıldığı kimseler olarak değerlendirmiştir. Onlar âlemin intizam sebebidir. İnsanların işlerini Allah’ın kendilerine vermiş olduğu ilahi müsaade ile tanzim ederler.

Herkes tarafından kolayca tanınmayan ve gizli olan birtakım sırlara vakıf olan “bu zâtların” kendi içerisinde hiyerarşik bir düzeni söz konusudur. Bu topluluğun içine bazen kadınlardan da dâhil olanlar olur.

Hatta bu toplantıya Rasulullah (sav)’in ruhaniyetinin de iştirak ettiği olur. Bu toplantı zahirle ilgili olmadığı için, ruhen yapılan bir seyr-ü seferin neticesidir. Bu topluluk, hususi bir şekilde tanzim olunduğu için Rasulullah (sav)’in:

“Ruhlar, tanzim edilmiş ordular gibidirler. Bunlardan ruhlar âleminde bilişenler, birbirleri ile ülfet ve muhabbet ederler. Bilişemeyenler de ihtilafa düşerler” (Sünen-i Ebi Davud) buyurduğu hadisin delaleti ile bu zâtlar da tanzim olunmuş birer ordu gibidirler.

Yani başlarında itaat edecekleri bir emirleri, kendilerine yol göstereceği imamları, müşküllerini çözecek hâkimleri bulunur. Böyle donanımlı bir topluluk arz ettikleri için bunlara: Salihler Divanı manasına, “Divan-ı Salihin” denilir. Hak Teâlâ tarafından bir veliye ihsan olunan herhangi bir rütbe veya makam, bu Salihler Divanı’nda merasimle bütün Ehlullaha arz edilir. Artık o zât, veliler arasında o rütbeyle tanınır ve kendisine verilen manevi bir isimle anılır. Bir Mürşid-i Kâmil, irşat vazifesi ile memur olduğu zaman, bu manevi divanda böyle bir merasim icra olunur.

Toplantılarda dünyanın gidişatı hakkında, çeşitli ülkelerin durumu hakkında, tabii afetleri doğal olaylar hakkında vs. belli kararlar alırlar. Bu kararların uygulanması da o bölgelerin sorumlularına verilir… O bölgelerin sorumluları da emirlerindeki melekler veya cinleri kullanarak kararları yürürlüğe sokarlar bunlar, “Divan” da alınan kararları uygulayan görevli veliler “Rical-i Gayb” ordusudur… Bazı işler, vardır ki, bilfiil kendileri tatbik ederler, yaparlar Bazı işler de vardır ki onları görevli meleklere veya cinlere yaptırtırlar.

İşte “Divan” ın aldığı birtakım kararlar, görevli veliler tarafından ilgili birimler harekete geçirilmek suretiyle uygulamaya konur… Olayların o kararlar istikametinde gelişmesi oluşturulur… Ve nihayet şartlar tam olgunlaştığında olaylar Patlak verir! Biz dışarıdan baktığımızda, sanırız ki bir anda bu olaylar patladı. Oysa o olayların kökeni çok yıllar öncesine dayanır. Ve işte bahsettiğimiz Rical-i Gayb” denen zevatın, Hakk`ın takdirini tahakkuk ettirmesi olayı da böylece gerçekleşir! Tabii, bunların dışarıdan anlaşılması mümkün değildir. Nitekim bir açıklama da vardır bu konuda…

Rasûlullah (sav) şöyle buyurmaktadır;

Eğer Allah bir olayı takdir etmişse, o anda kişinin aklını başından alır, kişi fiili işler; sonra da o kişinin aklını ona iade eder.”

Bu defa o kişi; “tuh… Ben ne yaptım da bu kararı aldım, nasıl oldu da bu fiili işledim” der, pişman olur. Behemâhal Allah’ın takdiri yerine gelir!”

Şimdi, burada dikkat edin

“Behemâhal Allah’ın takdiri yerine gelir”

Bu işler, bu manevî görevlilerin varlığı ile Hakk`ın takdirinin ve kudretinin ortaya çıkması olayıdır!

Bu merasime Âlemlerin Efendisinin (sav) ruhaniyeti başta olmak üzere, diğer Peygamberlerin de ruhaniyetleri iştirak eder. Bundan başka Cihar-i Yâri Güzin Efendilerimiz ile birlikte, Ashab-ı Kiram, Tabiin ve Tebe-i Tabiin‘in Sufiyyeden olan imamları, Mezheb sahipleri ve o zamana kadar gelmiş geçmiş bütün Ehlullah hazaratı bulunurlar. Büyük bir merasim icra olunup, sonunda Rasulullah (sav)’in dua etmesi ile merasim sona erer. İşte Mürşid-i Kamil, bu özelliklerle mücehhez olan zattır.

Üstadımız Abdullah Baba Hazretleri buyurdular ki:

“Mürşid-i Kâmil olan zata Peygamberler (as), Piranlar ve diğer Evliyaullahın huzurunda görev tevdi edilir. Bu görev “İRŞAD” vazifesi hakkındadır. Bundan maksat, hepsinin bu zatı tanıması ve bilmesidir.”

Bütün Mürşid-i Kâmil zâtlar bu mana ikliminde Maneviyat ehlinin huzurunda, Rasulullah (sav)’in onayı ile bu yüce vazifeye tayin olmuşlardır. Nitekim Üstadımız dahi bu usul ile vazifelendirildiğini söylerdi. Ehlullahın bu durumunu adeta tasvir eder manada buyurulan bir hadis vardır ki şöyledir:

“Allah bir kulunu sevdiğinde Cebrail (as)’a, şöyle seslenir:

─ Ben filan kulumu sevdim. Onu sen de sev! der. Cebrail (as)‟da o kimseyi sever. Ve aynı şeyi Semada ilan ederek:

─ Allah (cc) filan kimseyi seviyor, siz de seviniz, der. Sema ehli de onu severler. O kimsenin sevgisi, dünyada bulunanlara arz edilir. Allah bir kuluna buğz ettiği zaman da Cebrail (as)’ı çağırır ve:

─ Ben filan kimseye buğz ediyorum, sen de buğz et! der. Cebrail (as)’da buğz eder. Sonra sema ehli arasında: ─ Allah filan kimseye buğz ediyor, siz de buğz ediniz! diye çağrıda bulunur. Onlar da buğz ederler. Sonra bu kişi, yeryüzündekilere buğz edilmek üzere arz olunur.” (Tacü‘l-Usul)

Allah dostlarına karşı insanların sergiledikleri sevgi, esas olarak bu hadiste bahsi geçen noktadır. Özellikle Kâmil Mürşit’lerin halk üzerindeki nüfuzları, böyle manevi bir destek sebebi iledir. Tasavvuf ehli bu konuda bu hadisi delil getirmişlerdir. Üstadımızın bahsettiği bu husus, Rasulullah (sav) Efendimizin belirttiği bu hadisin pratik bir yorumu niteliğindedir.

Bundan sonra Üstadımız Mürşid-i Kâmil zatların, Manevi Ameliyat oluşlarından bahsederek şöyle buyurur:

“Mürşidi Kamillere görev verildiği zaman, Allah Teâlâ kendi evlatlarına olan sevgisinin bir başka boyutunu, kendisine uyan Talip ve Müritleri hakkında kendisine verir. Böylece Taliplerini de kendi evlatları gibi severler. Kâmil-i Mürşitlik göreviyle birlikte, Taliplerine karşı cinsel bir duygu hissetmez. Kendisinden bu tür sevgiler tamamen alınır.”

Üstadımız Abdullah Baba Hz.leri, Kamil Mürşitlerin gerçekten çok ayrı bir özelliğini belirtmiştir. Eskiden Osmanlı Devleti zamanında, Meşihat Dairesi tarafından bütün şeyhler teste tabi tutulur ve bu testin neticesinde O şeyh hakkında müspet veya menfi bir karara varılırdı. Ele alınan meselelerden biri de bu “Manevi Ameliyat” konusudur. Bugün böyle bir müessesenin yoksuzluğu sebebi ile bu müesseseler başıboş bir halde seyredip gidiyor.

Bu nokta oldukça mühim bir noktadır. Dinde kendisine güven duyulacak, yüzüne bakıldığı zaman Allah ve Resulü hatırlanacak, bakışlarında ibret, halinde heybet, sözlerinde hikmet olgusu olacak kimseler, işte bunlardır. Buna da manevi bir lütuf olmazsa, insanın bu kıvamı elde etmesi mümkün değildir.

Her safiye makamına gelen zatlar Mürşid-i Kâmil olmaz. Ancak Peygamber (sav) Efendimizin vazife verdiği kişiler müstesna. İşte nefsi safiye makamın da olup ta irşat ile görevlendirilmeyen fakat nefis meratiplerini tamamlamış zevata “Kümmeliyni Veliyullah” denir.

Nükte:

Abdullah Baba Hz.lerinin Bir Başka Şeyh İle İmtihanı

Üstadımız, Abdullah Baba Hz.lerini ziyarete giden bir kardeşimiz orada yaşanan bir mevzuu şöyle anlatır. Nevşehir de misafir olduğumuz bir gün sabahleyin elinde kahvaltı sinisi Abdullah Baba Hz.leri içeri geldi Kahvaltıya oturduk. Kahvaltı yaparken Efendim bize;

─ Bu gece sofilerinin çokluğu ile övünen birisi ile imtihan olduk dedi,

─ Nasıl oldu Babacığım, dedim.

O Şahıs bana:

─ Seninle imtihan olalım mı? dedi.

─ Ben de olur yalnız nasıl olacak, dedim.

Önümüzde büyük bir havuz vardı, içinde de büyükçe bir yılan vardı. O şahıs bana hitaben;

Bak şimdi elimi havuza sokacağım, o yılan beni ısırmayacak, bana itaat edecek, dedi. Ve elini havuza soktu, yılana doğru uzattı ama yılan ısırmadı. Havuzun öbür tarafına doğru gitmeye başladı. Elini çıkararak, gördün mü hayvanlar bile bana itaat ediyor, dedi.

Ben de o şahısa, itaat öyle olmaz dedim.

─ Ya nasıl olacak, elimi ısırmadı görmedin mi? dedi.

Ben de ona şimdi bak dedim. Havuz da ki yılana işaret ettim çağırdım, omzuma çıkmasını söyledim. Yılan sudan çıktı, omzuma geldi oturdu. Bunu o şahsa göstererek, itaat böyle olur, bu hayvan bile senin şerrinden kaçıyor, dedim.

Maalesef toplumda insanların manevi duyguları ile oynayan Peygamber (sav) Efendimizin varisi olmadığı halde haramilik yapan Bazı şeyhlerin günümüzde cinsellikle alakalı, hususlardan ötürü töhmet altında tutuldukları bir hakikattir. Bu gösterir ki, bu hal Nakıslık alametidir. O kimse noksandır. Yani kemale ermemiştir, bu hali ile de yol kesicilik vazifesi yapmaktadır. Böylesi kimselerin ahiretten nasipleri yoktur.

Üstadımız bu konuda kendisinin birkaç defa manen ameliyat edildiğini, yaratıklara karşı olumsuz manada bir şehvet hissinin kendisinden alındığını belirtirdi. Velayette kendisine “BABA” unvanı verilen zatların, bu şekilde manevi bir ameliyat geçirdiklerini, bu halin, kendi Üstatlarında da vuku bulduğunu söylerdi. Bununla iktidarsızlık manası çıkarılmayacağını, ancak kişiye zarar verecek duygunun alındığını söylerdi. Demek ki, kendilerine uyulan bu zâtlara duyulan güven duygusunun altında yatan hakikat bu imiş… şu halde, kendisine uyulacak kimseye bu durumun sorulması gerekir kanaatindeyiz.

Mürşid-i Kamillerin bir başka özelliği de Kalp mütehassısı olmalarıdır. Üstadımız bu konuda buyurdu ki:

“Mürşid-i Kâmil olan zatların dervişlerinden hal ehli olan olursa, o derviş kalpten anlarsa, dünyanın neresinde olursa olsun dervişi ile kalben konuşur. Kalpten anlamayan olursa, ona da lisanen konuşur. Her ikisinde de konuşma yetkisi vardır. Sükût ettiği halde, basireti olan, hali anlayan, nerede dervişi varsa, maneviyatı varsa, onunla görüşür, sorusuna cevap verir. Anlamıyorsa lisanen söyler bu da kulağa hitap eder.”

Allah-ü Teâlâ‘nın bu zatlara ihsan ettiği sayısız nimetlerden biri de budur. Abdülaziz Debbağ Hazretleri, Ahmed b. Mübarek Hazretlerine: “Seni günde beş yüz defa gönlümde hatırlamazsam, Allah katında dereceden düşerim” der. Ahmed b. Mübarek de: “Üstadımız bize öyle yakın olurdu ki, bazı zaman O‘nun mübarek nefesini yanımda hissederdim” demektedir. Demek ki Velilerde bu haller vardır. Bundan sonra buyurdu ki:

“Mürşid-i Kamil olan bir zatın dervişleri ayrı ayrı ülkelerde, şehirlerde, köylerde, kasabalarda olursa olsun, eğer sıkıntıya düşseler veya sekerat halinde olsalar dahi, Allah‘ın izni ile o dervişlerinin hepsine aynı anda yetişebilecek maneviyatı vardır.” Mürşid-i Kâmil zatların mühim özelliklerinden biri de Allah’ın izni ile Allah’ın kullarına manen yardımcı olmalarıdır. Esasen onların şahsında zuhur eden bu hadisenin yaratıcısı Allah’tır. Ancak Rabbimiz onları bu konuda vasıta kılmış olmaktadır. Burada asıl olan, Allah’ın merhametidir. Allah-ü Teâlâ kullarına merhameti ile muamele etmek ister. Bunun için de salih kullarının muhabbet ettiklerine, Allah (cc) da muhabbet eder.

Nuri Köroğlu | Allah-ü Teala imanımızdaki sadakatimizi ölçmek için kafirleri musallat eder.

“Ahir Zaman” fitnelerinin ayyuka çıktığı bir zamanı yaşıyoruz.

Dünyanın dört bir yanında Müslümanlar tarifsiz eza ve cefa çekiyor. İnsanlığın atası Adem aleyhisselam döneminden beri süre gelen hak ile batıl mücadelesi, her geçen gün şiddetini arttırarak devam ediyor. Rabbimiz Zülcelal ve Tekaddes Hazretleri Kur’an-ı Azimüşşan’da yaşadığımız bu hadiselere ışık tutarak şöyle buyuruyor:

“İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. (Bazen bir topluma iyi ya da kötü günler gösteririz, bazen öbürüne.) Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez.” 

Allah-ü Teala imanımızdaki sadakatimizi ölçmek, bizleri sınamak ve kainatta Allah’ın şahitleri olabilmemiz, şehitlik mertebesine erişebilmemiz adına bazı kâfirleri bize musallat eder. Bazen kâfirleri Müslümanlara galip getirir bazen de Müslümanları kâfirlere galip getirir. Dünya kurulduğundan beri bu düzen böyle devam etmiştir.

Çünkü bu âlem “Darul İmtihan”dır, “Darul Fiten”dir. İmtihan âlemidir. Rabbim güzel sonuçlarla Kendisine varmayı cümlemize nasip ve müyesser eylesin.

Nuri Köroğlu

Nuri Köroğlu | Allah-ü Teala imanımızdaki sadakatimizi ölçmek için kafirleri musallat eder.
Nuri Köroğlu PEYGAMERİMİZİ (SAV) RÜYADA GÖRMEK, RÜYA TABİRİ, RÜYALARA İTİBAR

PEYGAMERİMİZİ (SAV) RÜYADA GÖRMEK, RÜYA TABİRİ, RÜYALARA İTİBAR

Rüyalara İtibar

Asrımızın mana sultanı, muhterem Üstadımız Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri rüya tabirini çok iyi bilir ve rüya sahibine, Kur‘an ve Sünnetten aldığı ilhamla gereken izah ve açıklamaları yapardı. Üstadımız her hususta olduğu gibi rüya konusunda da Kitap ve Sünnette belirtilen açık beyanlara tabi olur ve bulduğu başka beyanları bu iki adil şahide sunmadan kabul etmezdi. Kendileri “ÜMMİ” oldukları halde Yüce Rabbimizin katından bahşettiği “Ledünni ilim” ile olaya çabucak nüfus ederdi.

Öyle ki bir sohbetlerinde;

“Evladım dervişin gördüğü rüya Üstadının kanalından geçer buyurdular.”

Rüyaların Te’vili hakkında çok geniş bir bilgiye sahipti. Rüyanın tutunulacak bir kaynak olmayacağını her fırsatta belirtmekle birlikte, rüyalarda da bazı hikmetlerin bulunduğunu belirtirdi. Bu sebeple de bizlere rüyalarımızı anlatmamızı, bunlara itibar etmeyi ancak amel etmemeyi öğütlerdi.

Her ne zaman kendisine rüya anlatacak olsak: “Rüya ile amel edilmez” buyurur ve sonra da: “Hayrola, hayırdır inşaallah” diyerek rüyamızı dinler ve gereken izah ve ikazı yerinde yapardı. Ne zaman ki rüya Kitap ve Sünnet ölçülerine göre tabir edilirse, işte ondan sonra amel edilebileceğini söylerdi.

Üstadımız, rüyanın pek çok ilmi keşif ve hakikatlere anahtar teşkil eden bir şifre hükmünde olduğunu söylerdi. Bu yönüyle rüyaların itibara layık bir yönü olduğunu belirtir ve buna da Kur’an-ı Kerimde Hz. Yusuf (as)’ın kıssasını anlatarak delil getirirdi. Bu konuda buyurdu ki:

Evladım dervişin gördüğü rüya Üstadının kanalından geçer” buyurdular.

Rabbimiz Kur’an-ı Azimüşşan’da şöyle buyurmuştur;

“Bir vakit Yusuf babasına: “Babacığım, demişti. Gerçekten ben rüyamda on bir yıldızla, güneşi ve ayı gördüm. Gördüm ki onlar bana secde edicilerdir.” (Babası Yakup) dedi ki: “Oğulcağızım rüyanı sakın kardeşlerine anlatma. Sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan insanın apaçık dumanıdır. Rabb’in seni öylece (Rüyada gördüğün gibi) beğenip seçecek, sana rüya tabiri ilmi öğretecek, sana da Yakup ailesine de nimetlerini daha evvel atalarının İbrahim’e ve İshak’a tamamladığı gibi tamamlayacaktır. Şüphesiz ki Rabb’in her şeyi bilendir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.” (Yusuf /4,5)

Ayet-i kerimelerde görüldüğü üzere, Yusuf (as) salih bir rüya görüyor. Bunu babası Yakup (as)’a anlattığında; O da tabir ilmini bildiğinden, gelecekte olacaklardan bir nebze bilgi sahibi oluyor.

Bazıları rüyaya itibar edilmez derler. Bu bir hatadır. Eğer itibar etmek doğru olmasa idi, Allah’ın bir peygamberi olan Yakup (as), oğlu Yusuf (as)‘ın gördüğü rüyaya itibar etmezdi. ‘Rüyadır’ deyip geçerdi. Ancak onda Ledün İlmi bulunması hasebiyle, olacak birtakım hadiseleri daha ilk başlangıçta keşfetmişti. Bunun için de rüyasını kardeşlerine anlatmamasını tembih buyurdu. Zira kardeşleri de bir peygamber çocuğu olması münasebeti ile onlarda da hikmet bilgisi mevcut idi. Onların bu bilgi sayesinde kardeşlerinin durumunu kıskanacaklarını anlamış idi. Nitekim Yusuf (as)’ın rüyasını duyar duymaz, hemen içlerinde bir kıskançlık duygusu beliriverdi. Zira onlar ile Yusuf ‘un anneleri bir değil idi. Yusuf ‘un gördüğü rüyanın hikmetini düşündüler ve anladılar ki, rüyada secde eden yıldızlar kendileri, ay anneleri ve güneşte babalarıdır. Buna istinaden aralarında: Bu, ileride bizim üzerimize hâkim ya da kral olur ve bizi emri altına alır, dediler. Bunun üzerine şeytanın da vesvesesi ile planlarını gerçekleştirdiler. Ancak babalarına her ne kadar kardeşlerini kaybettiklerini belirtip, onun öldüğüne dair yalan haberi getirdikleri zaman Yakup (as) onların bu haberine inanmadı. Çünkü O, Yusuf‘un gördüğü rüyanın tahakkuk edeceğini biliyordu. Onlar her ne kadar böyle söylese de Rab Teâlâ’nın hikmetinin gerçekleşeceğini biliyordu. Bu da O’nun bu rüyaya itibar etmesinden ileri geliyordu. Nitekim daha önceden de İbrahim (as)’ın rüyası hakkında gerçekleşen olay da onun rüyaya ne derece itibar ettiğinin bir delilidir.

Rasulullah (sav) ehli salikin rüyalarının tabirine önem verirdi. Hatta sabah namazından sonra oturur ve

“ Sizden kim rüya gördü?” diye sorardı. Eğer biri çıkarda anlatırsa onu tabir ederdi.

Asr-ı saâdette bu ümmetin mukadderatı ile alâkalı pek çok önemli iş, hep rüyalarda müşahede edilmiştir:

Abdullah b. Zeyd mescide gelerek Peygamber (sav) Efendimize rüyasını anlattı:

“Ey Allah’ın Resulü! Ben sizin üzüntünüzü görüp ayrıldığım vakit rüyamda bir adam gördüm. Üzerinde yeşil renkli iki giysi vardı. Kalkıp mescidin üzerinde ezan okudu. Sonra bir miktar oturdu. Tekrar kalkıp aynı söylediklerini bir kere daha tekrarladı. Ancak bu sefer bir de “kad kâmeti’s-salâh (namaz başlamıştır)” cümlesini ilave etti. Eğer halkın bana yalancı diyeceğinden korkum olmasaydı ben adeta uykuda değildim, uyanıktım diyecektim” dedi.

Bunun üzerine Efendimiz (sav):

“İnşaallah bu hak bir rüyadır. Kalk rüyada öğrenmiş olduğunu Bilâl’e öğret. O bunları söyleyerek ezan okusun. Zira onun sesi seninkinden daha gür!” buyurdu. Ben de Bilâl’le birlikte kalktım. Ona teker teker arz ediyordum. O da bunları yüksek sesle söyleyerek ezan okumaya başladı. Bunu evinde olan Hazreti Ömer (ra) işitmişti. Hemen evden çıkıp ridâsını çekerek geldi ve:

“Ey Allah’ın Resulü! Seni hak ile gönderen Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun, onun gördüğünün aynısını ben de gördüm!” Bunu işiten Rasulullah (sav):

Elhamdülillah! şimdi bu daha sağlam oldu!” dedi. (Tirmizi)

Üstadımız bu güzel izahattan sonra buyurdular ki:

İşte salih insanların görmüş olduğu saliha rüyalar vardır. Ve bu rüyalara itibar edilir. Ahir zamanda müminlerin gördükleri rüyalar ayna gibi olur. Akşam gördüğünü gündüz yaşar” Buyurdular.

“Zaman yaklaşınca, mü’minin rüyası, neredeyse yalan söylemeyecek. Esasen mü’minin rüyası, peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür. Peygamberlikten cüz olan şey yalan olamaz.” (Buhari)

Mü’minlerin rüyasının doğru çıkması, doğru sözlü oluşları sebebiyledir. Bu sebeple de görülen rüyalar te‘vil ve yoruma ihtiyaç hissettirmeyecek kadar açık ve net olacaktır. Dolayısıyla Allah‘ın davasını dava edinmiş Allah adına her türlü çileye maruz bırakılmış bir mü’min, Allah‘ın kendisine olan özel yardımına elbette “Sadık Rüya” yoluyla ulaşacaktır. Bu bakımdan, rüyalara şeytanın bir kısım tasarrufu söz konusu olmasına rağmen, takva sahibi mü’minler, ahir zamanda Nübüvvetten bir parça olan Sadık Rüya ile bütün gerçekleri görerek hayatlarına yön vereceklerdir. İşte ahir zamanın fitnelerinden emniyet içerisinde bulunacak olan bahtiyarlar bunlardır.

Peygamber (sav) Efendimizi Rüyada Görmek

Buhari ve Müslim’in ittifakla naklettikleri pek çok sahabeden rivayet edilen şu Hadis-i şerifte “Beni rüyasında gören beni uyanıklıkta da görecektir. Zira benim şeklime şeytan giremez” (Buhari)

Yine bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur.

Beni rüyasında gören hakikaten görmüştür. Benim şeklime şeytan giremez.” (Buhari)

Müminin göreceği sadık rüyaların başında, Rasulullah (sav)‘i rüyasında görmesi gelir. Çünkü onun rüyada görülmesi kesinlikle sadıktır. Rasulullah (sav)‘i rüyada görmek hakkında gelen hadisleri incelediğimiz zaman görürüz ki; görülen bu rüya Hakk bir rüyadır.

İmam Nevevi (ks):

“Rasulullah (sav)‘in görüldüğü rüya nasıl olursa olsun, Hakk bir rüyadır. Şeytan O’nun zahirde cesedine giremediği gibi, rüyada da ruhuna temessül edemez. Buna Allah-Teâlâ asla müsaade etmez.” buyurur

Sahabelerde pek çok kere Hz. Peygamberi(sav) rüyada görmüşler ve farklı hadiseler cereyan etmiştir.

Hz. Ali (ra) bir gün şunları söyledi:

“Dün gece Hz. Peygamber’i (sav) rüyamda gördüm; O‘na kendisinden sonra Irak‘lılardan neler çektiğimi söyledim. Bunun üzerine bana yakın bir zamanda huzur ve rahata kavuşacağımı vaadettiler.” Hz. Ali (ra) Efendimiz bu rüyasından üç gün sonra Ģehid edildi.

Yine Sahabeden İbn-i Abbas (ra) şöyle anlatıyor:

“Bir gün gündüzün ortasında uykuya dalmıştım. Rüyamda Hz. Peygamber (sav)‘i gördüm. Üstü başı toz toprak içerisinde idi ve saçı sakalı birbirine karışmıştı. Elinde de bir kavanoz vardı. Onun ne olduğunu sordum. “Hüseyin ve arkadaşlarının kanıdır.” Onu sabahtan beri durmadan topluyorum buyurdular” gerçekten de sonradan öğrendik ki Hüseyin (ra) benim bu rüyayı gördüğüm gün şehid edilmişti. (Hayatüssahabe)

Üstadımız Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri;

―Rüyasında Rasulullah’ı (sav) gören kimsenin, uyandığı zaman şükür namazı kılması iyi olur, zira bu tür rüyaların devamına işaret olabilir. Bunun için böyle bir rüya gösterdiğinden ötürü, kişi şükür babında namaz kılmalıdır.” buyurdular.

Abdullah Baba Hz.leri dünya gözü ile Rasulullah (sav)‘i görme nimetine erişemeyen evlatlarını rüya yolu ile bu nimete erişmeye teşvik ederdi. Nitekim O‘nun bu teşvik ve telkinleri sayesinde, ahir zamanın fitneleri ile kararan dünyamız, zaman zaman âlemlerin Efendisinin mübarek cemalinin nuru ile aydınlanırdı. Pek çok kardeşimiz bu devlete ermişlerdir.

Bir gün Abdullah Baba Hz.lerini Avrupa seyahatinde iken davet edildiği yerde bir kardeşimiz akşam yemeği esnasında, Rasulullah (sav)‘i rüyada görmenin keyfiyeti ile ilgili soru yöneltilir. Bu soruya bir müddet sükût ettikten sonra mübarek ağızlarından şu kelimeler dökülür.

Bu öyle bir haldir ki, bir kimsenin O‘nun şeklini tam olarak görüp tarif etmesi mümkün değildir. Zira O, “Nur üstüne Nur” olan Allah’ın ‘NUR’ sıfatında fani olmuştur. Ancak bazı kimseler, o nur bazen şekli bir tarzda tecelli ettiği zaman, şeklini tanıyabilirler. Yahut bazısına sürekli gördüğü tarzda görünür. Bu sebeple gören kişinin kapasitesi burada önem arz etmektedir” buyurdular.

Bu da gösterir ki, Rasulullah (sav)‘i rüyada görmek, kişilerin durumuna göre değişkenlik arz eder.

Yine Bir Hanım ihvanımız rüyasında Rasulullah (sav) Hz.lerini görür Rasulullah‘ın (sav) sakalının teni ile kesiştiği yerde yanağında Allah (cc) lafzının yazdığını görür. Abdullah Baba Hz.lerinin bir sohbeti esnasında rüyasını anlatır. Efendi Hz.leri cevaben:

“Allah hayırlara tebdil eylesin gördüğün rüya doğrudur kızım, bir yanağında “Allah(cc)” yazılıdır. Keşke diğer yanağını da görebilseydin orda da “Muhammed (sav)”yazılıdır” buyurur.

Rüyada Rasulullahı (sav) gören kimsenin, “YAKAZA” halinde de görmesi ise, Tasavvuf ehli katında Rabıta ve Murakabe anında, Rasulullah (sav)‘in görüleceği kabul görmüş bir görüştür. Nitekim “Seyr-i Sülûk”ve Fena fi‘r-Resul”bahislerinde bunlara temas edildi.

Salih Zâtların Rüyada Görülmesi

Salih zâtların rüyada görülmesi de Mübeşşirat’tan sayılır. Yani Allah tarafından kulun rüyasında, ilim, amel ve takvası ile temeyyüz etmiş Salih, Veli, Âlim bir kimsenin gösterilerek, bir kısım Dini, ilmi ve şahsi hallere çeşitli uyarılar veya bilgilendirmeler yapılır. Bu sebeple onlar dünyada iken nasıl görüldükleri zaman Allah’ı hatırlatan bir alamet iseler, rüyada görülmekle de yine aynı tecelli gerçekleşmiş olur. Bu itibarla, Allah-ü Teâlâ’nın koruduğu Veli, salih zatların rüyada görülmeleri de Mübeşşirat’tan sayılır.

Üstadımız, Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri bu konuda;

“Beni rüyasında gören hakikaten görmüştür. Benim şeklime şeytan giremez.” (Buhari) Hadis-i şerifini okur. “Aynı şekilde Hz. Peygamberin varisi olan zâtların da şekline şeytan giremez. Onları gören de hakikaten onları görmüştür. Zira onlar Peygamberlerin varisi olan velilerdir.” Diye belirtirdi.

Müminlerin salih insanları görmeleri de saliha rüyalardandır. Hatta belli seviyeye gelmiş olan zatlar başkasının rüyasına girip onunla irtibat kurabilirler. İşte Selma-ı Farisi (ra) ve Abdullah Bin Selam (ra) Hz.lerinin kıssası buna bir misal teşkil eder. Abdullah Bin Selam (ra) şöyle anlatıyor:

Selma-i Farisi. Bir gün bana

“Ey kardeşim! Hangimiz daha önce ölürsek öbürü rüyada onunla irtibat kursun” dedi.

Bunun üzerine ben “Böyle bir şey olur mu?” diye sordum. Şöyle Dedi:

“Evet. Çünkü mü’minin ruhu serbesttir. Yeryüzünde istediği yere gidebilir. Kâfirin ruhu ise hapistedir.” Bu konuşmamızdan bir süre sonra Selman vefat etti. Bir gün öğle üzeri kaylule uykusuna dalmıştım. Rüyamda Selman (ra) gelerek

“Allah’ın selamı ve rahmeti üzerine olsun” diye selam verdi. Bende “Allah‘ın selamı ve rahmeti senin üzerine de olsun ey Allah‘ın kulu şeklinde selam verdim” sonra ahiretteki yerini nasıl buldun. Diye sordum. şu cevabı verdi: “Çok hayırlı buldum. Ey Abdullah sana bazı tavsiyelerde bulunayım: Sakın tevekkülden ayrılma. Çünkü tevekkül en güzel sıfattır. Çünkü o en güzel sıfattır. (Hayatüssahabe)

Şah Veliyullah Hz.leri salih rüya için şöyle buyurdu: Yakinden doğan makam ve hallerden biri de salih rüyadır. salih rüyadan maksadımız Şu;

Rüyada Rasulullah (sav) görülmesi, Cennet ve cehennemin görülmesi, salihlerin ve Peygamberlerin görülmesi, Beytullah gibi mübarek bir mekân görülmesi, Gelecek bir olayın görülmesi ve onun aynen gerçekleşmesi, Geçmiş bir olayın olduğu gibi gözükmesi, kişinin bir kusuruna dikkat çekici rüya görmesi, mesela öfkesini kendisini ısıran bir köpek suretinde görmesi, Nurlar ya da güzel rızıkların görülmesi, süt içmek, bal ve tereyağı yemek, Meleklerin görülmesi gibi…

Rüyaların Tabiri Meselesi

Rüya tabir etmek Allah (cc) vergisidir. Herkes rüya tabir edemez. Akıl ve mantık bu iş için yeterli değildir. Hatta ulemanın rüya tabiri hususunda yazdıkları bir kısım eserlerden hareket ederek rüyaları tabir etmek dahi doğru değildir. Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hz.leri:

“Eğer o kitaplardaki formüllerin usulü bilinirse, bunda bir sakınca yoktur. Yoksa onlar rüyayı yormada ölçü olarak alınmaz” buyururdu.

Zira her zamanın ve herkesin rüyaları değişiktir ve birbirini tutmaz. Mesela; bugün füzeyle uzay seyahati yaptığını gören bir kimsenin rüyası, rüya kitaplarına bakılarak nasıl yorumlanacak? Bu iş kitaplarla değil de ehliyetli kimselere başvurularak çözülmelidir.

Rüya, merhametli ve öğüt verebilecek durumda olanlara anlatılmalı, güzelce yorumlayamayacak kişilere de söylenmemelidir. Peygamber (sav) Efendimiz:

“Rüya gören onu hiç kimseye söylemediği sürece o, bir kuşun ayağına bağlıdır (zuhur etmez); söylerse zuhur eder. Böyle olunca rüyanızı yalnız akıllı, sizi seven veya size öğüt verecek durumda olan kimselere söyleyin” buyurmuştur.” (Müsned)

Rüyalar anlatılmadığı sürece hükmü askıdadır. Ne zaman anlatılacak olursa, duruma göre kısa zamanda hükmü gerçekleşen rüyalar olabildiği gibi, zaman ve mekân sınırını aşabilecek rüyalar da olur. Rüyada Allah-u Teâlâ’nın görülmesi gibi.

Rüya tabir edecek kimsenin rüya ilmine haiz olması icap eder zira o, rüyayı imkân nispetinde hayra yormalıdır. Çünkü o, faydalı olana ve kendisine yardımı dokunacak hususlara irşat ve teşvikte bulunmalıdır. Bilgili olmalıdır. Rüya yorumundan anlayan kimse olmalıdır. Sevilen bir kimse olmalıdır. Böyle birisi, rüyayı görenin ihtiyaç duyduğu hususu bilip, onu öğretecek veya sükût edecektir. Tabirci, bir hayır görürse söyler, anlayamaz veya şüpheye düşerse sükût eder. Veya: “Allah hayırlara tebdil etsin” der. Bu da o rüyanın hayır üzere tabir edildiğini gösterir.

Mevzua açıklık getirmesi bakımından sizlere bir örnek vermek istiyoruz;

Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hz.lerinin yanına bir aile gelir. Bu aile evlilik ile ilgili istihare yaptıklarını ve rüyalarında yeşillikler gördüklerini, bu veçhile evlendiklerini söylerler, fakat aradan bir müddet geçtikten sonra anlaşamayıp boşandıklarını bunda ki hikmeti sorarlar;

Abdullah Baba Hz.leri kendisine gelen bu kişileri dinledikten sonra, “Gördüğünüz yeşillik ne tür idi” diye sorar;

Onlar şöyle cevap veririler;

“Efendim, nane bahçesi idi” deyince;

Abdullah Baba Hz.leri;

“Evladım nane yeşildir ama acıdır” buyururlar.

Kanserli olan bir kardeşimiz şöyle bir rüya anlatmıştı. Rüyasında; Piranların tutmuş olduğu bir eleğin içerisinde kendisini elediklerini, eleğin altına geçtikten sonra tekrar eleğin üzerine attıklarını ve bunu sürekli yaptıklarını, yaparken de çok ızdırap çektiğini anlattı. Bizde bu görmüş olduğu rüyayı Üstadımız Hz.lerine anlattık.

Efendimiz bize;

Evladım o kardeşinizin günahlarını temizliyorlar, bütün günahlarından arındıktan sonra, ruhunu teslim edecek” buyurdular.

İmam Malike: “Herkes rüya tabir edebilir mi?diye sorulmuş o da: “Nübüvvetle oynanır mı?” demiştir.

İmam Malik (rh. a):

“Rüyayı iyi tabir edenler yorumlasınlar. Eğer iyi rüya görürse söylesin; iyi rüya görmezse sussun” demiştir. “İyi görmese de onu iyi olarak tabir etsin mi?” sorusuna karşılık olarak da: “Hayır! Rüya Nübüvvetin bir parçasıdır. Nübüvvetle oynanmaz” diye cevap vermiştir. Görülüyor ki, Müçtehid zâtlar rüyanın önemini böyle anlayıp, tabir etmenin de büyük bir iş olduğunu ortaya koymuşlardır.

Üstadımız Abdullah Baba Hz.leri dervişlerine rüyalarını sorar ve anlattığımız rüyaları tabir ederdi. Rüya tabiri hususunda da oldukça titiz davranır ve herkese rüya anlatmanın sakıncalarını belirtir, rüya anlattığınız kimse “Hayrola hayırdır inşallah” demezse rüyanızı anlatmayın zira Peygamber (sav) ve ashabı böyle söylerlerdi. Diye tembih ederlerdi.

“Salih insanların görmüş olduğu salih ve Sadık rüyalar vardır. Onu ancak ehline söyleyin. Onlar ki; salih olan, insanlara vaaz ve nasihat eden kimselerdir. Bu gibi rüyaları onlara anlatın buyurdular.”

Üstadımız bunu sık sık telkin eder, hatırlatırdı. Biz de kendisine rüyalarımızı anlatırdık. Kendileri eğer lüzum görürse tabir eder, gerekli izah ve ikazları yapardı. Eğer gerek görmezse; “Hayrola, hayırdır inşallah” diyerek yetinirdi. Bunu söylemenin de rüyayı hayır üzere tabir etmek manasına geldiğini söylerdi. Zaman zaman kendi rüyalarından da anlatırdı. İçimizden önemli rüya görenlere rüyalarını zaman zaman anlattırır ve güzel rüyalar görmeye bizleri teşvik ederdi. Hatta huzurundan ayrılacağımız zaman bile: “Hayırlı geceler, hayırlı rüyalar” temennisinde bulunarak, bizleri uğurlardı.

Rüyaların Vuku Bulması

Üstadımız, rüyaların bazısı bir lahzada geçekleşebileceği gibi, üç günde, bir ay içerisinde ve hatta otuz sene içerisinde gerçekleşebileceğini söylerdi. Bu konuyla ilgili olması sebebi ile birkaç örmek vermek istiyoruz.

Abdullah Baba Hz.lerine bir aile gelir. Evlenme sebebi ile istihare yaparlar rüyalarında Hz. Hüseyin (ra) Efendimizi görürler ve Abdullah Baba Hz.lerine anlatırlar. Efendi Hz.leri de rüyanın salih bir rüya olduğunu yapılacak nikâhın hayır olacağını söyler ve böylece iki genç nikâh ederler.

Aradan bir zaman geçer ve bu insanlar anlaşamazlar ve boşanırlar, hatta; Bu nikâh, Abdullah Baba Hz.lerinin izini ile oldu. O olmasa biz bu nikâhı yapmazdık, demeye kadar getirirler.

Ayrıldıktan sonra bir müddet geçer fakat iki tarafta ayrıldıklarına çok pişman olur, yaptıklarının yanlış olduğunu idrak ederler. Tekrar nikâh ederler ve halen çok huzurlu bir aile ortamları mevcuttur, O an için Efendi Hz.leri hakkında yaptıkları suizan yüzünden çok mahcup olurlar ve af dilerler. Böylece bazı rüyalar uzun zaman sonra gerçekleşebilir.

Hatta Üstadımız Abdullah Baba Hz.leri, kendisinin görmüş olduğu bir rüyanın tam yirmi yıl sonra aynen tahakkuk ettiğini söylerdi. Bunun gibi dünyada gerçekleşmeyecek olan rüyalar da olur, derdi. Nitekim rüyasında Cenneti, Cehennemi gören kimse, bu rüyanın gerçekleştiğini ancak vefatından sonra görecektir.

Üstadımız Abdullah Baba Hz.leri, rüyalarda Allah-u Teâlâ‘nın lütfu ile muamele ettiğine dair bazı kesitler sunardı bazen bizlere;

“Evladım Cenabı Allah şu sıkıntınızı rüyanızda atlattırsın” buyururlardı.

Elhamdülillah o sıkıntı atlatılırdı. Bizlere bu konu ile ilgili şöyle bir mevzuu anlattılar;

Pirimiz Gavsı Azam Seyyid Abdülkadir Geylani(ks)döneminde başka bir şeyh bağlı olan bir derviş üstadının yanına gelir ve Üstadına;

─ Efendim elimde bir miktar mal kaldı bunu satmak için Şam’a gitmeme müsaadeniz var mı? Diye sorar;

Üstadı;

─ Hayır, evladım, gitme der.

Fakat derviş tatmin olmaz ve Abdülkadir Hz.lerinin dergâhına varıp Hz. Pir ile görüşür Hz. Pir‘de o dervişe gitmesi için müsaade verir. Derviş Hz. Pirden müsaade aldıktan sonra Şam‘a gider mallarını satar. Dönüşte dinlenmek için bir ağacın kenarına oturur ve orada uyuya kalır. Rüyasında haramiler bunun yanına gelip bıçaklarlar ve kazandığı paraları alıp oradan giderler, derviş bu rüyanın dehşeti ile uyandığın da yerde kan izleri dahi görünce hayrete kapılır, parasına bakar yerinde, vücuduna bakar hiçbir tarafında çizik dahi yok, hemen doğruca Abdülkadir Geylani Hz.lerinin dergâhına gider, olan biteni anlatır;

Pirimiz Gavs-ı Azam Seyyid Abdülkadir Geylani(ks)

O derviş‘e şöyle buyururlar;

─ Evladım, senin üstadın sen Şam’a gidince başına gelecekleri Leva-i Mahfuzda görmüş, fakat manevi derecesi yeterli olmadığı için müdahale edememiş ve bu sepeble başına gelecekleri bildiği için gitmemeni söylemiş. Biz ise senin bu sıkıntını rüyan da geçirmen için Allah-ü Teâlâ Hz.lerine nazlandık buyurur.

İşte kardeşlerim! Allah’ın izni ile bazı sıkıntılı durumlarınızı siz farkında olmasınız dahi rüyanızda atlattırırlar.

Kulun bir sıkıntıya müptela olması mukadder olur. Kul onu dünya hayatında yaşaması gerekir. Bu ezelde takdir olunmuş İlahi bir hükümdür. Ancak Allah-Teâlâ merhameti ile muamele ederek, ezelde takdir ettiği bir hükmünü, rüyaların görüldüğü düş âleminde, ruhani bir yaşayışla gerçekleştirir. Buyurdular

Çoğu İslam bilginleri rüyanın ruhlar âlemi ile bu dünyamız arasında misal âlemi denilen bir âlemde görüldüğünü kabul etmektedirler. Ruhun bu âlemle daha önceden münasebeti bulunduğu İslam âlimlerinin açıklamaları arasındadır. Bu görüşe Bediüzzaman Hazretleri de katılarak: “Rüya, misal âleminin bir gölgesi, misal âlemi de berzah âleminin bir gölgesi hükmündedir. Bunun için onların düsturları birbirine benzer” demektedir. Şu hâlde berzah âlemi, misal âlemi ve rüya, varlık dereceleri farklı olmakla beraber mahiyetleri birbirine benzemektedir. Ancak bu âlemde yaşanılan şeyler, hep dünyada yaşayanlarla alakalıdır. Bu sebeple, o âlemde yaşanılan bir kısım olayların, gerçek hayat ile de alakası bulunmaktadır.

Üstadımız Abdullah Baba Hz.leri buna istinaden bizlere dualarımızda: “Allah‘ım! Eğer bize bir şer dilemişsen, bunu rüyaya tebdil eyle” diye yalvarmamızı söylerdi.

Nitekim Hz Ömer (ra): “Allah‘ım! Eğer Ömer kulunu ezelde Şaki-Bedbaht olarak yazdınsa, lûtfun ile Said-Bahtiyar olarak değiştir” diye dua ederdi.

Allah-ü Teâlâ bizleri bedbaht olanlardan değil, bahtiyar olarak dilediği kimselerden eylesin. Âmin.

Nuri Köroğlu

Nuri Köroğlu ŞERİAT, TARİKAT, HAKİKAT, MARİFET

ŞERİAT, TARİKAT, HAKİKAT, MARİFET

İnsan, iki yönlü bir varlıktır. Bunun birisi insanın içinde yaşadığı, dış dünya ve diğeri de insanın içinde yaşayan, iç dünyadır. Dinin de böyle insan yapısına endeksli olarak iki cephesi bulunmaktadır. Bunun zahirîne şeriat ve Tarikat denilir. Batınına ise Hakikat ve Marifet denilir.

Şeriat, emir ve yasaklar bütünüdür. Tarikat, bu düsturlara riayettir. Hakikat, Hakkın sırlarının, kul üzerinde, tam bir tesir icra etmesidir. Marifet ise, Hakkın nurlarının tecellisinden doğan coşkun hâl ve lezzettir. Şeriat, Tarikat ve Hakikatten gaye, Marifettir. Marifete ulaşabilmek için, bu geçitleri kullanmak şarttır.

Allah kendisine Rahmet buyursun, asrımızın mana önderi, kalplerin doktoru, Allah yolunda rehberimiz, muhterem Üstadımız Abdullah Gürbüz Baba Hazretleri, bu fasılda üzerinde durduğumuz kavramları bize izah etmektedir. Allah ‘a hamd olsun ki, hayatına erişerek, O ‘nun feyz dolu sohbetlerinden faydalanmayı bizlere nasip etti. Çünkü; Şeriat nedir? Tarikat nedir? Hakikat nedir? Marifetullah nedir? Bunlar hakkında kimse söz söylemezken, O bunları çekinmeden anlatır ve gereken izahları yapardı.

Şimdi O ‘nun bu tatlı izahlarını sizlere nakletmeye çalışacağız. Mevla’mıza bize böyle fırsat verdiği için daima Hamd ve Sena ediyoruz.

Muhterem Üstadımız;

―Şeriat; Cenab-ı Zül Celal Hazretlerinin emir ve yasaklarının cümlesidir. Cenab-ı Allah şeriatı yani, Allah’ın emrettiği ve nehyettiği amelleri Peygamberi vasıtasıyla, ona kitap göndererek, hikmetler vererek, üstün vasıflar ile bezendirerek, insanlara bildirmiştir.

Allah-u Teâlâ Hazretleri;

“Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim.” (Maide/3) buyuruyor.

Ve yine;

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o ahirette ziyan edeceklerden olacaktır.” (Ali İmran /85) buyuruyor.

Allah-u Teâlâ Hazretlerinin katında geçerli olan İslam dininin emirlerini yerine getirmeye de şeriat denir, buyurmuşlardır.

Allah Üstadımızdan razı olsun.

Şeriat; Lügat ta “ŞE-RA-A” fiilinden gelir ve “Yol açtı” manasındadır. Nasıl ki, bir yolun yapımcısı ve çizicisi varsa, bu yolun sahibi de Allah (cc)’dur. Şeriat; Dinimizin emir ve yasaklar bütünüdür. Buna Din-i Nizam da denilir. Bu cepheden bakıldığında, İslam Nizamı, insan hayatının bütün yönlerini kapsamına alır. Çünkü İslam kanunları fıtridir. Bunda hiçbir beşerin iradesi söz konusu değildir. İslam Nizamı’nda insan tabiatına aykırı bir şey yoktur. O, insanlığın mutluluğunu temin için gönderilmiştir. O her yer ve zamanda bütün insanlar için umumidir. Hiçbir hükmünü kaldırmak veya değiştirmek yahut aslını tahrif etmek asla mümkün değildir. Zira Allah (cc) dinini Peygamberi aracılığı ile kullarına göndermiş ve onun eli ile de yerleştirmiştir. İslam Nizamı’nın gayesi seçkin bir topluluğu meydana getirmektir. Kâmil manada yetişen insanlardan toplum her zaman fayda görmüş, yine kâmil manadaki insanların eksikliği sebebi ile toplumlar her zaman zaafa uğramışlardır. Hülasa; şeriat, dinin her meselesinde asıldır. Üstadımız Abdullah Baba Hz. leri şeriata son derece bağlı idi. Kendisinde asla, şeriat’a zıt düşecek bir davranış, görülmemiştir. O ‘nu yıpratmak, davasında oyalamak isteyen kimler varsa, O’na isnat ettikleri gerekçelerde, şeriata ters düşen en ufak bir hareket tarzını ifade edememişlerdir. Bu da O’nun şeriat’a son derece bağlı olduğunu ortaya koymaktadır.

Bundan sonra muhterem Üstadımız Tarikat kavramı üzerinde durarak şöyle izahta bulundular:

─ Tarikata gelince: Allah-u Teâlâ Hazretleri: “Ve biz sizin her birinize bir şeriat ve bir minhac (yol) tayin ettik” (Maide – 48) buyuruyor. Bu yoldan kasıt Allah’a giden yoldur, yani Tarikattır. Tarikat ancak bir Mürşid-i Kamilden yani Allah-u Teâlâ Hazretlerinin sıfatlarında fani olmuş, Peygamber (sav) Efendimizin hakiki vârisinden inâbe alınır.

Ayette geçen “MİNHAC” esasen suyun kaynaklandığı pınara denir. Din deyiminde ise, “Geniş cadde” denilir ki, tasavvuf alimleri bundan Tarikat kavramını çıkarmışlardır. Bu Tarikat öyle bir yoldur ki, dinin özünü çevreleyen bir sur hükmündedir. Şeriat ise, Tarikatı da saran bir koruyucu kabuk niteliğindedir. Dolayısıyla bu kavramların hepsi birbiri içine girmiş zincir halkaları gibidirler. Bazılarının dediği gibi; “Şeriat ayrı, Tarikat da onun gayrısı” değildir. Üstadımız bu sözü ve sahiplerini beğenmez, daima eleştirirdi. Hatta: “Tarikat yolundaki yürüyüşün ölçüsü Şeriattır” buyururdu.

Üstadımız Abdullah Baba Hz. leri, herkesin rasgele Tarikat dersi veremeyeceğini belirterek, Tarikat dersi verecek kimsenin Seyr-ü Sülûk yapıp, neticede Allah-u Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlaklanmış, sıfatları ile de sıfatlanmış olmasını gerekli görmekteydi. Böyle bir zât ancak Rasulullah (sav)’in varisi sayılır ki, O’nun irşadı kişi üzerinde etkili ve tesirlidir. O’ndan ders alıp terbiyesine girmeye, O‘na yapılan bu bağlılığa “İNABE”veya “İNTİSAB”denilir.

Efendi Hazretleri, birer inci tanesi niteliğindeki hakikat sohbetlerinde, daima Allah ve Resulünü sevdiren o güzellikleri anlatırdı.

Huzurunda bulunduğumuz bu sohbetler sırasında hiç birimizin aklına ailesi, dünyalık dert ve sıkıntıları gelmezdi. Bir “SEKİNET” yani iç huzuru gönül dünyamızı sarardı. Şu satırları hazırlarken, sanki o anı elde eder gibi bir hâlet-i ruhiye içerisinde bulunarak, birçok kez dinlediğim, ama her defasında yeni duymuş gibi bir tazelik hissettiğim şu ifadeler, yine ruhuma gıda oldu. Üstadım buyurdu ki:

“Tarikatı, ne olduğunun daha iyi anlaşılması için, Rasulullah (sav) Efendimizin Hz. Aliyyü‘l-Mürteza‘ya tavsiye ettiği bir hadis-i şerif ile anlatayım inşallah. Rasulullah (sav) Efendimiz, cennet ve cehennemden bahsederken, cehennemin çok şiddetli, mahşer yerinin çok elemli olacağını, fevc fevc herkesin terleyeceğini, babanın evladından, annenin kızından kaçacağı anı anlatıyordu. Hz. Ali Efendimiz bunları düşününce, kendisini bir titreme aldı. Ve oturdukları mecliste Kur ‘an tilaveti yapıyorlardı. Azap ayetlerinin okunmasının da etkisi ile dayanamayıp, o halde Rasulullah (sav) Efendimizin yanına geldi. Efendimiz (sav):

─ Ya Ali! Sıtmaya mı tutuldun, nedir bu halin? diye sordu.

Hz. Ali Efendimiz:

─Hayır, Ya Rasulullah! Siz ahiretten, mahşer yerinden bahsedip oranın şiddeti ile ilgili mevzuları anlattıkça, ben de şu ayeti okudum, azab-ı elimi (sızı verici azabı) düşündüm de çok korktum ve üzüldüm. Onun için ne olur ya Resulallah bana, Allah’a Kurbiyyet (manevi yakınlık) peyda edecek, Allah ‘a vuslat bulduracak, bir şeyler öğretiniz; dedi. Efendimiz (sav) de:

─ Ya Ali, Otur! Dizlerini dizlerime, alnını alnıma, burnunu burnuma daya ve ellerimi tut; La ilahe illallah, La ilahe illallah, La ilahe illallah Muhammedür-Rasulullah” de.

Hz. Ali (ra) Efendimiz kendisine telkin olunan zikir usulünü bu şekilde almıştır. Bunun için Sufiyye Hazeratı Cehri Tarikatların imamı olarak Hz. Ali (ra)’ı gösterirler. Bundan sonra hadisin kalan kısmını nakletmek üzere Üstadımız şöyle buyurdu;

─ Ya Ali. Şeriat emir ve nehyimdir, İslam dinidir. Rabbimin bana emir ve nehy ettikleridir. Bunu yapmayanlara azap vardır. Tarik (Allah ‘a giden yol) ‘da benim yapmış olduğum nafile ibadetti. Namaz gözümün nuru, Oruç ‘ta hüccettir (Allah katında kurtuluş sebebidir). Mideni de harama alıştırma. Kim bu söyleneni yaparsa, Allah-u Teâlâ onu sever. Meleklere emreder; Ey meleklerim! Ben bu kulumu seviyorum, sizler de sevin!  Ve melekler de onu sever. Melekler sevince, müminlerin de kalbine onun sevgisini koyar ve böylece o kimseyi müminler de sever.”

Rasulullah (sav) Efendimizin sünnetlerinin kişiyi götüreceği netice işte budur! Allah-u Teâlâ’nın kulunu sevmesi… Allah-u Teâlâ sevdi mi, sevdiklerine de sevdirir ve aynı zamanda da kulunu sevindirir. Üstadımız Efendimiz bu hikmete mebni olsa gerek ki, dualarında; “Ya Rabbi bizleri sev, bizleri sevdir, bizleri sevindir” diye niyaz ederlerdi. Bundan sonra ise, bu sevgiye ulaşan zâtın kullar arasındaki sevgi tezahürüne mazhar oluşunu anlatmak üzere, buyurdu ki:

“Nereye giderse onu görünce, insanın gayr-i ihtiyari olarak Allah (cc) aklına gelir. Kişinin o zatı görür görmez ilk söyleyeceği söz:

– Allah Allah! Bu zât kim ki acaba. Bu nereliymiş, bu neymiş? Olur.

– Ben bunu bir yerden tanıyorum, diye düşünür. Bu haliyle, içinde olan Allah sevgisini ortaya koyar. Bunun için şeriat, Tarikat Peygamber (sav) Efendimizin yapmış olduğu sünnetlerle, takva yoludur. İşte Allah’a giden yol budur.”

Üstadımız Efendimiz, Mürşid-i Kâmil zatların vasıflarına şöyle işaret buyurmaktadırlar; Her gittikleri yerde Hakk’ı arayan, Hakk’a aşina olan kimseler, onlara ruhen yakın bir alaka duyarlar. Mürşid veliler, müridi Rabbi ile beraber olmasını temin amacı ile hususi birtakım vazife ile vazifelendirdikleri için, onların Allah katında seçkin bir mevkileri bulunur. Nitekim şu ayette ifade edildiğine göre;

Allah kime hidayet ederse, işte o, Hakk’a ulaşmıştır, kimi de hidayetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir veli bulamazsın.” (Kehf /17) doğruya, hidayete götüren rehberler, ancak Veli olan Mürşitlerdir. Merhum Said Havva; “Bu ayette anlatıldığına göre, Allah’a götüren rehber, kılavuzlar içerisinde, Mürşid Veli’ler kadar tesirli olanı yoktur” şeklinde açıklamada bulunur. Şu hâlde Mürşidin Veli olması da gerekmektedir. İşte böyle bir Mürşid görüldüğü yerde Allah ve Resulünü hatırlatır. Allah-u Teâlâ’nın rahmetinden ümit kestirmez ve azabından da emin kılmaz, sohbeti bol olur, Birer inci tanesi gibi sözleri, kalplere tesir eder. Tarikat; böyle olgun bir rehberin gözetimi altında, şeriat temellerine bina olunan, Rasulullah (sav) Efendimizin gece ve gündüz yapmış olduğu nafile ibadetlere devamlılıkla yürütülen, “TAKVA” yoludur. Bundan sonra muhterem Üstadımız, Hakikat mertebesine geçerek, şu açıklamada bulunmuştur:

“Talip olan kişi Allah’ı zikrettikçe, Allah’ı sevdikçe, Nefs-i Emmare, Levvame ve Mülhime‘yi geçtikten sonra, Mutmainne makamına kadar gelir. Buraya geldiğinde;

Cenab-ı Zül Celal Hazretleri o kimseye;

“Ey huzura kavuşmuş nefis! Sen Ondan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. Seçkin kullarım arasına katıl ve cennetime gir.” (Fecr / 27,30) buyurur.

Allah (cc) razı olunca perde açılır. Nasıl ki zahirî gözümüz varsa, kalp gözümüz de var. Kalp gözü açılır ve o derviş Üstadını oturduğu yerde, rabıta hâlinde görür. Beytullah-ı görür, Rasulullah (sav) Efendimizi görür, piranları görür, işte buna da “HAKİKAT” denilir.”

Tasavvufi terbiye ve eğitimde, Tarikat‘a girmek isteyen kimseye TALİB”denilir. Bu zât, bir tür alıştırma kabilinden bazı küçük vazifeler ile görevlendirilir. Bu vazifeleri başarı ile tamamladığı zaman, üzerinde beliren alâmetler sebebi ile Mürşid olan zât, artık ona kalıcı nitelik arz eden terbiye usulleri ile yönelmeye başlar. Bu defa Talip, “MÜRİD”olur. Artık iradesini Üstadının direktiflerine yöneltir. Üstadı ona çeşitli zikirler verir. Bunları yaptıkça, hâli, vasfı, ruh dünyası değişmeye ve basit hâllerden daha mürekkep bir hâle doğru ilerlemeye başlar. Nefs-i Mutmainne makamına geldiği zaman, Rabbinin hitabını kalbinde duyacak hassasiyete ulaşır. Artık gönülde tereddüt kalmaz. Tam bir huzur hali, iç alemini kaplar insanın. Kalbinin kilidi çözülür ve üzerindeki perde kalkmaya başlar. Perde kalkınca artık aradaki mesafeler kısalmaya ve yakınlaşmaya başlar. Kalp aleminde müşahede gerçekleşir ve Üstadı ile manevi irtibat ortamı oluşur. Bu durum daha da ileri mertebelere vardıkça, mübarek zâtların ruhaniyetleri zuhur eder. Bütün bunlar, gönül ehline gıda olabilecek şeylerdir. Bunları elde eden kimse gerek iman ve gerekse amel noktasında “HAKİKAT” derecesine ulaşmış sayılır.

Üstadımız, bizlere bu mertebeleri sık sık anlatırdı. Bunları elde etmek zor olduğunu bildirmekle beraber, ulaşmanın da mümkün olabileceği izlenimini verirdi. Henüz kemal mertebesine ulaşmayan bazı kimseler, bu mertebelerin sanki imkansızlığını vurgularcasına, tavır sergileyerek, “bundan daha önemli şeyler vardır” diye kendilerine uyanları, başka yollara yönlendirirler. Hâlbuki bununla kendi noksanlıklarını belirttiklerinin, farkında değildirler. Şu hâlde, bunların güncelleştirilmesi lazımdır ki, belki işiten bir kimsenin kalbinde uyanan bir duygu, kendisini bu makamlara ulaştırabilir. Onun için burada bunu zikretmeyi uygun bulduğumu belirtirim. Bundan sonra ise Üstadımız, Mürşid olan zâtın, Marifetullah mertebesindeki hâlini izah ederek şöyle buyurdular:

“Mürşid Allah’ta fani olduğu zaman, ona keşif ve kerametler verilir. Nerede bir dervişi varsa, ister biri mağrib‘de, biri meşrik‘te olsun; hatta diğer yerlerde de olsa onların rüyalarına girer onları ikaz ve irşatta bulunur. Allah’ın dostu olur. Dervişleri uyurken onları uyandırır. “Evladım kalk!” der. “Oğlum sabah namazı oldu, kalk!” der. “Oğlum vakit geçiyor, kalk” der. Yattığı yerde o dervişe sesini duyurur. Daha da canı isterse, Mevla-i Zül Celal Hazretleri hemen “Tayy-i Mekân” ettirir de dervişin evinde bulundurur, kulağını çeker veya tekme vurur, “Kalk” der. İşte Marifetullah da budur.”

Velayet makamına erişen zâtlara, Hak Teâlâ bir kısım ihsanlarda bulunur ki, İslam literatüründe buna “KERAMET” adı verilir. Keramet; Allah-u Teâlâ’nın Veli zâtın elinde meydana getirdiği birtakım harikalardır. Allah-u Teâlâ, hayır murad ettiği kimselere, Velileri aracılığı ile sayısız ihsanlarda bulunur. Bunları dileyen ve yaratan ancak Allah’tır. Veli’nin bunda hiçbir rolü yoktur. Ancak onlar, kulları Allah’a sevdirmek ve Allah’ı da kullarına sevdirmek için çalıştıklarından, Allah-u Teâlâ onlara böyle bir aracılık görevi vererek hem onlara ikramda bulunur hem de onlar sayesinde kullarını nimetlerine erdirir. Hulâsa; Veli zâtlar kendilerine ihsan olunan bu ikramlar sayesinde, insanlara faydalı olurlar.

Allah’a Hamd ve Sena olsun ki, bu fasılda anlatılan şeyleri bugüne kadar çok yaşamışızdır. Ne zaman namazla alâkalı bir sorunumuz olsa, derhâl Üstadımızın sesini kalbimizde duyar gibi oluruz. Hatta zaman zaman bu sesin zahiren de duyulduğu söylemekte bir beis yoktur. Bunu hem kendimiz ve hem de pek çok kardeşimiz yaşamıştır. Diğer mevzularda da aynı şeyi söylemek mümkündür ki, kalben ne zaman Şer’i bir yasağa yönelecek olsak, derhâl Üstadımızın sesi içimizde zuhur eder. Adeta içimizde konuşan bir vaiz olur. Kimi zaman da ruhaniyeti tecelli ederek, bizzat şahsının karşımıza dikildiği oluverir. Bundan sonra hemen dönüp tövbe ve istiğfar ile meşgul olur yahut sadaka verir, namazla, niyazla meşgul oluruz. Bunun için Üstadımızın Velayet mertebesindeki yüceliği sebebi ile her zaman Mevla’mız bizi O’nunla faydalandırmıştır.

Tasavvuf mesleğinde gaye Allah-u Teâlâ’nın ahlâkına ulaşmak ve bu suretle Kâmil İnsan”mertebesine yükselmek olduğu cihetle, Tevhit denizinin derinliklerine dalıp, “Fenafillah”mertebesine erişmek için, mutlaka Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifetullah mertebelerini ikmal etmek gerekmektedir. Üstadımız İmam Buhari’nin sevk ettiği Kutsi bir hadis ile, konuyu belgelemek üzere buyurdular ki:

Allah-ü Teâlâ Hazretleri;

“Kim benim bir dostuma cefa ederse, muhakkak ki ben de ona harp ilan ederim. Üzerine farz etmiş olduğum ibadetleri ödemekten daha sevimli bir ibadetle kulum bana yaklaşmamıştır. Kulum nafile ibadetle birlikte durmadan bana yaklaşır. Ta ki ben onu severim. Onu sevdiğim zaman da onunla işiteceği kulağı, onunla göreceği gözü, onunla tutacağı eli, onunla yürüyeceği ayağı olurum. Eğer benden bir şey isterse ona veririm. Bana sığınırsa onu korurum” buyurur (Buhari) Allah da fani olmanın yoluna da “Marifetullah” denir.

Denilir ki; Veliler, Allah’ın emrine uymada aslanın avına karşı gösterdiği çabukluğu gösterirler. Allah’ın yasakları çiğnendiği zaman da kaplanın düşmanlına karşı gösterdiği kızgınlığı gösterirler. İşte bu hâldir onları Allah katında yücelten! Veli, Allah tarafından durumu sevk-u idare olunan kimse demektir. Bu itibarla O’na yapılan düşmanlık, Allah’a yapılmış olarak gösterilir. Allah’ın gerçek Velileri her şeyi Allah-u Teâlâ’dan işitirler. Her şeyi Allah-u Teâlâ’dan görürler. Bütün hareketleri Allah’tan bilirler. Hulül ve birleşme itikadı olmaksızın kendi varlığını yok kabul edip, Allah’ın varlığına dayanırlar. Allah-u Teâlâ da onlara yakın olur ve durumlarını kendisi idare eder. Bu itibarla da onlar, her işini Şeriat hükümlerine uygun olarak yapar. Her şeyi Şeriat kulağı ile dinler, her şeyi Şeriat gözü ile görür, her şeyi Şeriat eli ile tutar, her işe Şeriat ayağı ile yürür. İşte Marifetullah ehlinin hâli budur! Muhterem Üstadımız, bu bahsi büyüklerin değerli sözleri ile süsleyerek buyurdular ki:

Pirimiz Gavs-ul Azam Seyyid Abdülkadir Geylani (ks) Aziz Hz. leri;

Şeriat bir ağacın gövdesi gibidir. Tarikat o ağacın dallarıdır. Hakikat da yapraklarıdır. Bu ağacın hasıl ettiği meyve ise Marifetullah’tır. O meyveden yiyen bir daha asla acıkmaz. O meyvenin suyunu içen bir daha asla susamaz” buyururlar.

Pirimiz Abdulkadir Geylani Hz. leri buraya kadar anlatılan dört büyük kavramı, bir bütün olarak özetlemiş bulunmaktadır. Geylani Hz. lerinin; “O meyveden yiyen bir daha acıkmaz. Suyunu içen de susamaz.” buyurması, artık Mevla’sından başka şeyler onu meşgul etmez ve O’ndan başka şeylerden lezzet almaz anlamına gelmektedir.

Diğer büyüklerin de bu makamda söyledikleri adeta birbirini tamamlar mahiyettedir. Mesela; Hacı Bektaşi Veli’ye nispet edilen “Dört kapı, Kırk makam” tabiri de bunu izah eder ki, dört kapı Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifetullah’tır. Kırk makam tabiri de bunların on kısımda teferruata ayrılarak, kırka ulaşmasıdır. Umumiyetle büyük zatlar bu meselede müttefiktirler. Buna işaretle Üstadımız buyurdu ki:

“Yunus Emre Hz. lerinin de;

“Şeriat, Tarikat yoldur varana

Hakikat Marifet andan içeri” buyurduğu budur.

Demek ki Şeriat, Kur’an’a tabi olmak, emirlerini uygulamak. Tarikat Rasulullah (sav) Efendimizin sünnetlerini işlemek sureti ile Allah’a giden yolda bir Mürşid-i Kamile bağlanıp, nefis meratiplerini aşmak demektir. Hakikat ise, kalp gözünü açmak. Marifetullah da Allah-u Teâlâ’nın sıfatlarında fani olmaktır.”

Abdullah Baba (ks) Hz. leri Şeriat hususunda çok titiz davranır, asla taviz vermezdi. Çocukluk döneminden itibaren, Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin emir ve yasaklarına harfiyen uymaya çalıştı. O, hayatının sonuna kadar. Peygamber (sav) Efendimizin;

“Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah’ın Kitabı ve Resulünün sünneti.(Kütüb-i Sitte) emrine bağlı kalarak yaşadı.

Efendi Hazretleri Sünnet-i Seniyye‘ye harfiyen uyar ve Efendimiz (sav)‘in zühdi yaşayış biçimini kendisine düstur edinirdi. Bir sohbetlerinde:

Evladım biz ümmi olduğumuz halde Peygamber (sav) Efendimizin hiçbir Sünnet-i Seniyyesini bırakmadık. Rasulullah (sav) Efendimizin sünnetini bırakmadığımız için de Cenab-ı Zül Celal Hazretleri Lutf-ü İlahisini verdi” buyurdular.

Gerçekten de her hali ile Sünneti üzerinde temsil ederdi. Çoğu sohbetlerinde Bâyezid-i Bistâmi Hazretlerinin:

“Bir kimsenin havada uçtuğunu, denizde yürüdüğünü, Tayy-i Mekân yaptığını görseniz, O’nun şeriatına bakınız. Eğer, şeriatı düzgün değil ise O atıldır, batıldır. Zira havada kargalar da uçar, suyun üzerinde kurbağa da yürür. Tayy-i Mekânı şeytan da yapar. Önemli olan kişinin Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin emirlerine ve nehiylerine uyup uymadığıdır” sözünü sık sık tekrar buyururdular.

Günümüzde insanlardan kimisi, Tarikatı gereksiz görürken, kimisi de erişilmez bir dağ gibi görür. Ancak her ikisi de buna nüfuzu olmadığını ortaya koymuş olur. Abdullah Baba Hazretleri bunu çok kolay bir üslupla dile getirir, küçük çocukların bile nasiplenmesi için uğraşırdı. Herkesin bu deryadan faydalanmasını çok isterdi. Tarikat-ı Âliye’nin özünün Rasulullah (sav) Efendimiz olduğunu, bunun Rasulullah’ın (sav)sünnetlerini ihyâ etmek ve ahlâkı ile ahlaklanmak sayesinde olduğunu her fırsatta anlatırdı. Ve bu hakikat sohbetlerini hiçbir ferdi ayırt etmeksizin herkesle paylaşırdı. Buyururdu ki:

“Allah’ın bütün evliya kulları Muhammed‘ül Mustafa‘nın Tellallarıdır. Efendimiz (sav) sevilmedikçe, sünnetleri ihya edilmedikçe Allah’ı sevmek mümkün değildir. Zira Tarikat-ı Aliyenin Bânisi (kurucusu) Rasulullah (sav) Efendimizdir. O’ndan sonra Hz. Ebubekir-i (ra) ve Hz. Ali (kv) Hazretleri tarafından, iki koldan kıyamete kadar devam edecek olan bu mübarek yol, çeşitli isimlerle anılmışlardır. Örneğin; Kadiri, Rufai, Nakşibendi, Mevlevi… gibi” (Allah onlardan razı olsun.) Ancak bunlar arasında hiçbir zaman ayrıcalık yoktur. Gaye, Allah ve Resulüne vasıl olabilmektir. Bunun gayrın da kendisine menfaat sağlamak için çalışanların sonu hem bu dünyada hem ahirette hüsrandır. İnsanlar bu hüsrana uğramak istemiyor iseler, kendilerine, Allah-u Teâlâ Hazretlerinin sıfatlarında fani olmuş, Rasulullah (sav) Efendimizin varisi olan, Velayet veya Veraset nuruyla kemâle ermiş, irşada yetkili bir zât bulmalıdır. Değilse Hakikate ermek mümkün değildir.

Yine buyururdu ki:

“Şeriatı bulmayınca, Tarikatı bulmak imkansızdır. Tarikatı bulmayınca, Hakikati bulmak imkansızdır. Hakikati bulmayınca, Marifeti bulmak imkansızdır. Öyle olduğu için şeriattan zerre kadar ayrılmak, diğer güzelliklere ulaşmaya engeldir. Şeriatı olmayan insan, Tarikattan koku alamaz.”

Efendi Hazretleri, Allah-u Teâlâ neyi emretti ise, ondan asla taviz vermez, tehir etmez ve o şeyi vaktinde yapardı. Neyi de yasak kıldı ise, ondan da uzak dururdu. Hiçbir şeyi israf etmez, israftan sakınır, insanlara da israftan uzak durmalarını tavsiye ederdi. Kendine yetecek kadarı ile kanaat ederdi. Ticaretle uğraşan insanlar ve diğer meslek sahibi insanlar kazandıklarının yetmediği hakkında soru yönelttiklerinde: “Kanaat etmek lazım, şükretmek lazım. Siz şükrettikçe Allah (cc) artırır. İsraf etmeyin Allah-u Teâlâ; “Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz, Allah israf edenleri sevmez” (A’raf/31) buyuruyor. Boş konuşmakta israftır. Malayâni konuşmak insanın kalbini öldürür” buyururdular.

Nuri Köroğlu

Nuri Köroğlu Kur'an, Sünnet ve Tasavvuf Işığında ŞEFAAT

Kur’an, Sünnet ve Tasavvuf Işığında ŞEFAAT

Şefaat kelime manası olarak, birisinin işi için aracı olmak, hatır ve yetkisini kullanarak darda kalan kimseyi sıkıntıdan kurtarmaktır. Dinimizde şefaatin varlığı net bir şekilde Kur’an-ı Kerim’de ve Peygamber (sav) Efendimizin hadis-i şeriflerinde beyan edilmiştir. Allah-ü Teâlâ Hz. lerinin izni ve müsaadesi ile Rasulullah‘ın (sav), evliya, âlim, şehit ve kısacası hayırlı kimseleri iman ehli olanlara azaptan kurtulmaları için vesile olup Allah-ü Teâlâ‘ya onun af olunması için dua edecek Allah-ü Teâlâ‘da dilediğini bağışlayacaktır.

Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de bizlere şefaatin mümin kullar için hak olduğunu şöyle beyan etmektedir:

“Muttakileri o çok esirgeyici (Allah’ın) huzuruna süvari elçiler gibi toplayacağımız günahkârları ise susuz olarak cehenneme süreceğimiz gün, çok esirgeyici (Allah’ın) nezdinde ahit edilmiş olanlardan başkaları şefaat hakkına malik olmayacaklardır” (Meryem / 85.86.87)

Yine bir başka ayeti kerimede Yüce Allah(cc);

“O gün (kıyamet) çok esirgeyici (Allah’ın) kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda vermez.” (Ta-ha/ 109)

“Allah’ı bırakıp da taptığı putlar şefaat edemez. Ancak hak dine inanıp ona şahitlik eden kimseler şefaat eder.” (Zuhruf /86)

“Onlar, Onun (Allah’ın) rızasına kavuşmuş olandan başkasına şefaat etmezler.” (Enbiya/ 28)

“Sadece Allah’ın dilediği ve razı olduğu kimselere şefaat etmesi için izin verilen, göklerde nice melekler vardır.” (Necm / 26)

Ayet-i kerimelerde görüldüğü gibi, şefaat yetkisine sahip olanlar, (Peygamberler, âlimler, şehitler gibi) ancak Allah-ü Teâlâ’nın izni ile şefaat edeceklerdir. Allah’ın izni olmadan kimsenin şefaat edemeyeceği, açıkça bildirilmektedir. Ancak Allah’ın izin verdiklerinin bundan müstesna oldukları da bildirilmiştir.

Peygamber(sav)Efendimize de “Şefiâl Müznibin” denmiştir.

Şefiâl Müznibin

Günahkârların şefaatçisi anlamına gelen Hz. Peygambere atfedilen bir özelliktir. Peygamberimizin (sav) şefaati “kıyamet günü ümmetinin günahkârlarına olacaktır” buyurmaktadır. Bu sözüne isnat edilerek Peygamberimiz için böyle bir söz söylenmektedir. Esasen bu durum Kur’an’da ki:

“Ey Habibim biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya/ 107) ayeti kerimesinin bir işaretidir.

Buda;

“Ey Habibim sen olmasaydın bu alemleri yaratmazdım” (Acluni) hadis-i kutsisine dayanır.

Alemlerde yaratılmış, bu alemlerde yaşayan insan ve cinler nefislerine uyup bir günah işlediklerinde onların affına sebep lazımdır. Buda ancak alemlerin nuru Muhammed (as)dır.

Şefaat ile ilgili Peygamberimiz (sav) hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurdular;

“Kıyamet gününde üç kimse şefaat eder. Nebiler, âlimler ve şehitler.” (Câmiussagir) buyurmuştur.

“Benim şefâatim (bütün ümmete) mubahtır. Ancak ashabıma söven kimseler müstesnadır.” (Feyz-ül Kadir)

“Şefâatim kıyamet gününde haktır. Kim ki ona iman etmez ise şefaat ehlinden olmaz.” (Feyz-ül Kadir)

“Kıyamet günü en önce ben şefaat edeceğim.” (Müslim)

Yine Efendimiz (as) Hz. leri bir başka hadis-i şeriflerinde;

“Benim ümmetimden çok büyük bir topluluğa şefaat eden olacaktır. Yine benim ümmetimden bir kabileye Şefaat eden olacaktır. Yine benim ümmetimden birkaç kişiye Şefaat eden bulunacaktır. Aynı şekilde ümmetimden bir kişiye şefaat eden olacaktır. Ta ki hepsi cennete gireceklerdir.” (Tac)

Hasan Basri (ra) demiştir ki; Rasulullah (sav) şöyle buyurdu;

Osman bin Affan kıyamet gününde Rebia ve Mudar kabileleri adedince insana şefaat eder.” (Tirmizi)

Abdurrahman bin Ebi Akil şöyle anlatıyor;

Sakif (adlı kabilenin) Hz. Peygamber (sav) gönderdiği heyet arasında bulunuyordum. Mescidin kapısına geldiğimizde, develerimizi oraya bağladık. Yanına, kendisinden daha çok buğz ettiğim kimse olmadığı halde girdiğim Hz. Peygamberin (sav) huzurundan, O’ndan daha fazla sevdiğim bir kimse olmadığı halde, çıktım. İçimizden birisi:

“Ey Allah’ın Resulü niçin Allah-ü Teâlâ’dan sana Hz. Süleyman’ın (as) mülkü gibi bir mülk vermesini istemediniz?” diye sordu.

Hz. Peygamber (sav)gülerek şöyle buyurdular:

“Umulur ki arkadaşınız (yani kendisi) için Allah katında Süleyman’ın mülkünden daha üstün bir şey vardır. Allah-ü Teâlâ gönderdiği her peygambere bir dilekte bulunmasını söylemiştir. Onlardan bazıları bu haklarını dünya için kullanmışlar, Allah’ta (cc) onlara Dünya’yı vermiştir. Bazıları ise bu dileklerini bir kavim aleyhinde kullanmışlar, Allah’ta (cc) o kavmi helak etmiştir. Aynı şekilde Allah-ü Teâlâ bana da bir dilekte bulunma hakkı bahsetmiştir. Ben hakkımı kıyamet gününe sakladım ki, bu (dileğim) ümmetime olan şefaatimdir.” (Hayatüssahebe)

Mahşerde bütün insanlık sıkıntı içinde kıvranırken dertlerini ilahi huzurda dile getirecek, kendileri için Allah’ın rahmetini isteyecek bir kimse ararlar. Önce, bütün insanlığın babası Hz. Âdem Efendimize giderler. O bu büyük işi üstlenmez, başka bir peygambere gönderir. Hiçbir peygamber, insanların adına söz söylemeye kendilerini layık görmez, sonunda halkı Allah’ın Habibi, yaratılmışların en faziletlisi Hz. Muhammed Mustafa (sav) Efendimize gönderirler. Halk gelir, kendisinden rica ederler, ağlayıp dertlerini dile getirirler ve:

“Şu sıkıntıdan bizi kurtarması için Yüce Allah’a sen yalvar!” derler. O zaman Allah’ın Habibi (sav) Efendimiz âlemlerin Rabbinin huzuruna çıkıp secdeye kapanır. Sonsuz azamet ve rahmet sahibi Yüce Mevla’mız kendisine:

“Ey Muhammed! Kaldır başını; ne diyorsan söyle, sözün dinlenecek; Şefaat et, Şefaatin kabul edilecek; iste istediğin verilecek” diye hitap buyurur. (Buhari, Müslim)

Efendimiz (sav) diğer peygamberlere verilmeyen beş şeyden birisinin de kendisine verilen umumi şefaat yetkisi olduğunu beyan etmiştir. (Buhari, Müslim)

Kabirden, önce Rasulullah, üzerinde Cennet elbisesi ile kalkacak. Burak üzerinde, elinde Liva-ül-hamd isimli bayrakla mahşer yerine gidecek, peygamberler ve bütün insanlar bu bayrağın altında duracak, hepsi, beklemekten çok sıkılacak. Önce peygamberlerden Hz. Âdem, sonra Hz. Nuh, sonra Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa’ya gidip, hesaba başlanması için şefaat etmelerini dileyeceklerdir. Her biri, birer özür bildirerek, Allah-ü Teâlâ’dan utandıklarını söyleyecekler, şefaat edemeyecekler, sonra Rasulullah’a gelip yalvaracaklardır.

Önce, O’nun ümmeti, Sırattan geçip Cennete girecektir. Sonra bütün peygamberler şefaat edecektir.” (Buhari)

İmam-ı Rabbani Hazretleri de buyurdu ki:

“Peygamberlerin sonuncusu gibi, bir şefaatçi olmasaydı, bu ümmetin günahları kendilerini helak ederdi. Bu ümmetin günahları çok ise de Allah-ü Teâlâ’nın af ve mağfireti de sonsuzdur. Allah-ü Teâlâ, bu ümmete af ve mağfiretini o kadar saçacak ki, geçmiş ümmetlere böyle merhamet ettiği bilinmiyor. Doksan dokuz rahmetini, sanki bu günahkâr ümmet için ayırmıştır.

Allah-ü Teâlâ, af ve mağfiret etmeyi sever. Günahı çok olan bu ümmet kadar af ve mağfirete uğrayacak hiçbir şey yoktur. Bunun için, bu ümmet, ümmetlerin en hayırlısı oldu. Bunların şefaatçileri olan Peygamberleri, peygamberlerin en üstünü oldu.”

Bütün müfessirler, muhaddisler ve fakihler gibi, dört mezhep imamı da şefaatin hak olduğunu bildirmişlerdir. Bütün âlimlerin en büyüğü olan İmam-ı A’zam Hazretleri;

“Peygamberler, âlimler ve salihler, günahkârlara şefâat edecektir” buyurdu. (Fıkh-ı ekber)

Buraya kadar, şefaatin hak olduğunu bildiren ayet-i kerime ve hadis-i Şerifler ile Ehl-i sünnet âlimlerinin görüşlerini bildirdik. Şefaat, azabın def’i ve derecelerin yükselmesi içindir. Hayırlılar, ulema ve salihler şefâat edeceklerdir. Ehl-i sünnetin icmaı böyledir.

Günümüzde bu sapık fırkaların ısrarla şefaati inkâr ettiklerini görüyoruz. Bunlar diyorlar ki, Cenabı Hak “Ve öyle bir günden korkun ki (o günde) hiçbir kimse başkası namına bir şey ödeyemez. Ondan herhangi bir şefâat kabul olunmaz ondan bir fidye (bedel) alınmaz, onlara (Allah’ın azabından kurtulma hususunda) yardımda edilmez.” (Bakara /48)

Orada putlarıyla çekişerek derler ki;

“Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rabbi ’ne eşit tutmuştuk. Bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak.” (Şuara / 96,102)

(Allah’a koştukları) Ortaklarından kendilerine hiçbir Şefaatçi çıkmayacaktır. Zaten onlar, ortaklarını da inkâr edeceklerdir.” (Rum /13)

“Ondan başka ilahlar mı edineyim? O Rahman olan Allah, eğer bana bir zarar dilerse putların şefaati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramaz.” (Yasin /23)

Yukarıdaki ayetler, kâfirler hakkındadır. Muhakkak ki kâfirlere şefâat olunmayacak, onlar kendilerine bir yardımcıda bulamayacaklardır. Bu ayetleri ileri sürerek; “Müslümanlara peygamberler, melekler, âlimler, evliya, şehitler, Kur’an-ı kerim şefâat edemez” diyerek cahilce iftira ediyorlar.

Şefâati inkâr edenlerin, dünyada da ukbada da kazanacakları hiçbir şey yoktur. Çünkü Allah (cc) orada kullarına, kulları O’nu nasıl bilip tanımışlarsa, öyle muamele edecektir…

Allah (cc) ayet-i kerimede “Ben Kulumun zannı üzereyim” buyurmaktadır.

Hüküm ve karar sahibi O’dur. Cennet ve Cehennem O’nun emrindedir. Ancak O (cc) bazı kullarının şeref, itibar ve derecesini artırmak, katındaki yakınlık ve dostluğunu göstermek için kendilerine bazı yetkiler verir; görevler yükler, şeref bahşeder, işte şefâat da böyledir.

Şefâat Allah-u Teâlâ’nın işine karışmak değildir. Şefâat izni ve yetkisi verilen bir kimseden şefâat istemek Allah’a şirk koşmak değildir. Şefâat, Allah-u Teâlâ’nın sevdiklerine bahşettiği bir şeref ve yetkidir. Şefâat, sevenlerin sevdikleri için aracı olup, naz makamında niyaz etmeleri, dostları adına gözyaşı dökmeleridir. Şefâat sevginin meyvesi, rahmetin esintisidir. Şefâat, Allah-u Teâlâ’nın kullarına bir hediyesidir.

Allah-ü Teâlâ Hz. leri Ayet-i Kerime’lerinde Rasulullah (sav) Efendimiz de hadisi şeriflerinde beyan eylediği üzere, ebedi âlemde O’nun müsaade ettiği, seçilmiş kulları şefâat edeceklerdir. Şefâat etmeleri yine Allah-ü Teâlâ Hz. lerinin müsaadesiyle olacaktır.

Şimdi sizlere, bu hakikatin nasıl tecelli ettiğine örnek olması açısından, Abdullah Baba Hz. lerinin Hakk katında ki değerinin hürmetine, bazı insanların öldükten sonra manen nasıl felaha çıktıklarını ve bizzat yakınlarının onların bu durumlarını gördükleri rüyalarından birkaç tanesini aktaracağız;

Abdullah Baba Hz. lerinin dervişlerinden bir kardeşimizin abisi kanser hastalığına yakalanır. Rahatsızlığı ileri safhalara ulaşmıştır. Bu nedenle sürekli evde yatmaktadır. Bu arada abisinin Abdullah Baba ‘ya bağlanmadan vefat etmesini istemeyen ve bunun için üzülen kardeşimiz, Abdullah Baba Hz. lerinin yanına sohbetini dinlemeye gittiği bir gün müsait bir ortam oluştuğunda:

– Efendim ağabeyim kanser hastası bir dua buyursanız da inşallah ölmeden önce size intisap etse diye, arzusunu söyleyince.

Abdullah Baba Hz. leri buna karşılık:

– İnşallah olur evladım diye cevap verir.

Efendi Hz. lerinin yanından müsaade alır eve gelir ve ağabeyine sorar:

– Ağabey, sen Abdullah Baba Hz. lerini manevi baban olarak kabul eder misin? Bak bizler ona bağlıyız sende bağlanır mısın?

Ağabeyi, hasta yatağında şöyle cevap verir.

– Abdullah Efendi Hz. lerini severim O’ bağlanmayı da isterim, fakat nasıl olacak?

Derviş kardeşimiz çok memnun olur ve hemen durumu abisine anlatır. Nihayetinde abisi Abdullah Baba Hz. lerine bağlanır. Aradan birkaç gün geçer. Abdullah Baba Hz. leri bir gün hasta olan kardeşimizin babasına:

– Oğlunuz misafir, yarın emaneti teslim etse gerek. Siz defin işleri için hazırlık yapın, deyince.

Babası, Efendi Hz. lerine:

– Efendim nasıl olur biz oğlumuzu çok iyi gördük, sağlıklı bir hali vardı. Önceki günlerine göre çok iyi bir durumda gibi, der.

Ancak ertesi gün sabah Abdullah Baba Hz. lerinin söylemiş olduğu hakikat ortaya çıkar. Saat beş sularında iki dizinin üstüne doğrulup, çok yüksek bir sesle; “SENDEN BAŞKA TAPILACAK ALLAH YOK!” Dedikten sonra Kelime-i Şehadet getirir ve arkadaşım geldi biz gidiyoruz deyip vefat eder. Azrail (as) arkadaşı suretinde ruhunu almaya gelmiştir.

Aradan bir müddet geçtikten sonra bu yaşananları Abdullah Baba Hz. leri Nevşehir’de bir yerde sohbet ederken anlatır, vefat eden şahsı tanıyanlar biraz da itirazcı bir tavırla:

“Aman Efendim bu nasıl olur? O ölen kişi dinine diyanetine bağlı ehl-i takva birisi değildi” derler. Bunun üzerine orada bulunan cemaate Abdullah Baba Hz. leri şöyle bir kıssa anlatır:

Beyazidi Bestami Hz. leri döneminde bir genci işlediği suçtan ötürü idam etmişler o dönem içerisinde de idam edilen bir kişi ibret olsun diye üç gün idam edildiği yerde sallandırılır imiş, Bir gün Beyazidi Bestami Hz. leri o gencin idam edildiği yerden geçerken, gence şöyle bir gözü takılır.

“Ne kadar babayiğit bir delikanlı imiş” diye merhamet nazarı ile bakar. Ertesi gün, o yörede oturan ne kadar insan varsa, gece rüyalarında, o idam edilmiş genci cennette görürler hayret ederler. Gence sorarlar;

“Yahu sen ibadet eden bir insan değildin. Günahkârdın ne oldu da sen Ehl-i Cennet oldun?”

İdam edilen genç onlara şöyle cevap verir; “Dediğiniz doğrudur. Fakat ben idam edildikten sonra, Beyazidi Bestami ismindeki Allah Dostu bir zât gelerek benim o halime merhamet nazarı ile bakmış. Cenabı Zül Celal Hz. leri de “Bizim dostumuzun merhametle baktığına Biz azap etmeyiz” diyerek beni bağışladı affetti”

Abdullah Baba Hz. lerinin anlattığı bu kıssayı dinleyen orada ki cemaat verilen mesajı almış ve sukût etmişlerdir

.

Yine başka bir vilayette dört erkek evladı da Abdullah Baba Hz. lerinden dersli olan fakat kendisi ders almamış bir baba vefat eder. Babaları vefat ettikten sonra çocukları rüyasında babalarını görürler ve sorarlar:

“Babacığım ne oldu?”

Babaları şöyle cevap verir:

“Abdullah Baba Hz. lerinden Allah razı olsun onun hürmetine Mevla bizim kusurlarımızı setreyleydi. O’nun sayesinde kurtulduk” diye cevap verir,

Üstadımız, sultanımız yolumuzun ışığı Abdullah Baba (ks)Aziz Hz. leri bizlere şöyle buyurdular:

“Evladım biz dervişimizin kümesindeki tavuğundan dahi mesulüz.”

Allah ondan razı olsun…

Nuri Köroğlu

Nuri Köroğlu I Allah’ın Dost’larının Kabirlerini Ziyaret Etmek ..

Ebu Hureyre radıyallahu anhın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyuruyorlar ki; 

“Bir kimse Allah dostu bir zatın kabrini ziyaret edecek olur ise, o Allah dostu olan zat, o kimsenin selamını alır. Onu tanır. Ve ona mukabele eder. O kimse oradan ayrılana kadar onun yanından bir an olsun ayrılmaz.” 

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yine hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: 

“Kim bir Allah erini ziyaret edecek olursa melekler derler ki sen ne devletli bir kulsun ki cennet ehlinin amelini işliyorsun.” 

Arş-ı Rahman’ında Allah-u Zülcelal ve Tekaddes Hazretleri buyururlar ki: 

“Abdi zareni-kulum Beni ziyaret etti. Dostumu ziyaret etmekle Beni ziyaret etmiş oldu. Her ziyaret edilen ziyaret edene bir ikramda bulunur. Benim ikram ve iltifatım o kulların üzerine cennet ve cemali ilahiyemdir.” 

Rabbim bu şerefe nail olanlardan kılsın inşallahu Rahman.

Nuri Köroğlu

Nuri Köroğlu I Allah’ın Dost’larının Kabirlerini Ziyaret Etmek ..

Nuri Köroğlu I Ahir Zaman Zümreleri ..

Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) “Ahir zamanın fitneleri arttığında ümmetim arasına tefrikaların yayıldığı bir zaman da ümmetimde iki sarhoşluk meydana gelecek. Bir tanesi hubbul iştir. Yeme, içme, gezme, tozma, yatma, eğlenme hastalığı meydana gelecek. Onlar, Allah’ı ve Resulünü unutacaklar, zevk ve sefaya dalacaklar.

İkinci bir zümre zuhur edecek, bu zümrede hubbul cehil. Yani kendilerine göre ilim tahsil etmişler ancak biz halkın içerisinde münevver kimseleriz, aydın kimseleriz. Biz çobanlardan vs. daha üstünüz diyen bir zümre zuhur edecek. Oysa onlar ebu cehildir. Yani cahillerin babasıdır. Zira onlar ne Allah’ı ne de Resulünü ne de nerden gelip nereye gittiklerini bilirler. İşte bunların zuhur ettiği dönemde Allah’ın kitabı Kur’an’dan; şu Allah’ın emridir, şu da Allah’ın nehyidir, şu da sünneti Resulullahın uygulamasıdır, diyen Benim ve ashabımın yolunu takip eden bir zümre çıkacaktır.

İşte o zümre (Tevbe/100) “وَالسَّابِقُونَ الأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالأَنصَارِ”, 

“Onlar Benim ensar ve muhacirim gibi olan ashabımdan sayılırlar” diyor.

Ya Rab! Bizi o zümreden eyle!

Nuri Köroğlu

Nuri Köroğlu I Ahir Zaman Zümreleri ..
Nuri Köroğlu KERAMET ; KEVN-İ KERAMET - HAKİKİ KERAMET

KERAMET ; KEVN-İ KERAMET – HAKİKİ KERAMET

Allah-ü Teâlâ Hz. leri, dostlarının elinde bazı olağanüstü haller meydana getirir. Bunlara Allah’ın ikramı manasına gelen “Keramet” denir.

Keramet ehli, amel-i salih sahibi, inançlı bir mümin olmalıdır. İnancı olmayan insanlar da görülen olağanüstü hallere keramet değil, “İstidraç” veya “Mekr” adı verilir. Ehl-i sünnet uleması kerametin hak olduğunda müttefiktir. Ehl-i Sünnet, mu‘tezile ve benzerleri gibi keramete karşı çıkan ve bunu kabul etmeyenlere karşı şu ayet-i kerimeleri delil olarak gösterirler;

Hz. Süleyman ‘ın veziri Âsaf b. Berhıya, Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir sürede getirmiştir. Nitekim bu olay, Kur’an Kerim’de Neml Suresinde şöyle anlatılır:

“Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise gözünü açıp kapamadan, ben sana onu (Belkıs‘ın tahtını) getiririm dedi. (Süleyman) Onu (Melike’nin) tahtının yanı başında yerleşmiş olarak görünce: şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim? Diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği)lütfundandır.” (Neml/38,40)

Görüldüğü üzere Hz. Süleyman’ın (as) veziri ism-i Azam’ı bilen Asaf bin Berhiya isminde ki veli binlerce kilometre uzaktaki tahtı bir anda Hz. Süleyman‘ın (as) yanına getirmiştir. Bu Allah’ın(cc) O‘na bahşettiği bir keramettir. Aynı zamanda tayyi mekânın da ispatıdır.

Hz. Meryem’e hamile olan annesi, onu Allah‘a adamıştı. Doğduğunda onu mabedin bir kapısına koydular. Onun bakımını teyzesinin kocası Zekeriya (as) üzerine almıştı. Zekeriya Meryem‘in yanına her girdiğinde bir rızık buluyordu.

“Bunun nereden geldiğini” sorunca da “Rabbimin katından” cevabını alıyordu. Çünkü Allah dilediğini hesapsız rızıklandırırdı. (Ali-İmran /36,37)

Hz. Meryem, oğlu İsa’yı doğurduğu zaman, Allah-ü Teâlâ “Hurmanın dalını kendine doğru silkele, üzerine derilmiş taze hurmalar dökülsün, dedi. (Meryem /25)

Hz. Meryem ağacı silkeleyince, kuru kütükten üzerine taze hurmalar döküldü. Bu tür olağanüstü ikramlara nail olan Meryem validemiz, Peygamber değildir. Bunlar olsa olsa O’nun bir kerametidir.

Musa’nın anasına; Onu emzir kendisine zarar gelmeyeceğinden endişelendiğinde onu denize (Nil nehrine) bırakıver. Hiç korkup kaygılanma çünkü biz onu sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız, diye bildirdik” (Kasas -7)

Musa’nın anası (ra) kadındır, dolayısıyla peygamber olamaz. Öyleyse nasıl oldu da çocuğunun emzirilmek üzere kendine geri döndürüleceğini ve onun ileride peygamber olacağını bildi. İşte bu ayet Allah’ın (cc) veli kullarına gaybdan ve gelecekten bazı bilgiler verdiğine ne güzel delildir. Bu da kerametin bir çeşididir.  

Peygamber (as) Efendimiz, konuyla ilgili hadislerinde şöyle buyurmuştur;

“Üstleri ve başları toz toprak elbiseleri eski ve kendilerine önem verilmeyen nice insanlar vardır ki, “Allah’ım şu işi şöyle yapacaktır” diye yemin etseler, Allah onları yeminlerinde yalancı çıkarmaz.”(Buhari)

Ebu Hureyre (ra) Rasulullah (sav) Hazretlerinin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir. “Sizden önceki ümmetler içinde kendilerine ilham olunan kimseler vardı. Eğer ümmetimden de böyle biri varsa muhakkak o Ömer’dir.” (Buhari),

Şu hadis de bunu tamamlıyor; İbni-i Ömer (ra)‘nın şöyle buyurduğu nakledilmiştir; (Babam) Ömer’in (ra) bir şey hakkında, onun şöyle olacağını sanıyorum, deyip de o şeyin onun zannettiği gibi olmadığını hiç duymadım”

Bu babda şu hadis-i şerife de dikkat ediniz. Urve bin Zübeyr (ra) Aişe validemizin (ra) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor; “Babam Ebu Bekir’i Sıddık (ra) bana malının hesabından yirmi vesklik (ölçekli) bir bağışta bulunmuştu. Fakat onları toplamadan babam vefat hastalığına yakalandı. (O zaman) Bana:

– Ey kızcağızım! Senden daha fazla sevdiğim kimse yoktur. Seni arkamdan ihtiyaç halinde bırakmak da beni çok üzer, seni ihtiyaçsız (zengin) bir halde bırakmak da beni çok sevindirir. Ben sana 20 vesklik bir hasat bağışında bulunmuştum. Eğer onları sen toplamış olsaydın onlar senin olurdu. (oysa) onlar bugün veresenin (mirasçıların) malı olmuştur. Onların (mirasçılarım) da ancak iki erkek ve iki kız kardeşlerinindir. Onu Allah’ın kitabına göre aramızda taksim edin, dedi.

Bende:

–Ey babacığım! Eğer bağışladığın daha çok olsaydı bile, yine de onu terk ederdim. Fakat (kız kardeşim olarak) sadece Esma var öteki kim? dedim.

O da:

– Haricenin kızının karnındaki. Onun kız olacağını görüyorum diye cevap verdi.” (Muvatta Kitabül Akdiye Bab.33)

Cabir bin Abdullah(ra) şöyle anlatıyor;

“Uhud harbinin olduğu günün gecesi babam Abdullah beni yanına çağırdı ve Rasulullah‟ın (sav) sahabeleri arasında ilk şehit düşenin, ben olacağımı görüyorum. Rasulullah, müstesna geride bıraktıklarım arasında senden daha çok sevdiğim kimse yoktur. Benim üzerimde borç vardır, onu öde. Kardeşlerine de hep hayırlı davran, dedi. Sabahleyin (harpte) ilk şehit düşen babam oldu. Başka bir şehit ile kendisini aynı kabir de görmüştüm. Bir süre sonra kendisini başkası ile aynı kabir de bırakmak istemedim. Altı ay sonra onu kabirden çıkardım ki kulağı hariç, kendisini kabre koyduğum günkü gibi duruyordu. Onu ayrı bir mezara koyup kapattım. (Buhari)

Enes Bin Malik (ra) rivayet ediyor;

Rasulullah’ın (sav) sahabelerinden iki kişi (bazı rivayetlerde bu kişi Üseyd bin Hudayr ve Abbad bin Bişr (ra) oldukları geçer) karanlık bir gecede Hz. Peygamber (sav) yanından ayrıldılar. Önlerinde kandile benzer iki ışık vardı. Birbirlerinden ayrılınca da her birinin yolunu evine varıncaya kadar aydınlattı.” (Buhari)

Hamza bin Amr (ra) diyor ki;

Biz Rasulullah (sav) ile beraberdik. Gece çok karanlık olduğundan, birbirimizi kaybettik. Benim parmaklarım ışık vermeye başladı. Öyle ki arkadaşlar develerini topladılar. Eşyalarından hiçbir şeyleri kaybolmadı. Benim parmaklarım ışık verir oluyordu.” (Buhari)

Halid Bin Velid (ra) Hire‘ye geldiğinde, Acemlerin reisine misafir oldu. Müslümanlar Ona:

“Bu Acemlerin seni zehirlemesinden sakın” dediler.

Bunun üzerine Halid (ra):

“Bana zehir getirin” dedi.

Getirildiğinde de:

Bismillah diyerek onu içti, ama zehir kendisine hiçbir zarar vermedi. (Hayatüssahabe; c.4)

Rasulullâh‘ın azâtlısı Safire Ģöyle anlatıyor;

“Deniz yolculuğuna çıkmıştık, gemi parçalandı. Onun tahtalarından birisine bindim. Dalgalar beni ormanın kıyısına sürükledi. Orada bir arslan beni parçalamak maksadıyla bana yöneldi. Ben de:

“Ey ebe’laris (Araplar aslana böyle der), ben Rasulullah’ın (sav) azâtlısıyım, dedim. Bunun üzerine aslan başını eğdi ve bana doğru geldi. Beni omuzlarıyla iteledi ve beni ormandan çıkacak yola bıraktı. Sonra uzaklaştı, bir daha onu görmedim.” (Hayatüssahabe)

Ebu Hureyre (ra) şöyle demiştir;

Hz. Peygamber (sav) (elçi olarak) Ala bin Hadrami‘yi, Bahrey‘ne gönderdiğinde, ben de onunla gittim. Onda üç haslet gördüm. Hangisinin daha acayip olduğunu bilemiyorum. Denizin kıyısına vardığımızda:

“Besmele çekin ve denize girin” dedi.

“Besmele çekip denize daldık. Denizin öbür tarafına geçtiğimiz halde pabuçlarımızın altı bile ıslanmamıştı. Dönerken de çölde yürüyorduk, arkadaşlar susuzluktan şikâyet ettiler. Bunun üzerine Alâ bin Hadrami (ra) kalkıp iki rekât namaz kıldı. Ellerini açarak duaya başladı. O duasını bitirmeden kalkan gibi bir bulut göründü ve bardaktan boşanırcasına yağmur yağdı. Hem biz içtik hem de usanıncaya kadar hayvanlarımızı suladık. Ala bin Hadrami(ra) vefat ettiğinde onu gömdük. Bir müddet sonra yırtıcı hayvanların gelip onun cesedini yemelerinden korktuk. Gidip kabrini açtık, fakat onu kabirde bulamadık.” (Hayatüssahabe)

Hz. Ömer’in minberde hutbe okurken, Sariye (ra) komutasında Nihaventte çarpışan İslam ordusunun durumunu görüp, Sariye (ra)’ı ikaz etmesi ve onun sesini Sariye (ra)’ın duyması, kerametin hak olduğuna en güzel örneklerdendir.

Keramet, Allah’ın bir ikramı olmakla birlikte mucizeden farklıdır. Çünkü mucize, peygamberlerin peygamberliklerini ispat için kendilerine Allah tarafından verilen olağanüstü hallerdir. Mucize, bir peygamberlik delili olduğu için istenilen zamanda gösterilmesi (izharı) vaciptir. Keramet için böyle bir vücûb söz konusu değildir. Aksine kerametin gizlenmesi (izmârı) vaciptir. Kerametin gizliliği esas olduğundan sofiler kerameti “hayz-ı ricâl” olarak görmüşlerdir. Nasıl kadınlar hayızlarını gizlerlerse, ricâlullah da öylece kerametlerini gizlerler. Nasıl ki hayız görmeyen kadın, gerçek kadın sayılmazsa, kerameti olmayan kişi de ricâl ve velî sayılmaz. Gizlenmesi esas olmak ve kevnîsinden çok hakikîsine meyil şartıyla keramet, vardır. Ancak her isteyen kimsenin keramet göstermesi söz konusu değildir.

Keramet kevnî ve hakikî olmak üzere iki çeşittir;

1. Kevni keramet

Olağandışı birtakım şeylerdir. Havada uçmak, denizde yürümek, gönülden geçeni bilmek gibidir.

2.Hakikî keramet

İlim, mârifet ve ahlâkla ilgili olağanüstü birtakım meziyetlere mazhariyettir. Müridlerinin hallerini iyi yönde geliştirmek, hikmet ve bilgisiyle, iffet ve mehabetiyle etkili olup, insanlardaki kötü huyları giderip, iyi huylar kazandırmaktır. Bu tür kerametlere ilmî ve manevî keramet de denir. Sûfilerin itibar ettiği keramet bu türdendir. Halkın itibar ettiği ise kevnî keramettir. Halk şeyhinde veya velilerde bu tür keramet görmek ister. Sûfiler ise bunun mekr-i ilahî olabileceğini söyler.

Nuri Köroğlu