nuri köroğlu haber

Nuri Köroğlu -Hz. Mevlana 741. vuslat yıl dönümünde düzenlenen Şeb-i Arus Gecesi’nde Bozüyük’te de anılacak.

Hz. Mevlana 741. vuslat yıl dönümünde düzenlenen Şeb-i Arus Gecesi’nde Bozüyük’te de anılacak.

Hz. Mevlana 741. vuslat yıl dönümünde düzenlenen Şeb-i Arus Gecesi’nde Bozüyük’te de anılacak.

Bozüyük Belediyesi’nin katkıları ile Mevlana Kültürünü Tanıtma ve Yaşatma Derneği tarafından düzenlenen Şeb-i Arus Gecesi 12 Aralık 2014 Cuma günü akşamı yapılacak. Belediye Düğün Salonu’nda gerçekleştirilecek program saat: 19: 30’da başlarken, programa araştırmacı yazar Nuri Köroğlu ile Mevlevi Üstadı Hamdim-ül Fukara Abdullah Gürbüz katılacak. Semazen gösterilerinin de yer alacağı programın yoğun ilgi görmesi bekleniyor. – BİLECİK

Haberler.com

Nuri Köroğlu ile ilgili haberler

Nuri Köroğlu

Allah’a Dostluk Makamı Olan Velayetteki Mertebeler

Veliler, Suğra, Kübra ve Ulya olmak üzere üç ayrı mertebe de bulunurlar.

Velayet-i Suğra mertebesi Veliliğin en alt mertebesi olup, Veli ‘nin Seyr-u sülûkü esnasında elde ettiği bir kısım bilgi ve marifetin, Allah ‘ın isim ve sıfatlarının gölgelerine ait tecellilerine eriştiği durumdur. Bu, Veliliğe aday konumunda olan kimseye bir başlangıç niteliği arz eden temel eğitim gibi bir şeydir. Veli zât; bu mertebede eşyanın hakikati ile tanışmaya başlar. Âlemde bulunan varlıkların, Allah Teâlâ ‘nın isim, sıfat ve fiillerinin birer aynası hükmünde olduğunu idrak eder. Bu mertebenin sonunda ise, kalp latifelerini aşarak, artık “Kendileri için ne korku ve ne de hüzün bulunmayan kimseler‟ (Yunus-62) ayetindeki seçkin zâtlar arasına dâhil olur. Veli zât, bu mertebelerde bir kısım Peygamberlerin Velayet makamlarına erdirilir ve Veliler arasında o Peygamberin fıtri meşrebi ile temayüz eder. Böylece ta Cenab-ı Hakkın özel alakasına erişinceye kadar bu minval üzere kalır. Bu mertebedeki yolculuktan sonra, Veli zât Velayetin Kübra mertebesine olan seyr-u sefere başlar.

Velayet-i Kübra; Hak Teâlâ ‘nın isim, sıfat ve zatına mahsus bulunan dairedeki seyr ve yolculuktan ibarettir. Bu makamda bulunan kimseye keşfettirilen hakikatler, Suğra mertebesindeki gibi isim ve sıfatların gölgelerinin tecellisi gibi değildir. Zuhur eden hakikatler, renkten, şekilden, harften kısacası beşerî kavramlardan soyutlanmış hakikatler olup, ancak kişinin kabiliyet ve kapasitesi ölçüsünde Hak Teâlâ ile olan beraberlikten ibarettir. “Kulumu seversem, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum” buyurulduğu Kudsi Hadisin zuhuru burada ortaya çıkar. Yani gölgeler aradan kalkarak, tam bir hakikat zuhur ederek, Veli ‘nin o pencereden âlemi seyretmesi gerçekleşir.

Veli zât bu makamda “Şerh-i Sadr” denilen bir kısım manevi ameliyatlara muhatap olur. Kalbinde meydana gelen genişlik sayesinde, artık dünyanın taşıyla altını arasında yanında bir fark kalmaz. Kendi ehlinden başkasına şehevi bir istek ve arzu kalmaz. Allah ‘tan başka hiç kimseye ve hiçbir şeye ihtiyaç hissetmez. Veli zât bu makama kadar hep kendisi mücahede içerisinde olurken, artık bundan sonra Rabbinin inayet ve ihsanları kendisine suyun yukarıdan aşıp geldiği gibi gelmeye başlar. Çünkü o, artık yükseklerin zirvelerine doğru yol alacaktır. Bu zirveye “Velayet-i Ulya”denilir.

Velayet-i Ulya; Melaike-i Kiramdan olan büyük zâtların Hak Teâlâ ile elde ettikleri yakın ilgi ve alakanın, büyük velilerde zuhur ettiği yüksek bir mertebedir. Bu makamın sahibi olan zâtın, gördüğü ve hissettiği hakikatler artık sınırsızdır. Onun için “Bu makamın sırlarını halktan gizlemek vaciptir” denilir. Zira veli‘nin beşerilik vasfından sıyrılıp, nurani bir vasfa erişmesi sureti ile elde ettiği bir kısım hakikatler, bu mertebede olur.

Hulasa sonuç olarak; Veliler, Suğra, Kübra ve Ulya mertebeleri olmak üzere üç ayrı mertebede bulunurlar. Suğra mertebesi genel bir daire olup, veliliğe aday olan kimselerin buralarda verdiği çeşitli imtihanlar sonucu elde ettiği netice sayesinde muamele görür. Kübra mertebesi orta bir daire olup, velilerden suğra mertebesinde ileri giden zâtlardan seçilen kimselerin bulundukları mertebedir. Ulya mertebesi ise özel bir daire olup, Hak Teâlâ ‘nın özel ilgi ve alakasına mazhar olmuş ulu evliya tabakasının bulunduğu mertebedir. Nasıl ki, Peygamberler içerisinde Nebiler, Resuller ve Resuller içerisinde “Ulül Azim” Peygamberler diye üç ayrı yücelikten bahsediliyorsa, velayet makamında bulunan zâtlar için de aynı şeyi söylemek mümkündür. Yani velilerin de içerisinde “Ulül Azim” rütbesinde olan zâtlar vardır. Fakat onlar Peygamber mertebesinde değildirler.

Nuri Köroğlu

İLME’L-YAKİN – AYNE’L-YAKİ’N -HAKKA’L-YAKİN

Tasavvufi edebiyat içerisinde yer alan kavramlardan birisi de “Yakin” dir. İmanın dallarından biri sayılan yakin, Allah-u Teâlâ ‘nın kulunun kalbine koyduğu sırlardan bir sırdır. Allah-u Teâlâ bunu kullarından iman sahiplerine nasip eder ve yakin mertebesine erdirilen kul, hiçbir zaman Şek ve Şüphe rüzgârlarına kendini kaptırmaz. O, daimî bir iç huzuru içerisindedir. Delil aramaksızın, hüccete sarılmaksızın, direkt olarak kalbin Allah Teâlâ ve O‘nun zâtı, sıfatları, isimleri ve fiilleri hakkında kesin bir şekilde itminan olduğu haldir, Yakin.

Sufiler; Yakin ehlini “Her türlü şüphe ortamından uzak olan kimse” diye vasf ederler ve “Onlar düşünceleri durularak huzur ve mükaşefeye ermiş kimselerdir” derler. Bu makama da Rableri karşısında her türlü şikâyet ve itirazdan kendilerini korumakla ermişlerdir. Bu makamda bulunan bir zatın, sürekli Cenabı Hakk ‘ı düşünmekle meşguliyeti sebebi ile kalbi bir takım manevi varidat ve tecellilere muhatap olur. Velilerin Keramet göstermeleri işte bu makamda vaki olur. Onların Hak Teâlâ ile sohbetleri, bu makamda istikamet bulmaları ile mümkün olur. Bu makamda derinleşmeyenlerin Hak Teâlâ ile sohbetten nasibi olmaz. Yakin elde etmekten maksat, Hak Teâlâ ‘nın zatını değil, sıfatlarını müşahede ederek keşf ve şühuda ermektir.

Asrımızın mana sultanı, Hak yolunda rehberimiz ve Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hz. leri, yakini üç kısma ayırarak, kişinin elde ettiği bilginin merhale merhale, nasıl oluştuğunu belirtmek üzere şöyle buyurdular:

İlme‘l-Yakin; Allah-ü Teâlâ‘nın Kur‘an-ı ile amel etmek Muhammedeni‘l Mustafa (sav) Hz.lerinin sünnetlerini ihya etmektir.”

Kullar her makamda olduğu gibi, Yakin mertebesinde de yine muhtelif derecede bulunurlar. Birinci mertebe “İlm-i Yakin” mertebesidir. Bundan kasıt; Esere bakıp, müessiri tanımaktır. Yani Allah-ü Teâlâ ‘nın yaratıklarını düşünüp, tek yaratıcının ancak ve ancak O olabileceğini anlamaktır. Ve bunu her şeyde böylece idrak etmektir. “Her şey zıddı ile kaimdir” Zıddı olmayan tek şey, Allah‘tır (cc). “Âlemde birden fazla ilah bulunsaydı, şüphesiz âlem fesada giderdi” Bu ve bunun gibi noktalarda hiçbir şekilde kalpte bir eğrilik bulunmadan oluşan kesin ve net bilgiye kavuşmaya; İlm-i Yakin mertebesi denir.

Üstadımız bu mertebeye ulaşmak için iki sağlam delile tutunmak lazım geldiğini belirtir ki, birisi “Kitabullah Kur‘an-ı Kerim” ve diğeri de “Sünnet-i Rasulullah” (sav)‘dir. Zaten Ehlullah hazaratı kalben elde ettikleri keşfi bilgileri bu iki adil şahide, yani Kur‘an ve Sünnete arzetmeden kabullenmezler. Bundan sonra Üstadımız yakinin ikinci mertebesini izaha geçerek şöyle buyururlar:

Ayne‘l-Yakin; İnsanoğlunun nasıl zahirde gözü varsa manevi gözümüzde var. Zahirde nasıl kulakları varsa, manevi işitme var. Nasıl burnumuz varsa manevi koku alma var. Nasıl zahiri lisanımız varsa manevi konuşmamızda var. Nasıl zahiri elimiz varsa manevi elimiz (yakalama, tutma) var

İkinci mertebe “Ayne‘l-Yakin” mertebesidir. Bu, kalpte oluşan bilgilerin şühudi bir tarzda cereyan etmesidir. Yani, keşfen sabit olan bir tarz ile elde edilen bilgi demektir. Bu öncekinden mertebe bakımından daha yüksektir. Delil ve hüccete dayalı olarak elde edilen bilgiden daha sağlıklıdır. Velayet mertebesinde bulunan zatlar, halkın delil ve hüccet yoluyla elde ettiğini, onlar kalplerinde cereyan eden şühudi bir keşif sayesinde elde ederler. Elde ettikleri bu bilgi onları hem kısa yoldan maksada ulaşmalarına yardımcı olur ve hem de o bilginin sahası oldukça geniş olur. Bu bakımdan gözle görür gibi elde edilen bilgi manasına, Ayne‘l-Yakin mertebesi denilmiştir. Üstadımız burada beş duyu organı ile elde edilen zahiri bilgiye kıyasla, kalbin keşfi bilgiye ulaşması hususunda da bunun gibi bir takım bilgi alma yolları bulunduğunu belirtmektedirler. Nitekim edebiyatımızda; Gönül gözü, Gönül dili, Gönül kulağı gibi kavramların anlatmak istediği gerçek budur.

Üstadımız Hazretleri bu bilgilerin nasıl elde edildiği hususuna geçerek şöyle buyururlar:

─ Peygamber (sav) Efendimiz:

“Benim ümmetimin Âlimleri, israil oğullarının Peygamberleri gibidir” buyuruyorlar. Bu zâtlara “Veresetül-Enbiya”denir. Böyle bir Mürşid-i Kamile müntesib olunduğu zaman, zikir ve râbıta halinde nurlar görülmeye başlar. Beyaz nur, sarı nur, kırmızı nur, mor nur, mavi nur, turuncu nur, siyah nur.

Yani, kalbin bu keşif bilgisini elde edebilmesi için, mutlaka Peygamberlerin varisi olarak nitelendirilen Kâmil bir Mürşide ihtiyaç vardır. Kâmil bir Mürşide intisab edildiği ve onun verdiği reçeteye uyulduğu zaman, zikir ve rabıta halinde kalpte inkişaflar belirir. Kalbe birtakım nurlar doğmaya başlar. Zikredilen bu yedi çeşit nur, yedi nefis meratibi ile yedi ruh letaifine birer simge hükmündedir. Bu nurların kalpte belirmesinin sebebi; müridin Seyr-i Sülûke elverişli olduğunu göstermek içindir. Kalp bu nurlarla süslenip aydınlandığında, Nefs-i Mutmainne makamına gelinir. Ayet-i kerimede;

“Ey huzura kavuşmuş nefis! Sen Ondan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. Seçkin kullarım arasına katıl ve cennetime gir” (Fecr 27/30) buyuruluyor. İşte burada İlme‘l-Yakin‘den Ayne‘l-Yakin‘e geçer, onun basiret gözü açılıp keşf verilir. Bu makama geldiğinde Rasulullah (sav) Efendimizi görür ve onda fani olur.

Yani, Nefs-i Mutmainne alameti olan mor nurun kalbe yansıması durumunda mürid, “İlme‘l-Yakin mertebesinden” “Ayne‘l-Yakin” mertebesine geçer. Bundan sonra zikri geçen ayetteki İlahi hitaba erişir. Hatta Üstadımız Hazretleri:

– Bu Mutmainne makamına gelen bir kimseye bizzat Allah-u Teâlâ, hitap ederek: “Kulum ben senden razıyım” buyurur. Işte bu makamda Salik Üstadına yaşadıklarını bildirmelidir ve Üstadı da onu şeriat edeplerine uymaya yönlendirmelidir ki, mürid bu hitabı duyunca:

– Artık benim işim tamam oldu, maksadıma ulaştım, gibi evham vadisine düşmesin. Zira böyle hareket edilmezse, sapıtma meydana gelir. Nitekim bu makama gelen bir kısım insanların saptıkları görülmüştür.

Hulasa; Keşfi bilgilere ulaşmak için bahsedilen hususlara riayet neticesinde, İlahi hitaba nail olunduğu takdirde, şer‘i edeple edeplenildiği sürece, kul doğru yol üzeredir. Bunun sonunda ise, sâadetli hayatına yetişemediği o âlemlerin Efendisini ruhen görmeye muvaffak olur. O ‘nun ruhaniyetiyle olan beraberlik neticesinde artık mürid O ‘ndaki seçkin vasıflarla vasıflanarak, olgunlaşmaya doğru gider. Buna tasavvufi literatürde “FENA Fİ‘R-RASUL” denilir.

Üstadımız, Abdullah Baba Hazretleri bu kavramları bizlere izahını yaparken hiç zorlanmaz ve çok basit bir üslupla çevresindekileri yormadan vermek istediği şeyleri rahat bir şekilde verirdi. Bu O‘na verilmiş bir “Mevhibe” idi. Çağımızda kimsenin bahsetmediği bu kavramları O ‘ndan işitme bahtiyarlığına eriştirdiği için Rabbimize Hamd ederiz. Bundan sonra yakinin üçüncü mertebesine geçerek buyururlar ki:

─ Mürid, nefis meratiplerinden Radiye, Mardiye ve Safiye ‘ye geldiği zaman, Allah-ü Telanın sıfatlarında fani olur. Seyr-i Sülûk bahsinde anlatıldığı gibi, yedi gök tabakası, yedi nur berzahı, oradan sekiz kat cennet geçilir. Bundan sonra Seyr-i Sülûk tamam olur. Buna da tasavvufta “FENAFİLLÂH” denilir ki, Allah Teâlâ ‘nın zerreden küreye kadar bütün hikmetlerini göstermesi ve onun da bunları görmesi söz konusudur. İşte bu hale “Hakke‘l-Yakin” mertebesi denilir.

Üçüncü mertebe “Hakke‘l-Yakin” mertebesidir. Allah-ü Teâlâ hakkında en sağlıklı bilgiyi elde eden kimselerin vardığı en son duraktır. Velayet mertebesinde bulunup, veliler meydanında at oynatan veya diğer bir tabirle, veliler sofrasında marifet ortaya koyanların elde ettikleri hakikatlerdir. Bu zatların sıfatları, Hak Teâlâ ‘nın sıfatlarında fani olup, kendileri o sıfatlarda ilmen, şühuden ve halen baki oldukları durumdur. Bu mertebede elde edilen bilginin sonu yoktur. Onun için bu mertebede bulunan yüksek zevatın derin manalar içeren sözlerini, beşer lügatleri izahtan aciz kalmıştır. Ama bu mertebeye erişen kulların sahip oldukları ilim, bilginin zirvesi denilecek kadar büyük bir bilgidir. Bunun için, bilginin tamamını içeren bir mahiyet arz ettiği sebebi ile bu mertebeye: “Hakke‘l-Yakin” mertebesi denilmiştir. Üstadımız Hazretleri, konuyla alakalı son açıklamayı bir temsille belirtmek üzere buyururlar ki:

─ Şimdi bu üç merhaleyi misallendirecek olursak şöyle diyebiliriz: İnsanlar, ilmi yönden Beytullah‘ın var olduğuna, hacıların tavaf için gittiğine inanır. Bu İlme‘l-Yakindir. Beytullah‘a bizzat kendisi gidip görmesi Ayne‘l-Yakindir. Zahiren Kâbe de tavaf edip halkın içine karışması ise Hakke‘l-Yakindir.

Nuri Köroğlu

Mevlana Hazretleri’nin Edep Ve Ahlakı

Mevlâna Hazretleri, her velide (Evliya’da) olduğu gibi ahlakı Muhammedi ile muttasıf Rasulüllah (s.a.v) Efendimiz’in ahlakıyla ahlaklanmış, ulvi tabiatlı, mütevazı, halim, selim, gayet cömert, şefkat ve merhametli, alicenap, veliler sarayının sultanı, maddi ve manevi ilim, irfan, marifet ehli, aşk ve muhabbet deryasında kaynayan, takva vera sahibi, erenler bahçesinin şah gülü, eşsiz kerametlerin kahramanı, ulu erlerden, Allah dostlarından biridir.

Şöyle naklolunmuştur ki: Hz. Muhammed (sav) ahirete irtihal ettiklerinde Ebu Bekir Sıddık (ra) rüyasında ağlayarak:

“Ey dertlilerin dermanı, ey aşıkların göz nuru, ey enbiyalar serveri, ey evliyalar rehberi, ey ins-ü cin Peygamberi! Diğer enbiyalar dünyada çok ömür sürüp ümmetlerine nihayetsiz din talim edip ahlak telkin etmişlerdir. Siz ise enbiyanın eftali iken az bir ömür sürüp, bizleri yetim bırakıp gittiniz” deyince Efendimiz (sav) ona:

“Ya Eba Bekir! Benim bir gün davetim, diğer enbiyanın bin gün daveti hükmündedir ve benim ümmetim arasında alimler olacaktır. Fetvasınca Beni İsrailin enbiyası mertebesinde olacaklardır. Bahusus ümmetlerimin biri de Mevlâna Celaleddin’i Rumidir ki, bütün hareketi benim hareketime uygun, bütün sözleri benim sözlerime benzer ve her hususta benim şeriatıma mutabık olur. O da senin sülalenden gelecektir.” diyerek Ebu Bekir Sıddık (r.a)’a teselli vermiştir.

Kendisine karşı yapılan hareket ve fenalıkları çabuk affeder, etrafı ile daima hoş geçinir, aleyhinde olanlara dahi lütufla muamele ederdi.

Yanında bulunanlara, zahirlerine göre (dış görünüşlerine göre) değil, amel ve itikadlarına göre değer verir, meşgul edici şeyleri, gösterişi hiç sevmez, sade yaşardı. Vardığı yerlerde, halkın el etek öpmesinden çok sıkılır, huzurunda yere kapanmak ve bel kırmaktan hiç hoşlanmaz, arzu etmezlerdi.

Şu hâlde, Mevlevi dergahında görülen baş kesmeler, bel kırmalar, yerlere kadar eğilip secdeye kapanmalar, Mevlâna Hazretleri zamanında olmayıp, sonradan ihdas edilen (ortaya çıkarılan) yersiz ve asılsız prensibi; taklitten, riyadan (gösterişten), şöhretten, aşırı hürmetten sakınmaktır.

Peygamberimiz (sav) bile çok kere elini öptürmemiş, teşrifleri esnasında ayağa kalkanları bundan men etmiştir.

Ebu Hureyre (r.a)’ın rivayetinde Peygamberimiz (sav)

“Ben ne Acem Şah’ı ne de Rum kralıyım; ancak Allah’ın kulu ve Rasulü’yüm!” demiştir.

Evet yerine göre el öpmek, bir büyüğe karşı yakışan hürmeti göstermek lazımdır ancak, ifrat (aşırılık) derecesine vardırmamak üzere; o da Allah rızasını kastederek olmalıdır. Çünkü onlar, sultanlıktan ziyade, kulluktan hoşlanırlar.

Nitekim Cenabı Mevlâna bir rubaisinde:

Men bende şüdemi bende şüdem,

Men bende benaclet beser-efgende şüdem

Her bende şeved şad ki azad şeved,

Men şad ezanem ki türa bende şüdem.

Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum,

Ben adbi zaif (aciz kul), kulluğumu…

Layıkıyla yapamadığım için eğdim;

Ve başımı önüme eğdim;

Her köle azad edilince sevinir.. ilahi, ben ise;

Sana kul olduğum için seviniyorum!.

Mevlâna Mesnevisinde:

“Hüsnü ahlak izinde ve talebinde ol da güzel huylu olanlar ile otur. Gülyağının gülden nasıl huy edindiğine dikkat et”

“Ahlak-ı hamide ve amel-i salihi adet edin ki Allah’ü Zülcelal Hz.nin huzurunda mahcup olmayasın”

“İnsanları ekseri cennete koyan, Allah korkusu ve güzel ahlaktır. Ekseri cehenneme sürükleyende dil ve fuhuştur” der ve ahlakı mesnevisinde bu sözler ile açıklar.

Bir gün Hazreti Mevlâna ve gönül dostları, Hüsameddin Çelebi’nin bağına gidiyorlardı. Hepsinin altında birer eşek olunca, konu ister istemez eşeğe gelip dayandı.

Hazreti Mevlâna:

Eşek salih kulların bineğidir! Hazreti Şit, Hazreti Üzeyir, Hazreti Muhammed Aleyhisselam gibi daha pek çok peygamber, eşeğe binmişlerdir… derken Şehabeddin Guyende’nin eşeği anırmaya başladı. Bu duruma canı sıkılan Şehabeddin Guyende, eşeği susturmak için başına vurmaya başlayınca, Hazreti Mevlâna: “Ne yapıyorsun Şehabeddin? Seni taşıdığı için teşekkür etmen gereken zavallıya vurup durma! Kendini onun yerine koy, bir de öyle düşün! İki şey için anırır hayvan: Ya açlıktan ya da cinsel arzudan! Eh bunda da bütün canlılar müşterektir!.. Herkes en çok bu iki şeyi düşünür elbette. Bu durumda sadece ona vurmak ve onun başına kakmak, hiç de adil bir davranış değil” demiştir….

Hoca Nasühiddin anlatıyor:

– “Hz. Mevlâna bir defa hamam da fukarasına sorup bu cemiyette Mevlanalık kimindir diyerek üç defa sorar. Hiç cevap veren olmaz. Nihayet buyurulur ki:

– “Eğer bir misafir gelse, hamamın camekanından baksa ve sizin elbiselerinizi, hırka ve taçlarınızı görse muhakkak sizin mevlevi olduğunuza hüküm verir ve bilir ki Hz. Mevlananın fukarası hamamdadır. Yani sizin hırkalarınız siz hiç görünmeden sizin Mevlevi olduğunuzu tarif eder. Ey ahbab ü yaran, ey fukarayı mevlevihan, siz cehd ü gayret edin ki sizin Mevlevi olduğunuzu elbiseleriniz, hırkalarınız, taçlarınız değil, canlarınız tarif etsin. Zira itibar dış görünüşünüz, dış elbisenizin gösterdiği, tarif ettiği, zahiri görünüşünüze değil, asıl itibar iç görünüşünüze, canınıza, kalbinize, niyetinizedir. Binaenaleyh batınınızı mearif ve meani nuru ile münevver ve müzeyyen edin, nurlandırın, ziynetlendirin ve temiz itikat ile donatın, bezeyin ve süsleyin.”

Diyerek fukarasına vaaz’u nasihat edip, tembih ve ikazda bulunmuşlardır.

Nuri Köroğlu

Mevlana ve Yunus

Mevlana’nın etrafında geniş bir çember oluşmaya başlamıştı. Bu çemberin içine Mevlana’nın genç halifesi Çelebi Hüsamettin ile birlikte kalabalık bir ahi topluluğu esnaf ve sanatkarlarda girmişti. Mevlana’nın artık ağaçta olgun meyve, tarlada dolgun başak, haktan alıp halka saçtığı günleriydi. Gönül erleri çevresinde bir halka, onun sema ve sefa meclislerinden gürül gürül akan feyz pınarlarından kana kana içiyorlardı. Bu halkaya giren genç ihtiyar herkes miktarınca nasibini alıyordu.

İşte bu günlerde Taptuk Emre Hz. lerinin dergahına tapulanmış, efsanevi çileyi doldurmuş seyri sülukunu tamamlayıp kemale ermiş olan Yunus Emre Hz.’leri de malum olduğu üzere seyahate başlamıştı. Bu seyahatlerinin birinde büyük pir Mevlâna Hz.’lerine ziyarete geldi. Onun sema ve sohbet meclislerinde bulundu.

Yunus Emre ve Mevlâna Hz. leri Allah’a (cc) kul Muhammed Mustafa’ya (sav) ümmet olma nimetinin neşesiyle zikr (Sema) ve sohbet meclislerinde mana alemine dalmış, bu alemin zevkine varmışlardır. Mevlâna Hz.’leri büyük Hak aşığı Yunus’u çok sevmiştir. Yunus Emre Hz.’leri de Mevlana Hz. lerine çok iltifatlar etmiş ve bu durumu şu beyitinde anlatmıştır:

Mevlâna Hüdavendigar bize nazar kılalı

Onun görklü nazarı, gönlümüz aynasıdır

Mevlâna Hz. leri de Yunus için şöyle söylemiştir.

“Ben maneviyatın hangi kapısından girdimse, Koca Yunus’un ayak izlerine rastladım” demiştir. (Manevi halinde yani seyri sülukunda görmüştür)

Yunus Emre Hz. leri Mevlâna Hz. lerinin dergahında uzun süre kalıp çok sohbetler etmişlerdir. Aşk ve neşe ile çok beyitler söylemişlerdir. Bir defasında;

Mevlâna Hz. leri şöyle söylemişlerdir;

– Bizim medresemiz aşktır. Müderrisimiz Ulu Allah’tır. Biz bu medresenin talebeleriyiz dersimizi her dem tekrar eder dururuz.

Yunus Emre;

Biz talib-i ilimlerüz, aşk kitabını okuruz.

Çalab Müderris bize aşk hod medresedür.

Mevlâna Hz. leri;

– Gönül buğday tanesine benziyor, biz ise değirmene. Değirmen nereden bilecek bu dönüşün hikmeti ne? Derken Yunus Emre;

Bu dünyanın misali

Benzer bir değirmene,

Gaflet anın sepeti,

Halk anda üğüne.

Mevlana Hz.leri;

– Ey aşıklar ey aşıklar, bizim dinimiz mezhebimiz aşktır. Biz aşk çocuklarıyız.

Yunus Emre;

Ey aşıklar ey aşıklar,

Aşk mezhebi dindir bana.

Gördü gözüm dost yüzünü,

Yas kamu düğündür bana demektedir.

Mevlâna Hz. leri bir rubaisinde ilmin kendisi bilmek olduğunu, kendini bilenin ise Allah’ı bileceğini şöyle ifade etmiştir.

İlmin bütün ahkamını nefsinde bulursun

Bir lahze eğer nefsine hâkim olabilsen

Esrar aramak tozlu kitaplarda haşivdir

Kendini bulursun onu ancak bulabilsen.

Yunus Emre Hz. leri de;

İlim ilim bilmektir.

İlim kendini bilmektir.

Sen kendini bilmez isen,

Bu nice okumaktır.

Bu güzel beyitleriyle birbirlerine çok iltifatlarda bulunmuş-lardır.

Mevlâna ile Yunus Emre Hz.leri arasındaki bağ ve bağlantı onların manevi dünyalarının birbirinden farksız oluşundandır. Her ikiside Allah katında “Tevhid-i İlahi” inancı içinde gerçek vuslata Allah’a ulaşma yolunda Muhammed-ül Mustafa’ yı rehber edinmişlerdir.

Mevlana’nın vefatından sonra Yunus bir beyitinde, Fakih Ahmet ve Seyyid Necmeddin gibi devrinin ileri gelen tasavvuf pirlerini saydıktan sonra Mevlana’ya (Kutb-u Cihan) yani (Cihanın irfan kutbu, en yücesi) diyerek onu şöyle anlatmaktadır.

Fakih Ahmet Kubbettin

Sultan Seyyid Necmettin

Mevlâna Celaleddin

Ol Kutb-u Cihan Kanı

Nuri Köroğlu

İslam’da Rüya’nın Hakikatı

İnsanın ruh dünyasında cereyan eden muhtelif gerçeklerden biri de şüphe yok ki rüyadır. Bu rüyalar, insanda uyku esnasında vuku bulan ve sık sık yaşanılan hallerdir. Bu itibarla insanlar rüyalarla yakından alakadar olmuşlardır. Çünkü hayatın mühim kısımlarından birini teşkil eden bir hakikattir.

Rüya; uykuda görülen ve misal âleminde yaşanılan düşler demektir. İslam âlimleri Allah-ü Teâlâ‘nın melek vasıtası ile hakikat veya kinaye olarak, kulun Şuurunda uyandırdığı enfüsi (içgüdüsel) idrakler ve vicdani duygular yahut ta Şeytani telkinlerden, edğas-ü ahlam (karma-karışık) hayallerden ibaret bulunduğunu söylemişlerdir.

Rüya hakkında gerek Kur‘an-ı Kerimde ve gerekse Hadislerde insan hayatını yakından alakadar eden bir husus olması münasebeti ile bahsedilir. Bunda da bazı Peygamberlerin (as) rüyaları konu edilir ki, onların rüyalarının Allah tarafından bir alamet olduğu vurgulanır.

Rasulullah (sav) Hudeybiye‘ye Umre için çıkmazdan önce rüyasında, kendisinin ve ashabının emniyet içinde başlarını tıraş ederek Mekke‘ye gittiklerini görmüştü. Bunu Ashabına anlatmıştı. Ancak Hudeybiye ‘de alı konulup, Umre yapamayınca, münafıklar hani peygamberin(sav)rüyası doğru çıkardı demeye başladılar. Bunun üzerine Cenabı Hak Şu ayetleri indirdi.

“Andolsun ki, Allah gerçekten peygamberine o rüyayı hakkıyla doğru gösterdi, şanıma yemin ederim ki, İnşallah Mescid-i Haram’a güvenlik içinde başlarınızı kazıtarak, kırkarak korkusuzca gireceksiniz! Ancak O, sizin bilmediğiniz Şeyleri bildi de ondan önce yakın bir fetih verdi.” (Fetih /27)

Kur ‘an-ı Kerimde Yusuf(as) ‘ın zindana düştükten sonra başından geçenleri

Yüce Rabbimiz (cc) Şöyle anlatıyor:

“Onunla birlikte zindana iki delikanlı daha girdi. Onlardan biri dedi ki, ben(rüyada)Şarap sıktığımı gördüm. Diğeri de ben de başımın üstünde kuşların yemekte olduğu bir ekmek taşıdığımı gördüm. Bunun tabirini bizlere haber ver. Çünkü biz seni güzel davrananlardan görüyoruz dedi. (Yusuf) dedi ki; size yedirilecek yemek gelmeden önce onun yorumunu mutlaka size haber vereceğim. Bu (tabir ilmi) Rabbimin bana öğrettiklerin dendir.” (Yusuf /36,37)

Yusuf (as) rüya görenler müşrik oldukları için onlara Allah ‘ın birliğini, putların batıl olduğunu bildiriyor,41.ayeti kerimede ise Cenabı Hak Yusuf (as)‘ın Şöyle buyurduğunu beyan ediyor.

“Evet, zindan arkadaşlarım (rüyalarınıza gelince) biriniz (daha önce olduğu gibi) Efendisine Şarap sıkacak; diğeri ise asılacak ve kuşlar onun başından beynini yiyecekler. Yorumunu sorduğunuz iş (bu Şekilde) kesinleşmiştir”. Onun bu tabiri de aynen gerçekleşiyor.

Yine Yusuf suresinde 45 ve 49. ayetler arasında beyan edildiği gibi, Firavun rüyasında; Yedi arık ineğin yedi semiz ineği ayrıca yedi yeşil başak ve diğer kuru başaklar görmüş bunun tabirini kimse yapamayınca Yusuf (as)zindandan çıkarılıp rüyayı tabir etmiştir. Böylece kıtlığa karşı tedbir alınmıştır.

Ey Rabbim, Sen bana mülkten bir nasip verdin ve bana rüyaların tabirinden bir ilim öğrettin. Gökleri ve yeri yaratan Rabbim, dünya ve ahirette benim velim Sensin! Benim ruhumu Müslüman olarak al ve beni iyiler arasına kat!” dedi. (Yusuf /101)

Yine İbrahim (as) oğlunu kurban edeceğini rüyasında görmüş ve bu hadise Kur ‘an-ı kerimde Şöyle bildirilmiştir.

“(Oğlu) yanında koşma çağına gelince: “Yavrum, ben seni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Artık bak ne düşünürsün?” dedi. (Çocuk da): “Babacığım sana ne emrediliyorsa yap! Beni inşallah sabredenlerden bulacaksın!” dedi.” (Saffat /102)

Rüyaya gerçekten sadakat gösterdin, işte biz güzel davrananları böyle mükâfatlandırırız” (Saffat /105)

Kur ‘an-ı Kerimden pek çok ayetler ve hatta Kevser Suresi Peygamber (sav) Efendimize rüyada indirilmiştir. Bu gösteriyor ki Rahmani rüyalar Hak Teâlâ ‘dan gelen müjdeler ve büyük nimetlerdir.

Şimdi sizlere Peygamber (sav) Efendimizin rüya hakkında bazı hadis-i Şeriflerini de aktarmak istiyoruz:

Müminlerin Annesi Hz. Aişe (r.ah) Şöyle haber verdi:

Allah Resul’üne (sav) ilk vahyin başlangıcı, uykuda doğru (sadık) rüya görmekle olmuştur. Gördüğü her bir rüya muhakkak sabah aydınlığı gibi apaçık meydana gelirdi”(Müslim)

Rasulullah (sav)Efendimiz salih rüya hakkında buyurdular ki:

“Güzel rüya müjdedir.” (İbni Cerir)

“En doğru rüya seher vakti görülendir.” (Beyhaki)

Peygamberlik müjdelerinden salih (iyi) rüyadan başka kalmadı. Mümin rüyayı, ya kendi görür veya başkaları onun için görür” (Müslim)

İmam Buhari ve İmam Malik‘in tahric ettikleri bir hadis-i şerifte Hz.Peygamber(sav) Şöyle buyurmuşlar

Benden sonra Peygamberlikten bir şey kalmaz, ancak saliha rüyalar müstesna”

Efendimiz(sav)Hz.leri bir başka Hadis-i şeriflerinde; “Müminin rüyası vahyin kırk altı cüzünden bir cüzdür” (Buhari) buyurmuştur.

Yine Ebu Hureyre (ra) Hz.leri Peygamberimizin (sav) şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir;

“(Ahir zamanda) kıyamete yakın mü’minin gördüğü rüya asla yalan çıkmayacaktır. (Biliniz ki) mü’minin rüyası vahyin 46 da biridir. Nübüvvetin bir parçası ise asla yalan olmaz.

Rüyanın önemine binaen Rasulullah (sav) Efendimizin

“İftiranın en büyüğü görmediği halde rüyayı gördüm diye söylemektir” (Buhari) buyurmuştur.

Peygamber (sav) Efendimiz bir hadis-i Şeriflerinde de rüyaların farklı konumlarda olabileceğine dikkat çekerek Şöyle buyurmuşlardır;

“Salih rüya rahmani, karışık rüya şeytanidir.” (Buhari)

Yine bir başka Hadisi şeriflerinde;

Rüya üç kısımdır; Bir kısmı; âdemoğlunu üzmek için Şeytandan olan korkulardır, bir kısmı, kişinin uyanıkken kafasını meşgul ettiği şeylerdendir, bunları uykusunda görür. Bir kısım rüyalar da var ki, onlar peygamberliğin kırk altı cüzünden birini teşkil eder.” (MuhtasarKütüb-i Sidde)

İslam âlimleri bu hadise dayanarak rüya olayını üç kısım üzere sınıflandırmışlardır.

Birincisi Rabb tarafından doğrudan doğru veya bir melek vasıtası ile meydanda olan hak bir telkindir ki, asıl rüya budur. Buna “MÜBEŞŞİRAT” denilir. Yahut ayet ve hadislerde geçtiği üzere “SADIK RÜYA” veya “SALİH RÜYA” denilir ki, Allah tarafından müjdelemek veya uyarmak amacı kastedildiği söylenmiştir.

İkincisi nefsin kendinden kendine doğru olan bir telkindir ki, mazide geçirdiği hatıraların düşünülmesinden başka bir şey değildir. Buna Kur ‘an ‘da “ADĞAS-Ü AHLAM” adı verilir. Karma-karışık içgüdüsel idrakler, bilinçaltına yerleşmiş duygular demektir.

Üçüncüsü şeytani bir telkindir ki, harici bir gizli tesirden meydana gelen ve fakat yalan bir çağrı ve hayalden ibaret olur. Sadık rüyanın zıddı olarak kabul edilir. Bu da “ŞEYTANİ RÜYA” diye belirtilir. Bununla beraber bütün bunlar nefiste ilmi olmasa bile, hissi bir heyecan uyandırmaktan başka bir şey değildir.

Nuri Köroğlu

Nübüvvet ile Velayet Arasındaki Fark Meselesi

Lügat manası Peygamberlik demek olan Nübüvvet; Velayet ve Hilafet olmak üzere iki ayrı müesseseden ibarettir. Bütün Peygamberler, Peygamber olmadan önce hepsi Veli idiler. Veli olmaları hasebiyle de kendilerinde seçkin bir vasıf mevcut idi.
Velayet mertebesine iki yoldan biri ile ulaşmak mümkündür: Bunlardan birisi Allah-ü Teâlâ‘nın o zâta doğuştan belli bir kabiliyet vermesi sebebi ile o zâtın seçkin bir vasıf üzere bulunması söz konusudur.

Diğeri ise; çalışmak ve gayretle veya Allah dostlarının terbiyesinde yetişmek sureti ile o seçkinliğin elde edilmesidir. Nebi olan zâtların hepsi doğuştan Velilik sıfatına haizdirler. Velilerin de bir kısmı bu sınıftan olup, diğer bazısı da gayret ve büyüklerin elinde yetişerek olgunlaşmış olmalarıdır.
Her Resul, Nebi ve Veli‘dir. Her Nebi de Veli‘dir ama her veli, Resul ve Nebi değildir. Bu, geçmiş ümmetler için böyle olduğu gibi, bu ümmet hakkında da böyledir. Nebi olan zât, nübüvvet makamına çalışarak ulaşmaz. Çünkü Peygamberlik kesbi değildir. O ancak Allah-ü Teâlâ‘nın iradesi ile gerçekleşir.
Her Peygamber, ister Nebi olsun veya Resul olsun, Allah-ü Teâlâ‘dan aldığı vahyin gereğini yerine getirmede ve Peygamberlik vazifesini ifa etmede aynı konumdadırlar. Resul ile Nebi arasındaki ayrıcalık ise, Resulün yeni uygulamalar getirmesi, Nebinin ise, önceki uygulamaları duruma göre yorumlamasıdır. Fakat tebliğ ve davet hususunda aralarında fark yoktur. Bu yönüyle aynı konumdadırlar. Ama Allah Teâlâ‘ya yaklaşma noktasında aynı konumda değildirler.
Peygamberlerin özel manada, Allah‘a kulluk noktasında elde ettikleri yakınlık, Nübüvvet ve Risalet itibarı ile değil, sahip oldukları Velayet mertebesi itibarı iledir. Bu sebeple velayet mertebesi genel, nübüvvet mertebesi ise özeldir. Risalet makamı ise daha özel bir mertebedir. Hulasa; Peygamberlerin Allah‘a karşı elde ettikleri özel yakınlık mertebesi velilik sıfatları iledir. Nübüvvet mertebesi kendileri ile birlikte halkı alakadar eden bir keyfiyettir. Bu sebeple de Peygamberlerin vazifesi tebliğ ve davetten ibarettir. Fakat kişisel olarak gösterdikleri gayret, onların Veliliklerinin tescilidir.
Bazı kitaplarda “Velayet mertebesi, nübüvvet mertebesinden üstündür” şeklinde ibare geçer. Bu ifade çıplak vaziyette ele alındığı zaman, Veli olan kimse, Nebi olan kimseden üstündür, gibi bir mana hemen karşımıza çıkıverir. Hâlbuki bu böyle değildir. Hiçbir Veli, Nebi mertebesine ulaşamaz. Ama her Nebi, doğuştan Veli‘dir. Öyle ise bu sözün hakikati nedir? Denilecek olursa, deriz ki: Velayet mertebesi genel olması ve onda sa‘y-ü gayret şartı olması hasebi ile Nebi olan zâtın bu makamda, Nebi olmayanlardan daha seçkin bir konumda olduğu açıktır. Fakat onlara bu farklılığı kazandıran Nübüvvet mertebesi değil, Velayet mertebesidir. Bu sebeple velayet mertebesi nübüvvet mertebesinden daha büyüktür. Fakat bunu veli mi daha üstündür, yoksa nebi mi? Tarzında ele alanlar vardır ki, Nebi‘nin Veli‘den üstün olduğunda Şüphe yoktur. Sebebine gelince; Veli‘nin bir peygambere tabi olması şarttır. Nebi‘nin ise Veli‘ye intisabı Ģart değildir. Kendisine tabi olunanın daha üstün olması gerekir. Sonuç olarak; Veli‘nin vardığı en son mertebe, Velayet bakımından Nebi‘nin başladığı ilk mertebedir. Artık Veli zât için ilerisi söz konusu değildir. Nebi‘nin de Velayette vardığı en son mertebe, Resul olan zâtın Velayete ilk başladığı mertebedir. Resullerin vardığı en son durak ise Rasulullah (sav)‘in Velayetinin başlangıcıdır.

Nuri Köroğlu

Allah Teala’ya Dostluk Makamı ; Velilik

Veli olan kimsenin durumu hakkında kapsamlı bir kavram olup, Allah‘ın (cc) dostluğuna eriştirdiği kimselere gösterdiği özel alaka, hususi yardım ve onlar için tasarrufta bulunması, ayrıca onların da halka bir kısım işlerde tasarrufta bulunması gibi, geniş şümulü olan bir kavramdır. Veli olan zât, Allah-ü Teâlâ‘nın “el-Veliyyü” isminin kendisi üzerinde tecelli ettiği kimsedir. Bu ismin sırrının tecellisine erişen kimse, Allah‘ın yeryüzündeki gerçek Halifesi, inanan halis mü‘minlerin de efendisidir.
Velayet mertebesine erişen kimse, kerameti kendisinden menkul, çevresindekilerin abartıları ile yükseklerde dolaşan, tebaası üzerinde saltanat kuran kimseler değildir. Bilakis; Allah-ü Teâlâ‘yı bilen, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde yeterli bilgi ve marifet sahibi olan, kendi iç âleminde şühuda ermiş, amel ve taatında her türlü isyandan uzak, gafletten uyanık, dünyevi şehvet ve lezzetlerden kaçınan, Peygamber (sav)‘in sünneti ile sünnetlenen, ahlakı ile ahlaklanan ve ashab-ı kiramın zühdi yaşayış biçimini şiar edinen, arif, müttaki, muhsin ve salih kimselerdir.
Veliler topluluğu birisi Allah‘a ulaşmak için her türlü mücahede yoluyla son derece beşeri bir gayretle çalışan ve diğeri de, Allah-ü Teâlâ‘dan özel bir alaka ile halkın içerisinden seçtiği kimselerdir. Allah-ü Teâlâ her hepsine de ayrı isim ve tecellileri ile yakınlıkta bulunur ve her birinde ayrı haller zuhur eder, belirir. Veli zâtlar bu halleri ile halkın içerisinde emin, güvenilir bir şahsiyetle temayüz ederlerken, halkın da kendilerine teveccühleri bu ölçüde gelişir gider. Böylece İslam ümmeti asırlarca bu bağlantı sebebi ile geçmiş ümmetlerin içine düştükleri akıbete düşmemişlerdir.

Allah-ü Teâlâ Velilerini bizzat kendisi seçer. Seçtiği kimselere seçkin bir şahsiyet ve kişilik verir. Onları küfür karanlıklarına düşmekten korur. Şeytanın vesveselerinden emin kılar. Dünyanın süsüne, geçici saltanatına boyun büktürmez. Zenginlik ve Saltanatın zirvesinde olsalar bile, onlara tesirli olmaz. Dinin emirlerini alıp yaşamada son derece gayretli ve yasaklarından kaçınmada da yine öyle titizdirler. Bu halleri ile Veliler Allah‘ın ordularından bir ordu hükmündedirler. Allah Teâlâ onları ilimle, hikmet ve saltanatla teçhiz eder ve razı olduğu işlerde onlara başarı lütfeder. Zorba ve cebbarları onların eliyle etkisiz kılar. Kısaca bu seçkin topluluğun yegane sermayesi; imanı muhafazada, Allah‘ın emrettiği farzları edada, haramlardan sakınmada ve İslam ahlakı ile ahlaklanmada gayretli olmaktır.
Veliler İman esaslarına tam bir teslimiyetle bağlıdırlar. Allah‘a ve Resulüne iman ettikten sonra asla şüpheye sapmazlar. Allah‘a isyan sayılabilecek davranışlardan uzak dururlar. Rablerine karşı son derece itaatkar ve oldukça mütevazidirler. Onlar yaptıkları ibadetle Rablerini razı etmişler ve toplum içinde sergiledikleri örnek hareketler sebebi ile de Kur‘an‘da “Rahmanın Has kulları” diye övülmektedirler.
Veliler Allah‘ın hükümlerine karşı en duyarlı olanlardır. Rablerinin emir, yasak, helal, haram vb. ne gibi ayetleri varsa, bunlar kendilerine hatırlatıldığı zaman, onlara karşı körlerin ve sağırların duyarsız kalışı gibi tavır takınmazlar. Allah (cc) onları ibadeti ile meşgul etmekte ve onları dinine hizmete sevk etmiştir. Onlar en yakınları da olsalar, Allah‘a karşı olanlara, kalplerinde sevgi bulundurmazlar. Sevdikleri Allah iledir. Razı oldukları, Allah‘ın verdikleri iledir.
Velayet mertebesine iki yol ile ulaşmak mümkündür. Bunlardan birisi mücahede ve belli riyazetlerle elde edilen mertebedir. Diğeri ise Veraset yoluyla elde edilen mertebedir. Velayet mertebesine Veraset yoluyla erişen kimseye: “Peygamber Varisi” manasına “Varis-i Nebi” denilir. Veraset yoluyla elde edilen Velayet, mücahede ve riyazet yoluyla elde edilen mertebeden daha sağlamdır. Çünkü Veraset sahibi elde ettiği bu mertebeyi batıni bir yolla almış ve arada vasıta bulunmadan direkt olarak Allah‘tan almıştır.
Muhyiddin A‘rabi gibi muhakkik zâtların haber verdiği üzere, gerçek Varis-i Nebi olan zâtlar, hakikatte biri zahirde ve biri de batında olmak üzere olmak üzere iki ayrı mertebede bulunurlar. Zahirde bulunan Müçtehid derecesindeki büyük imamlardır. Zira onlar hakkında şer‘i bir yasa bulunmayan hususlarda içtihat ederler ve onu şeriate dâhil ederek gereği ile amel ederler ve amel edilmesini de emrederler. Bu sebeple Usul bilginleri “İçtihad gizli bir vahiy” türüdür derler. Bu bakımdan Müçtehid imamlar zahirde Varis-i nebi‘dirler. Arif-i Billâh olan âlimler ise, onlar “Fena-fillah” olmaları münasebeti ile arada vasıta olmaksızın Hak Teâlâ tarafından kendilerine ihsan olunan bilgi, sezgi, anlayış ve saire ile İlahi maarifi direkt olarak Allah Teâlâ‘dan almış bulunurlar. Bunlar da batında Varis-i nebi‘dirler.
İmam-ı Rabbani gibi mütebahhir âlim zâtların belirttiğine göre; gerçek Varis-i Nebi olan zâtların, hakikatte Peygamberlerden kalan “Hükümler ilmi” ile “Sırlar ilmi” den nasibi olan kimseler olması şarttır. Hatta eğer bir kimsenin her iki ilimden de nasibi yoksa o kimse gerçek varis olma hüviyetine sahip değildir. İmam Rabbani ve yolundakiler, bu şartı ileri sürmekle zahir ile batını birleştirmektedirler. Fakat Şeyh-i Ekber ve yolundakiler ise, her iki sınıfı ayrı bir şekilde dereceye tabi tutmuşlar ve her birinin mesleğinin ve derecesinin farklılığına hükmetmişlerdir.


Hulasa; Velayet mertebesi içerisinde müstesna bir mertebe olan ve Allah tarafından kendilerine hususi bir tarzda ihsan olunan Velayet, Veraset‘tir. Bu makamın sahibine “Varis-i Nebi” denilir. İmam Şa‘rani‘nin kaydettiğine göre, Varis-i Nebi olan zât, Peygamberinin ayağını önünde görmeden adım atması caiz değildir. Nitekim Şazeli Efendimiz (ks): “Eğer Rasulullah (sav)‘i gözümün önünden bir an kaybedecek olsam, kendimi küfre düşmüş sayarım”demesi, bunu doğrulamaktadır.
Yine İmam Şa‘rani Hazretleri, şeriatın membaı olan Rasulullah (sav)‘e erişen bir Varis-i Nebi‘nin, amelde taklitten kurtulmuş olduğunu belirtir. Bu mertebeye gelemeyen kimsenin amelde taklitte kaldığını ve mutlaka dinde müçtehid olan imamlardan birine tabi olması gerektiğini belirtir. Fakat şeriatın membaına ulaşırsa, artık dini hükümlerin hangisi zayıf, hangisi kuvvetli, hangisinin eski ve hangisinin en son uygulandığını görür. Böylece, Veli zât bizzat Rasulullah (sav)‘i müşahede ederek, dini hükümleri yerli yerince elde eder. Onunla daima huzur halinde bulunarak, O‘nun şahs-ı manevisinden gereken edep ve terbiyeyi alır. Yakini tam manasıyla kemal bulur. Kendisi böyle olduğu gibi, kendisine uyan salih kimseleri de böylece sevk eder. Bu bakımdan kendisine uyulan zât‘ta bulunması gereken mühim özelliklerden biri de budur. Nitekim Sufiyye yolunun önderlerinden niceleri vardır ki, tıpkı Şazeli Efendimiz gibi hareket ederek yaşamışlardır. Allah Teâlâ bizleri bu zâtların nefesleri ile bereketlendirsin.

Âmin.

Nuri Köroğlu

Hz.Mevlana’dan Mürşid-i Kamil’in Önem ve ehemmiyetini anlatan güzel bir hikaye

Çok eski zamanlarda bir padişah vardı. Bu padişah, maddi yönden de, manevi yönden de çok üstün bir durumda idi.
Bu padişah bir gün atına bindi. Kendine yakın olan bazı Saraylılar ile beraber ava çıktı.Yolda giderken bir cariye gördü, o, cariyenin kulu kölesi oldu.Bir kuş kafeste nasıl çırpınırsa, padişahın da ruhu, beden kafesinde öyle çırpınmaya başladı. Bu sebepten para verdi, o cariyeyi satın aldı.Onu alıp arzusuna kavuştuğu için mutlu oldu. Fakat ilahi takdir neticesi cariye hastalandı.
Padişah sağdan soldan hekimler topladı. Onlara dedi ki: “her ikimizin hayatı da sizin elinizdedir.Benim hayatımın önemi yoktur. Benim hayatımın canı O’dur. Ben, dertliyim, hastayım, benim ilacım, benim dermanım odur. Kim, benim canıma derman ederse, her şeyimi, inci ve mercan hazinemi ona vereceğim.”

Hekimlerin hepsi de dediler ki: “Bu uğurda canımızı feda edercesine çalışalım. Zekamızı, tecrübemizi, hünerimizi bir araya getirelim, beraberce düşünüp, beraberce tedavi edelim.Her birimiz hasta tedavisinde, zamanın İsa’sıyız, elimizde her derdin devası, her hastalığın ilacı vardır.” Hekimler, guruplara benliğe kapıldılar da her şeyi kendi ellerinde sandılar.

İnşaallah (Allah’ın izniyle) iyi ederiz demediler. Bu yüzden Cenabı Hakk onlara, insanların acizliğini, Allah’ın izni olmadan insanların bir şey yapmadıklarını gösterdi.Hekimler ilaçlardan ne verdilerse, tedaviden ne yaptılarsa, beklenen şifa elde edilemedi. Hastalık arttı.Zavallı cariye, hastalıktan kıl gibi zayıfladı. Padişahın gözleri de ağlamaktan ırmak halini aldı.
Padişah, hekimlerin hastalığa karşı aciz kaldıklarını görünce, yalın ayak mescide koştu.

Mescide girip, mihrapta secdeye kapandı. Secde yeri, göz yaşlarından sırılsıklam oldu.
Padişah, Hakk’ın huzurunda kendini kaybetti. Bir müddet sonra kendine gelince, güzel bir ifade ile, can ve gönülden Allah’ı medh ü senaya başladı.
“Ey en az bahşişi cihan mülkü, cihan hükümdarlığı olan Allah’ım! Ben ne söyleyeyim? Zaten sen kalplerdeki bütün gizli istekleri bilirsin.

Ey Allah’ım; bütün isteklerimizde, daima sana sığınıp, senden yardım dilememiz gerekirken, biz, yine yolumuzu şaşırdık. Bir fani cariyeye gönül verdik. Sonra tuttuk, sen var iken hekimlere baş vurduk.
Gerçi sen: ‘Ey kulum, ben senin gizlediğin sırları bilirim, ama sen, yine o sırları meydana dök, isteklerini açığa vur”, buyurdun”

Padişah can-ü gönülden yalvararak coşunca, Allah’ın lütuf ve iyilik deryasında coşmaya başladı.
Allah’a göz yaşları ile niyazda bulunurken, padişah bir ara kendinden geçti, uykuya daldı. Rüyasında ona bir pir göründü.

O pir diyordu ki: “ Ey padişah, sana müjde, dileklerin kabul edildi. Yarın sana bir garip gelirse, bilesin ki o bizdendir, bizim tarafımızdan gönderilmiştir.
O gelecek garip, çok değerli bir hekimdir. Gerçek bir hekimde bulunması gereken bütün vasıflar onda vardır. O, doğru, emniyetli, güvenilir, inanılır bir kişidir.
Onun vereceği ilaçtaki kat’i sihir tesirini gör. Mizacında hakk’ın mizacını müşahede et.”
O rüyada vaad edilen zaman gelip de gündüz olunca, güneş yükselipte yıldızlar sönük, görünmez bırakınca,
Padişah rüyayı kendine gizli olarak gösterilen zatı, görmek için pencere önünde beklemeye başladı.
O, gölge içinde güneş gibi parlayan, faziletli, hünerli, bir zatın geldiğini gördü.

Bu gelen zat, ufaktan hilâle gibi görünür görünmez bir halde geliyordu. Adeta yok edilebilecek ve hayal edilebilecek bir halde görünmekte idi. Padişah, kapıcı ve perdecilerin yerine kendi koştu, o gaipten, ötelerden gelen misafiri karşıladı.
Padişah da, gelen misafirde birbirini tanımış, bilmiş birer mana denizi idiler. Her ikisininde ruhu, ayrı ayrı vücutlarda tek bir ruh olarak bulunuyordu. Onlar sanki birbirlerine dikilmeksizin birbirlerine dikilmiş ve bağlanmış idiler.
Padişah; “Benim asıl sevgilim, o cariye değil, sensin, fakat dünyada iş işten çıkar, Allah’ın hikmeti ile sebeplerden sebep doğar.” Dedi.
“Ey ötelerden gelen aziz varlık, sen bana Hz Muhammed (sav) gibi ben de kendimi, senin hizmetine adamış Hz. Ömer gibiyim.”
Padişah ellerini açıp o hekimi kucakladı. Aşk gibi onu gönlüne aldı. Canın içine soktu.
Elini alnını öpmeğe, ne taraftan geldiğini, nerede bulunduğunu sormaya başladı.
Sora sora adanın baş köşesine çekti, götürdü ve; “Nihayet sabırlı bir manevi bir hazine buldum.” dedi.

“Ey Allah’ın hediyesi, zahmetin sıkıntının, kederin gidericisi,’sabır sevinç anahtarıdır’ hadisinin canlı manası
Ey mübarek yüzü, görünüşü her sualin cevabı olan kamil insan, uzun uzun konuşmak gerekmeden seni görmekle, bütün zorluklar halloluverir.
Sen gönlümüzde bulunan sırların tercümanısın. Ayağı günah çamuruna saplanmış olanların yardımcısı, kurtarıcısısın.
Ey seçilmiş beğenilmiş Allah’tan razı olmuş ve Allah’ın rızasını kazanmış büyük insan, hoş geldin. Sen kayıp olursan, başımıza kazalar, belalar yağar, pek geniş olan feza daralır, bizi sıkar, bunaltır.”
Bulaşma, ağırlama, hatır sorma, yemek yeme işi bitince, padişah o aziz varlığın elinden tuttu, harem dairesine götürdü.
Hastanın ve hastalığın durumunu anlattıktan sonra onu, hasta cariyenin karşısına oturttu.
Hekim hastanın yüzünü, benzini görüp, nabzını saydı. İdrarını muayene etti. Hastalığın alâmetlerini sebeplerini dinler.
Dedi ki: “öbür hekimlerin çeşitli tedavileri yararlı ve şifalı bir tedavi olmamış, iyi edecek yerde, hastayı harap etmişler ve zayıf düşürmüşler.”
Hekim hastalığı anladı. Gizli hastalık ona belli oldu. Fakat anladığını, bildiğini gizledi, padişaha söylemedi.
Hüznünün mealinin çokluğundan gönül hastası olduğunu anladı çünkü onun vücudu sağlamdı, fakat gönlü yaralı ve vurgundu.
Hekim dedi ki: “Akrabayı da, yabancıyı da uzaklaştırmak suretiyle, sarayı boşalt, içeride kimsecikler kalmasın.
Ben bu hasta cariyeye bir şeyler soracağım, koridorlarda, köşe bucakta kimse bulunup ta bizi dinlemesin…”
Ev boşaltıldı. İçinde hekim ile hastadan başka kimse kalmadı.
Hekim, tatlı ve yumuşak bir sesle hastaya; “nerelisin?” diye sordu. Her memleket halkının ilacı başka başkadır.
“O şehirde akrabalarından kimler var? Kime yakınsın? Bağlı bulunduğun özlem duyduğun arkadaşların var mı?”
Elini cariyenin nabzına koydu. Feleğin cevr ü cefasını, başına gelen dertleri, belaları birer birer sordu.

Bir kimsenin ayağına diken batınca, dizinin üstüne kor.
Önce, iğne ucu ile dikenin başını arar, bulamassa, diken batan yeri tükrüğü ile ıslatır.
Ayağa batan diken böyle güç bulunursa, gönüle batan diken nasıl bulunur? Cevabını sen ver.
Eğer gönüllere batan dikeni herkez göre bilseydi, insanlara gamlar, kederler gelebilir mi idi?
Gönüllere batan manevi dikenleri çıkaracak o hekim çok mahirdi çok üstaddı. Cariyenin üstünde elini gezdiriyor, onu dikkatle muayene ediyordu.
Laf, olsun diye, hikaye yolu ile cariyeden, dostlarının arkadaşlarının halini, ne iş yaptıklarnı sordu.
Cariye, memleketine, efendilerine, hemşehrilerine ait bazı vak’aları açıkca hikaye etti.
Hekim bir taraftan cariyenin anlattıklarını dinliyor., bir taraftanda, nabzının yüzaltmış atışına dikkat ediyordu.
Hastanın nabzı, hangi isim söylendiği zaman hızlanırsa dünyada canının o kişiyi istediği anlaşılacaktı.
Cariye memlekitini dostlarını saydıktan sonra başka bir şehir ismi söyledi.
Hekim; “Kendi memleketinden nasıl çıktın? Daha evvel hangi şehirde idin?” diye sordu.
Cariye, bir şehir adı söyledi ve geçti. Yüzünün renginde ve nabzının atışında bir değişiklik olmadı.
Efendilerini ve şehirde bulunanları birer birer anlattı. Oturup tuz ekmek yediği yerleri söyledi.
Şehir şehir, ev ev anlatıp durduğu, hikaye ettiği halde cariyenin ne nabzı hızlandı nede yüzü sarardı.
Hekim çok hoş bir şehir olan Semerkand’dan soruncaya kadar, cariyenin nabzı, sağlıklı bir insanın nabzı gibi, normal bir halde atıyordu.
Fakat Semerkant adı geçince, nabzın atışı arttı. Yüzü kızardı. sarardı. Çünkü, o, Semerkand’lı bir kuyumcudan ayrı düşmüştü.

O hekim hastadan bu sırrı öğrenince, onu yatağa düşüren derdin, belanın aslını, sebebini bulmuş oldu.
O’ndan kuyumcunun şehrin, hangi semtinde, hangi mahallesinde oturduğunu sordu. Cariye: “köprü başında, gatfer mahallesinde oturur.” Cevabını verdi.
Hekim, cariyeye; “Senin hastalığının ne olduğunu şimdi anladım, seni bu hastalıktan kurtarmak için elimden geleni yapacağım ve Allah’ın inayeti ile seni kurtaracağım.” Dedi.
“Sevin neşelen, üzüntülerini üzerinden at, bana güven, yağmurun çimenlere yaptığını yapacak, seni yeniden hayata kavuşturacağım.
Sen, gam yeme, ben senin gamını, kederini düşünür, onları giderme çarelerini ararım. Ben sana bir babadan değil yüz babadan şefkatliyim.
Ama, sakın ha, bu sırrı hiç kimseye söyleme, padişah neler konuştuğumuzu sorup soruşturursa ona dahi açma….
Şunu iyi bilki; eğer gönlün sırlarına mezar olursa muradın çabucak hasıl olur.”
Hz. Peygamber buyurmuştur ki; “Her kim sırrını gizlerse muradına çabuk erer.”
Tohum toprak içerisinde gizlendiği, zahmetlere katlandığı için, bostan yeşerir ve güzelleşir.
O hekim vaadleri lutufları hastayı korkudan kurtardı, içine rahatlık verdi.
Hekim cariyeden bu bilgileri aldıktan sonra, kalktı, padişahın huzuruna cıktı, onu, durumdan birazcık haberdar etti.
Dedi ki: “Bu derdin tedavisi için, şimdilik gereken tedbir, o adamı buraya getirmemizdir.
Altınlar, süslü elbiseler göndererek kuyumcuyu kandır, onu, o uzak şehirden buraya davet et.” Bunun üzerine padişah,
O tarafa ehliyetli, becerikli, bilgili ve dürüst iki kişiyi elçi olarak gönderdi.
O, iki kişi Semerkand’a kadar geldiler. Kuyumcuyu buldular. Ona padişahın daveti müjdesini verdiler.

Ona dediler ki: “Ey hünerde, ma’rifette ileri gitmiş kişi, ey kuyumculukta eşsiz olan ve en üstün dereceye ulaşan, varlık… Senin san’atta şöhretin şehirlere yayılmış ve herkesçe duyulmuştur.
İşte felan padişah kuyumcu başlığına seni seçti. Çünkü sen pek meşhur, pek büyük bir sanat karsın.
Şimdilik şu süslü elbiseleri altınları, gümüşleri al, padişahın yanına gelince, onun en hassas bendelerinden, sarayın ileri gelenlerinden nedimlerden olacaksın.
Kuyumcunun gözleri kıymetli elbiseleri, altınları görünce kamaştı, gurura kapıldı, şehirden, çoluk çocuğundan ayrıldı.
Padişahın, canına kastettiğinden habersiz, neş’e içinde yola düştü.
Zavallı kendi kanının diyetini, elbise sandıda sırtına giydi. Arap atına bindi, neşeli bir şekilde koşturdu.
O garip kuyumcu, yolculuğunu tamamlayıp da şehre gelince, hekim onu padişahın huzuruna çıkardı.
Padişah onu görünce, ona iltifatta bulundu, onu pek ağırladı, altın hazinesini ona teslim etti.
Sonra hemen padişaha dedi ki : “Ey büyük sultan, o cariyeyi bu kuyumcuya ver.
Ver ki, ona kavuşunca, cariye iyileşsin zevkinin ateşi hastalığının ateşini gidersin.”
Padişah o çok güzel, ay yüzlü cariyeyi kuyumcuya bağışladı. Bir birini özleyen bu iki dostu birleştirdi.
Böylece onlar altı ay kadar muratlarına erdiler, cariye de tamamiyle iyileşti.
Ondan sonra, hekim, kuyumcu için bir şerbet yaptı. Kuyumcu şerbeti içince, kızın önünde erimeye başladı.
Hastalık yüzünden. Kuyumcunun güzelliği gidince, cariyenin ona karşı ilgisi kalmadı .
Kuyumcu zayıflayıp çirkinleşti. Yüzü sararıp soldu. Kızın gönlüde ondan soğudu.
Keşke kuyumcu baştan başa ayıp, ar ve tamimiyle çirkinlik timsali olaydı da, başına böyle kötü hal gelmeyeydi.

Kuyumcunun gözlerinden dere gibi kanlı yaşlar akıyor. Çünkü onun yüzünün güzelliği, canının düşmanı olmuştu.
“Tavus kuşunun kanadı, canının düşmanı olmuştur. Bir çok padişahların da kuvvet ve azametleri helaklarına sebep olmuştur.
Ruhumdan ve gönlümden aşağı olan, benim gerçek varlığım olmayan için beni öldüren, bilmiyor mu ki kanın uyumaz ve mazlumun kanı yerde kalmaz.
Bu gün benim başıma gelen, yarın onunda başına gelecektir. Benim gibi bir adamın kanı nasıl boş yere akar?
Bu dünya, bir dağa benzer. İşlerimiz, yaptıklarımızda seslenmek gibidir. Seslerimiz, güzelde olsa, çirkinde olsa, dağa çarpar, döner yine bize gelir.”
Kuyumcu bu sözleri söyledi ve hemen toprak altına gitti. O cariyede aşktan ve hastalıktan arındı, tertemiz oldu.
Açıklama : Bu hikayede geçen padişah, Allah tarafından insanlara nefhedilmiş, verilmiş, en kıymetli varlığımız, özümüz olan ruhumuzu temsil eder. Cariye daha doğrusu, varlığımızın en aşağı, en bayağı duygusu olan nefs; hislerimizin, şehvetimizin sembolüdür. Hekim, İlahi tabip, mürşid-i kamili göstermektedir. Kuyumcu; dünya sevgisini altını, gümüşü, maddi zenginliği, heva ve heves-i ifade eder.
Ruh her bakımdan üstün bir varlık olduğu halde, kendi mevkiini, şerefini düşünmeden, bir cariyeye (=nefis)gönül vermiştir. Böylece ruh aslının ne olduğunu hesaba katmadan nefsin esiri olmuş ve şehveti sevgili olarak seçmiştir. Nefs tineti icabı gözü aşağılardadır. Heva ve hevesine kapılmıştır. Onun dünyevi istekleri, altın ve gümüşü sevmesi, hastalığı, kuyumcuya olan aşkı ile sembolize edilmiştir. Cariyenin yani nefs’in maddeye karşı duymuş olduğu şiddetli arzu, onu padişah ruhtan uzaklaştırmaktadır. Ruh; gönül verdiği nefsin kendisine yar olmayışından ve hastalığından çok üzgündür. Onu bir çok hekimlere gösterir tedavi edemeyen hekimler, sahte şeylerin sembolüdür. Ruhun nefs-i sıhhate kavuşturması için becerikli bir hekime yani Mürşidi Kamile ihtiyacı vardır. Allah’ın lütfuyla gerçek bir hekime Mürşid-i Kamile kavuşunca hakikati anlar ve ona ; “Benim gerçek sevgilim sensin.” Der. Çünkü Mürşid-i Kamilin yüzündeki ilahi nuru, ilahi güzelliği bulur. fakat gönül verdiği cariye (nefs)’in, aşağı duygulardan, manevi hastalıklardan kurtulmasını istemektedir. Padişah (ruh) Mürşid-i Kamilin tavsiyesine uyarak cariye (nefs)’i vaktiyle gönül vermiş olduğu cismani arzu ve şehveti temsil eden kuyumcu ile evlendirir. Nefsin maddi sevgiliye kavuşması, onun şehvetten bıkmasını sağladı. Neticede dünyevi arzuların maddi zenginliğin sembolü olan kuyumcu yok olunca , nefs, düştüğü hatayı anladı. Şehvetten, ihtirastan yakasını sıyırdı, temizlendi ve ruha layık bir sevgili oldu.
Bu güzel hikayenin hakikatini anlar ve üzerinde biraz düşünür isek insan kendinden bir şeyler bula bilir.

Nuri Köroğlu

Kaç Türlü Evliya Vardır ?

Allah-u Teâlâ Hazretlerinin, Evliya kullarını bilip tanımanın alameti vardır. şeriatı düzgünse, ahlakı güzelse, eliyle, diliyle, şehvetiyle, kimseye zarar vermiyorsa, O insan evliyadır.

Demek ki;

Eliyle kötülük yapmazsa, hırsızlık yapmazsa, vurmazsa, diliyle başkasını incitmezse, midesine haram lokma girmezse, şehvani arzusunu başka yerlerde tatmin etmezse, Kur‘an ve sünnete tam bağlı ise, işte O insan evliyadır. Evliya, nasıl asker denildiği zaman, erinden generaline kadar hepsine asker deniliyor. Ama hepsinin rütbeleri farklı farklı, kimi Onbası, çavuş, başçavuş, asteğmen, üsteğmen, yüzbaşı ve böyle böyle, Orgeneralliğe kadar yükseliyor ise, Evliyaya da, erinden generaline kadar evliya denir, onlarında kendi aralarında sınıf ve rütbeleri vardır.

Evliya, üç türlü olur.


Birincisi;

Allah-u Teâlâ Hazretleri onu sever. Allah bilir, kendisi ise bilmez.


ikincisi;

Hem Allah-u Teâlâ Hazretleri bilir, hem de kendisine bildirir.


Üçüncüsü ise;

Buna da Ulul Azam Evliya denir. Hem Allah-u Teâlâ Hazretleri bilir, hem kendisi bilir, hem de evliya olduğunu umuma bildirir.


Evliyalar iki hal üzere olurlar;

Birincisi

Allah‘ı seven, ikincisi ise Allah‘ın sevdiği evliyadır. Birinci evliya durumunda olan yani Allah‘ı seven evliya; Belli bir yaşa kadar hata işlemiş günah işlemiş, eşkıya, harami, alkolik… gibi durumlarına pişmanlık duyup tövbe etmiş ve nefsi ile çetin mücadelelere girip, Allah‘a dost olmuştur.

İkinci Evliya ise

Ezelden temiz gelir Cenabı Zül Celal Hz.lerine ve Habibine tam bir teslimiyet gösterir, Günahı Kebair‘den ve gafletten uzak olarak büyür. ilahi Muhafaza altında olur. Bu tür evliyaya‘da Allah‘ın sevdiği evliya denir.

Nuri Köroğlu

Kamil Bir Şeyhin İnsanın Hayatı İçin Önemi

Birçok insan bir Allah dostunun ziyaretinde bulunmanın zevkini içinde yaşamak için, dünya hayatında olmasa da, vefat etmiş zatların kabri başına giderek, ziyarette bulunur. Kim bilir o Veli’nin yanında kaldığı an, taşıdığı duygu kişiyi hangi hale ulaştırır? Vefat etmiş zatların bu şekil ziyaretleri insan için manevi bir gıda olur da, ilimde derinleşen kimseler bunun ne ifade ettiğini fark etmez mi? Onların ölüleri böyle hayat sahiplerine tesirli iken, dirileri tesirsiz olur mu?

Elbette Hak Teala (c.c) dostluk kurduğu kimseleri mahcup edip, mahrum bırakmaz. Nimetlerini onlardan esirgemez. İnsanın dünyada şu kısacık ömründe kendini olgunlaştıracak kamil ve ehliyetli birisini bulması yüce Allah’ın ne büyük bir lütfudur. Kamil bir zat için, sahip olduğu güzellikleri yaşatacak kabiliyetli bir kimse bulunması da böyledir.

İslam kültürü, asırlardan bu yana şu iki sınıf topluluğun gayretleri ile korunmuş ve bizlere kadar da emanet olarak tevdi edilmiştir. Bunlar: Dini ilimleri öğrenmek ve öğretmekle meşgul bulunan şerefli alimler ile İslami edepleri yaşayan Tarikat meşayihi bulunan Kamil Mürşitlerdir. Allah’ın (cc) bu iki sınıfa lütfettiği nimetler sayesinde İslam ayakta kalmış ve diğer dinler gibi bozulup gitmemiştir. Alimlerin okuttuğu bilgiler, Tarikat şeyhleri tarafından pratikte yaşanır hale getirilerek, büyük bir kültür hazinesi oluşmuştur.

Nuri Köroğlu

İnziva ve Riyazet Nedir?

İnziva:

Köşeye çekilmek, insanlardan uzaklaşmak anlamına gelen inziva, uzlet ve halvet ile de mana bütünlüğü içerisindedir. Bu iki kelime, dünyadan el-etek çekme anlamındadır. Bu kavramlar, Zühd kapsamı içerisinde değerlendirilir. Zühd ise Allah’dan başka şeylere takınılan olumsuz tavır demektir. Bu anlamda inziva, Allah’dan alıkoyan herşeyden sıyrılmak için yapılan bir uzaklaşmadır. Yalnızlık içerisinde kalıp, Allah’a halisane bir şekilde kulluk etmek demektir.

Riyazet:

Nefsi terbiye maksadıyla az gıda ile yetinmek, uyku, yeme-içme, konuşmayı azaltmak gibi bedeni bir rejime girmek demektir. Tasavvuf alimleri nefsin terbiyesinin çok mühim olduğunu belirtmişler ve onu eğitip disipline etmenin metodları arasında riyazet prensiplerini geliştirmişlerdir. Esasen, Resulullah (sav)’in Zühdi yaşayış biçimi ele alındığında: “El-Fakr-u Fahri” buyurmaları, ümmetinin konfor, zenginlik içerisinde yaşamaya önem vermemelerini istediğini ortaya koyar. Zühd babında belirtilen bütün Hadis-i Şerifler bu düşüncenin kuvvet bulmasını pekiştirmiştir. Bunun içindir ki, Tasavvuf ehlinin zenginlik içerisinde bulunmaları halinde bile, fakir bir halde yaşamayı tercih etmeleri bundandır.

Nuri Köroğlu

Sultan Bahaddin Veled Hazretleri’nin Vaazı

Mevlana Celaleddin-i Rûmi Hazretlerinin babası olan Sultanü’l-Ulema, devrinin en büyük alimlerinden ve kibarı velilerindendir. Horasan dolaylarında bulunan halkın müşkillerini halletmesi için Bahaeddin Veled’e başvurduklarına ve ondan fetva istediklerine bakılırsa, kendisinin geniş bir dini kültüre sahip olduğu anlaşılır. Sürekli halka vaa’z-u nasihatler eder, onları irşad ederdi. Vaaz ve dersleri çevrede derin tesirler yapıyor, bu dersler talebeler tarafından not edilerek “Maarif “adı verilen üç ciltte toplanıyordu. Bu dersler pek heyecanlı oluyor, dinleyenleri coşturuyordu.

Sultanü’l-Ulema’nın Etkili Vaazlarından Bir Örnek

Hak Teala bir Kudsi Hadiste: “Ben Salih kullarım için gözlerin görmediği, kulakların duy¬madığı ve insan hayaline gelmeyen birtakım nimetleri hazırladım.” buyurur.
Bahaeddin Veled Hazretleri bir cuma günü Belh’de kapsamlı bir vaaz verir. Vaaz esnasında çok şevkli bir ortam hasıl olur. Verdiği mesajlar kalplere bir sır gibi yerleşir. Hadiste geçtiği üzere bu manayı izahla meşgulken: “Yüce Allah öbür dünyada iman sahiplerinin temiz amel ve güzel ahlakları karşılığında cennetler, köşkler ve huriler verecektir” deyince, mescidin bir köşesinde iki büklüm oturan beli bükülmüş, sırtı kamburlaşmış bir ihtiyar usulca ayağa kalkarak:

“Ey! müslümanların imamı! Bu cennetteki köşkler ve huriler iyi de; O güzeller güzeli yüce Allah’ın ( c.c ) cemali kemalini görmeye ne zaman sıra gelecek?” diye sordu. Bunun üzerine şöyle konuştu Sultanü’l-Ulema:

“Azizim bu huriler ve köşkler sembolü aklı kıt, idraki kısa insanlar içindir. Yoksa asıl mesele tabi ki dostun cemalini görmektir. O güzeller güzeli yüce Allah’ın cemalinin türlü türlü adları vardır. Hak erleri her yaratıkta yaradanı müşahede ve her zerrede hakikatler güneşini mütalaa ederler” buyurmuştur.

Araştırmacı-Yazar

Nuri Köroğlu

Nuri Köroğlu I Hz. Mevlana ve Papazın Karşılaşması

Nuri Köroğlu Resimler