MÜRŞİD-İ KAMİL ve ÖZELLİKLERİ

Âlimlerin örfüne göre, bütün ilim sahipleri kendi meslek alanlarında derecelere tabi tutulmuşlardır. Her biri Allah ‘a davet makamı sayılan bu ulvi meslek gerek ayet ve gerekse hadislerde övülmüş bir meslek olup, Peygamberliğin şubesi niteliğinde ele alınmıştır. Bundan maksat, Peygamberlerle Âlimlerin mesleklerinin aynı olduğudur. Ancak aralarında tek fark, derece ve rütbe farkıdır. Bunu böylece ortaya koyduktan sonra, Tasavvuf mesleğinde Âlimler, Serzakir, Halife, Şeyh, Üstat, Mürşid, Mürşid-i Kâmil, Pir gibi kavramlarla tarif edilirler. Bu tarifler de seviyeye göre yapılan bir derecelendirme tasnifidir. Bu fasılda, “Mürşid-i Kâmil” olan zâtın durumunu ele alıp, Üstadımız, Efendimizin anlatımı ile Kâmil bir Mürşidin özelliklerine temas edeceğiz. Yeri geldikçe, diğer kavramlara da değineceğiz. Üstadımız Efendimiz buyurdu ki:

Mürşid-i Kamil zât o kimsedir ki, İlme‘l-Yakin‘den, Ayne‘l-Yakine, Ayne‘l-Yakin‘den Hakka‘l-Yakine vasıl olan, Cenab-ı Zül celal Hazretlerinin zâtında değil, sıfatlarında Fani olan, Rasulullah (sav) Efendimiz tarafından da kendisine hil‘at giydirilen, başına taç konulan, insanlığı irşat etmek için manen görev verilen kimsedir. Kâmil bir Mürşid, Velayet yahut Veraset nuruyla nurlanmıştır. Bu sebepten ötürü “Varis-i Nebi” Makamı ile şereflendikleri için, şekline, suretine şeytanın giremediği seçilmiş zatlardır.

Mürşidi Kâmil, insanları Allah-ü Teâlâ ‘ya vuslat etmek vazifesi olan ve Rasulullah Efendimize hakiki varis kılınmış kişidir. Böyle bir Mürşid-i Kâmil, yine üstadı olan başka bir Mürşidi kâmil tarafından yetiştirilir ve bu üstatlar silsilesi ta Rasulullah (sav) Efendimize kadar uzanır.

Her Mürşidi Kâmil manevi olarak icazet alır. Mana âleminde Rasulullah (sav) tarafından vazife ve icazet verildikten sonra, Rabbimiz ilmi ledünden onun kalbine akıtır. Böylece Mürşidi Kâmil, peygamber varisi olarak insanların nefis terbiyesine ve Allah ‘a vuslat bulmalarına vesile olur.

Mürşidi Kâmil olan zâtlar Hem zahir hem de batın olarak Rasulullah (sav) Efendimizin tamamen varisidirler. Mana âleminde icazetlerini Rasulullah (sav) mühürlediğinden bu zâtlar, mahfuzdurlar, yani hıfz olunurlar.

Rasulullah (sav) Efendimizin:

“Âlimler peygamberlerin varisleridir”

“Benim ümmetimin âlimleri İsrail oğullarının peygamberleri gibidir. (Aclûnî, Keşfü‘l-Hafâ) buyurduğu zümre Mürşidi Kamillerdir.

Hz. Aişe (ra) validemiz şöyle buyurmuştur;

“Ashap içerisinde Abdullah Bin Ömer (ra) kadar Rasulullah‟a benzeyen görmedim” (KitabüzzühdH:1078) bu sözün onun Hz. Peygamberin varisi olduğuna delalet için söylenmiştir.

Asım el Ehval bazı kimselerin kendisine Abdullah bin Ömer (ra) hakkında; “İnsan onu gördüğü zaman, her bakımdan Rasulullah ‘a tabi olduğu için onda farklı bir şey görürdü” dediklerini nakletmiştir. (Kitabüzzühd H:1056)

Bu iki hadisi zikrettik ki mürşidi Kâmil olan bir zâtın, Rasulullah’a nasıl varis olduğu iyice anlaşılsın.

Mürşidi Kâmil; Akıl ve nefis bakımından külli ve cüz ‘i bütün mertebeleri aşan ilahi isim ve sıfatları kendisinde toplayan ve bu isim ve sıfatların tecellilerine mazhar olan kimsedir. Gerekli olan bütün makam ve derecelere ulaştıktan sonra insanları terbiye ve irşat etmek için yüce Allah ‘ın yeryüzünde halife olarak görevlendirdiği kimsedir. Peygamber Efendimiz,

“Peygamber ümmeti içerisinde nasılsa, şeyh de kavmi içinde öyledir.” (İbni Hübban) buyurmaktadır.

Mürşidi Kâmil, olgun, yetkin ve erdemli olan kimsedir. Bütün insanlığın sıfatlarını özünde toplayan ve yüce Allah ‘ın rahmet, hayat, kudret gibi isimlerine mazhar olan kimsedir. Akıl, levhi mahfuz, Kitabı Mübin, kalp ve ruh sırrına mazhar olan kimsedir.

Üstadımız, sultanımız, asrımızın mana güneşi Abdullah Baba (ks) Aziz Hz. leri Kâmil bir zâtın mühim özelliklerinden bahsederken yine şöyle buyurdular;

Mürşidi Kâmil olan zâtlar kabirde çürümezler, Mürşidi Kâmil olan zatlardan bazıları, Allah-ü Teâlâ Hz. lerinin Cemal sıfatına mazhar olurlar bazıları da Celal sıfatına mazhar olurlar. Öyle ki Celal sıfatına mazhar olan evliyanın kabirlerinin yerini dahi değiştiremezler. Mürşidi Kâmil zât kendisine müntesip olan kişinin son nefeste kelimeyi şahadet söylemesine, imanlı gitmesine vesile olur, Rabbimiz bana vesile ile gelin buyuruyor. Allah(cc) ve Peygamberler(as) arasında Cebrail (as) vesile oldu

Peygamber (as) de Allah (cc) ile insanlar arasında vesile oldu, Efendimiz (sav) Hadisi Şeriflerinde;

Muhammed‟in nefsini elinde bulunduran Allah‟a yemin olsun ki, hiç Şüphesiz, Allah’u Zülcelal’in en sevgili kulları; Allah’ı kullarına, kulları da Allah’a sevdiren, yeryüzünde hayır ve nasihat için dolaşanlardır” (Beyhaki) buyurmuştur.

Mürşidi Kâmil olan bir zât Allah ‘ın izni ile ve indi ilahiye deki değeri hürmetine dervişlerine Ahirette üç türlü yardımı olur.

1. Sırat köprüsünde

2. Mahşer yerinde

3. Peygamberimizin Livaül Hamd sancağına götürmek için vesile olur.

Efendimiz (sav) Hz. leri;

Benim ümmetimden çok büyük bir topluluğa şefaat eden olacaktır. Yine benim ümmetimden bir kabileye şefaat eden olacaktır. Yine benim ümmetimden birkaç kişiye Şefaat eden olacaktır. Taki(hepsi)cennete gireceklerdir”.(Tâc) buyurmuştur.

Üstadımız Abdullah Baba Hz. leri devamında şöyle buyurdular;

Rasulullah Efendimiz (sav)bir Mürşidi Kamile görev verirken üç şeyi de yanında verir. Bir kamçı, bir kitap veya bir ayna verir, dervişlerini gösterir, bir çanta içinde ameliyat aleti verir, eğer sana tâbi olanlardan göz zinası varsa gözünü ameliyat et, Şehveti varsa şehvani arzusunu al buyurur ama o kişinin talip olması lazım, verilen reçeteleri yerine getirmesi lazımdır.

Hatırlatma; Üstadımızın burada bahsettiği malzemeler dünya aletlerine benzemez insanlar tarafından anlaşılsın diye bu ifadeler kullanılmıştır, keyfiyeti ehline malumdur

Evet. Üstadımız Abdullah Baba (ks) Aziz Hz. leri burada bir Kâmil Mürşidin mana ikliminde nasıl bir liyakat elde ettiğini kendi tecrübesi ile ortaya koymuş bulunuyorlar. Mürşid; kendisi ilim ve amel bütünlüğü içerisinde şahsi olgunluğa eriştiği gibi, halkı da bu minval üzere eğitip yetiştiren kimse demektir. Mürşitlik makamı, hakikatte Allah ‘a davet makamıdır. Mürşid; Allah ‘a davet hususunda Peygamberlerin varisi durumundadır. Mürşitler, Peygamberlerin sunduğu bu İlahi mesajları şer ‘i ölçülere göre yorumlayan kimselerdir. Bunu daha önce de belirtmiştik. Nitekim böylesi zatların. Sürekli var olacağı, Kur ‘an ‘da şu ayetle belirtilir:

“Bizim yarattıklarımızdan öyle bir Ümmet vardır ki, bunlar, daima Hakk’a ileten ve Adaleti Hak ile yerine getiren kimsedirler.” (A‘raf /181)

Müslümanlar asırlardır yol gösterici Mürşitlerin rehberliği ile dinlerini yaşama ve yaşatmaya gayret etmişlerdir. Zira geçmiş ümmetler bu esasa riayet edemedikleri için dinlerini tahrif edenlere mâni olamamışlardır. Ama bu Ümmet, Din büyüklerine duydukları güven sayesinde, her şeye rağmen dinlerini ayakta tutabilmektedirler.

Üstadımız Abdullah Baba Hz. leri Kuddusi Baba namıyla Anadolu ‘da meşhur, Kadiri Tarikatı şeyhlerinden, “Kuddusiyye” kolu almış Osmanlı döneminin son Meşayihlerinden olan, mübarek bir zâtın oldukça tesirli bir halini anlatmak üzere şöyle buyurdular:

Kuddusi Baba (ks) Hazretleri, yaşadığı dönemde Mürşidi Kâmil bir zât ve zamanının Kutbu idi. Bu mübarek zât vefat edeceğinde dervişlerine şöyle söyler:

“Ben ölünce Sala vermeyin. Sabah namaza gelen cemaat kaç kişiyse, onlarla cenaze işlemlerimi yapın”

Kuddusi Baba vefat eder. Caminin müezzini de dervişidir ama üstadı haber etmeyin dediği için, Sabah namazına gelen sekiz on, kişi ile birlikte defnetmek için kabristana doğru giderler. Bu arada saban demiri kırılmış ve onu kaynatmak için demirciye giden köylü bir adam bakar ki bir cenaze gidiyor.

─ Bu Cenaze Kimindir? diye sorar.

Onlar da:

─ Bu cenaze büyük Allah Dostu Kuddusi Babanın cenazesidir, derler. Adam elindeki kırık demir parçasıyla birlikte, Cenazenin salından tutar ve kabristana giderler. O mübareği defnedip herkes ayrılır. Bu adam saban demirini kaynattırmak için demirciye gider.

Selam verir ve:

─ Usta, benim sabanın demiri kırıldı, bunu kaça kaynatırsın? der. Demirci Ustası:

─ Bu demiri kaynatmak için iki teneke kömür harcarım, dört akçe de paranı alırım. Yalnız öğleden sonra gel al, der.

Adam:

─ Peki, der, anlaşırlar ve gider. Saban demirini almak için adam öğleden sonra tekrar demircinin yanına gelir.

─ Hazır mı Usta? deyince!

Usta öfkeli bir vaziyette:

─ Sen benimle dalga mı geçiyorsun be adam! Bu getirdiğin demiri değil kaynatmak Ģöyle dursun, ısıtamadım bile. Hem ayrıca iki değil dört teneke kömür harcadım. Bana dört akçe daha borçlusun, der.

Adam şaşkın bir halde demirciye bakarak:

─ Usta hem demiri kaynatmıyorsun hem de benden fazla para istiyorsun. Senin bu yaptığın hak değil. Ben bu parayı sana ödemem. Yürü Kadı ‘ya gidelim, kim haklı ise o karar versin, der. Doğruca Demirci ve Köylü, Kadı ‘ya giderler. Kadı Efendiye demirci durumu olduğu gibi anlatır. Kadı Efendi demirciyi dinler ve diğer adama dönüp:

─ Sen bugün ne yaptın? diye sorar. Adam da başından geçenleri şöyle anlatır:

─ Kadı Efendi, bu sabah kırılan Saban demirini kaynattırmak için evden çıktım. Baktım ki bir cenaze gidiyor. Sordum: “Bu zât kimdir” diye. Onlar da: “Kuddusi Baba” dediler. Saban demiri ile Cenazenin salına dokunarak mevtayı taşıdım. Gittik cenazeyi defnettik. Başka öyle mühim bir şey yapmadım, der.

Olayı dikkatle dinleyen Kadı Efendi bu defa hüngür hüngür ağlamaya başlar. Demirciye kendi cebinden on akçe çıkarıp verir. Diğer adama da:

─ O demir parçasını bana satar mısın? Kaç paraysa vereyim, bende hatıra olarak kalsın, der.

Köylü de Kadı ‘nın maksadını anlamadan:

Şu kadar” der ve Kadı Efendi dediği miktarı köylüye öder ve sonra:

─ Allah ‘ım! O mübarek zâtın salına dokunan demir parçası yanmazsa, acep ola ona sağlığında iken intisap edenler ne güzel haldedir. Aman Ya Rabbi! Sen bilirsin, deyip yakarmaya başlar.

İşte Mürşidi Kâmil olan zâtlar Allah ‘ın izin ile hayatlarında da mematlarında da İnsanlara fayda sağlayan onları irşat eden Allah ‘ın has kullarıdır. Onlar, Allah ‘a taat ve ibadetle yaklaşınca, Allah Teâlâ da onlara böyle kerametler ihsan ederek yaklaşır. Allah ‘ın kendisine yaklaştığı kimselere, böyle lütuflarda bulunması gayet normaldir. O dilerse, O ‘nun dilediğini geri çevirecek yoktur.

Yine Tabiin döneminin ilk zahidleri arasında yerini alan, haliyle çevresindekilere örnek teşkil eden, Allah sevgisi ile dolup bütünleşen, asırlardan beri söylediği sözler birer inci danesi gibi dillerde ezberlenip, gönüllerde yer eden, daha pek çok faziletin timsali, mübarek bir kadın, Bu ümmetin kadınlarının iftiharı diyebileceğimiz, Hz. Rabia el-Adeviyye, Sufiyye hazaratının büyüklerindendir. O sade bir hayat sürmesiyle, Allah ‘a son derece bağlılığı ile temayüz etmiş büyük bir velidir. Üstadımız, bu mübarek kadından çoğu kez bahsederek, O ‘nun kemal vasıflarından bizleri faydalandırırdı.

Bu fasılda Üstadımız, Mürşid-i Kâmil olmanın kendisine uyanlara ne gibi bir Şahsiyet kazandıracağı hakkında, Rabia (ks) ile Hasan Basri (ks) arasında geçen bir hadiseyi anlatarak, Kâmil Mürşidin Hak Teâlâ katında ulaştığı mertebelerin ehemmiyetine işaret etmektedir. Buyuruyor ki:

Yine Mürşid-i Kamilin Allah (cc) katındaki kıymet ve değeri ile ilgili bir başka hadiseyi daha anlatalım inşallah:

Bir sohbetlerinde Hasan-ı Basri (ks) “Nasıl ki erkeklerin aslanları varsa, dişi aslanlar da vardır” dedi. “Kimdir bu dişi aslan?” diye sorulunca, o da dişi aslanın Rabiatül Adeviyye olduğunu söyledi. Bunun üzerine, zamanın Şeyhleri ve müritleri Rabiatül Adeviyye’nin evine ziyarete geldiler. Rabiatül Adeviyye’nin evi o kadar mütevazı idi ki, dünyalık birkaç parça eşyadan başka hiçbir şey yoktu. Evinde ışık dahi bulunmamakta, karanlık bir yerdi. Gelen ziyaretçiler, Rabia anamızı tebrik edip, bu makama nasıl geldiğini soracaklardı. Hasan-ı Basri o karanlıkta: “Sen sağa, sen sola, sen de buraya otur” diyerek, herkesi yarım ay şeklinde topladı.

Bundan sonra:

“Mallarınız, çocuklarınız sizin için birer fitnedir.” (Teğabün /15)

“Sakın ola ki, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ın (cc) zikrinden alıkoymasın” (Münafıkun /9)

Ayetlerini okuyarak sohbete başladı. Çeşitli ayet ve hadislerle Allah ‘ı (cc) sevmenin yollarını anlattı. Daha sonra sözü Rabia anamıza bıraktı. O mübarek kadın da:

“Herkes sevdiğinden bahseder. Ben Allah-ü Teâlâ Hazretlerini öyle seviyorum ki Muhammed‘il Mustafa‘ya dahi kalbimde yer kalmadı” deyince, orada bulunanların hepsi “Allah, Allah” diye hayıflanıp ağlamaya başladılar.

Rabiatül Adeviyye (ra) ‘ın sözlerinden anladığımız O ‘nun hem Rasulullah‘ta hem de Allah-ü Teâlâ da fani olduğudur.

Hasan-ı Basri, kadınları irşad edecek, onlara Allah ve Resulü‘nü sevdirecek bir insanla hayatına devam etmek istiyordu. Bu sebeple Rabiatül Adeviyye ile evlenmek istedi. Onunla görüşmeleri için aracılar yolladı. Rabiatül Adeviyye bu teklifi duyunca:

“Ben dokuz nefsime sahip oldum da O bir nefisine sahip olamadı mı? Hayır, istemiyorum” deyip aracıları geri yolladı.

Cevabı duyan Hasan-ı Basri Hazretleri:

─ Eyvah! Teklifimi nefsanî zannetmiş, yanlış anlaşılmışım, deyip, bizzat kendisi yanına gitti. Ona:

─ Ya Rabia! Biz seni burada mahcup gördük. Seni Allah için nikâhlayıp, haneme götürmek istedim. Tüm mü‘minlerin senden ve senin ilminden istifade etmesini arzuladım, deyince.

Rabiatül Adeviyye:

─ Eğer benim son nefesimde imanla gideceğime, kabrimde suallere cevap verebileceğime, sırat köprüsünden geçebileceğime dair bir ruhsat, bir imza verebilirsen, hemen kıyalım nikâhımızı, dedi. Bunun üzerine Hasan-ı Basri Hazretleri: ─ Katiyen böyle bir şey yapamam deyip ağlayarak evine gitti.

Bu olaydan kısa bir süre sonra Rabiatül Adeviyye vefat etti. O ‘nun tabiri ile: “Âşık, maşukuna kavuştu” O sıralarda Selman-ı Farisi (ra) Hazretleri 129 yaşında olduğu halde, Kufe şehrine Hasan-ı Basri Hazretleri ile görüşmeye geldi. Ona Allah-ü Teâlâ ‘da fani olmanın formüllerini gösterdi. Böylece Hasan-ı Basri Hazretleri, Seyr-i Sülûk‘unu tamamladı. Kemale erip, Efendimizin varisi yani Varis-i Nebi oldu. Bir gün Rabiatül Adeviyye’nin (ra) kabrinin başına gelerek:

“Ah Rabia ah! Öyle ruhsatlar varmış ki; eğer şimdi benden o ruhsatları isteseydin; İman ile gitmene, Kabir suallerine yardımcı olacağıma, Sırat köprüsünden geçeceğine, Amel defterinin sağdan verileceğine, Livaü‘l-Hamd sancağına gideceğine dair, değil imza, mühür basarım mühür”der.

Ehlullahın haber verdiği bu kıssadan anlaşılacağı üzere, Allah ‘ın kendilerine izin ve ruhsat verdiği nice zâtlar, Allah katında şefaatçi olacaklardır. Allah katında şefaat etmeye izin verilenler, öncelikle bu Ümmete haliyle, yaşantısıyla örnek olmuş, Işık olmuş Önderler olması icap eder. Zira onlar, Allah-ü Teâlâ‘yı kullara sevdiren ve kulları da Allah‘a sevdiren önderlerdir.

Nuri Köroğlu

Fenafişşeyh, Fenafirresul, Fenafillah

Asrımızın mana sultanı, hikmet denizlerinin incisi, Hak âşıklarının müstesna rehberi, muhterem Üstadımız Abdullah GÜRBÜZ Baba Hazretleri, tasavvufi kavramlara mahiyet itibarı ile hakkıyla vakıf, inceliklerine de hakkıyla nüfuz etmiş bir zât idi. Zât-ı şahanelerine her ne zaman bir mesele sorulsa, bunda sıkılma, zorlanma olmaksızın, muhatabın seviyesine uygun tarzda cevaplar lütfederdi. Bazı zaman olurdu ki, kendisine soru sorulmasını isterdi. Kendisine soru sorandan asla incinmez ve sorduğu meseleye değer verirdi. Bazen bir meseleyi farklı zaman ve mekânda, değişik şahıslara farklı bir tarzda anlattığı olurdu. Bu da O ‘nun meselenin inceliklerine vakıf olduğunu ortaya koyan bir husustur. Bütün bu durumlarda, kitap ve sünnetten deliller sunarak, konuya açıklık getirirdi. İnşaallah, “Fena fi‘ş-şeyh, Fena fi‘r-Resul ve Fena fillah” kavramları hakkında verdiği izahı sunacağız.

Abdullah Baba (ks) Hz. leri, Tasavvufi kavramları izah faslında, Sufiyye hazeratının kendi ıstılahlarında belirttikleri “Fena fi‘ş-şeyh” kavramından bahsetmek üzere şöyle buyurdular:

Fena fi‘ş-şeyh:

Mürşidi Kamile bağlanan talip, şeyhini çok sever ve O‘na derinden muhabbet eder. “Allah ‘ın dostuna söz verdim” diye ihsan üzere yaşayıp, zikir ile meşgul olur. Şeyhinin şeklini, suretini düşünüp zikir yapmaya başladığında veya rabıta yaparken, şeyhinin suretini kalbinde algılarken, başlangıçta sanki televizyon ekranındaki karlama gibi algılar. Sonra görüntü netleşerek, şeyhini görmeye başlar.

Tasavvufi terimlerden mühim bir mahiyet arz eden “FENA” kavramını, ilk defa büyük Sufilerden Ebu Said el-Harraz kullanmış ve O‘nun kitap ve sünnet esaslarına uygun olarak açıkladığı bu kavram, daha sonra Istılah olarak bütün Sufilerce kabul görmüştür.

Fena; müridin Allah ‘a kavuşma yolunda geçmesi gereken menzillerden birisidir. Mana olarak, kulun kendi varlığını görmekten sıyrılma halidir. Bundan gaye; parlak bir imana sahip bulunmak, nefsin çirkin vasıflarını güzel vasıflara tebdil edip değiştirmek sureti ile yüce Allah‘ın ahlakı ile ahlaklanmaktır.

Buradan hareketle Sufiler, bu kâmil vasfa erişmek için evvela bu yolda kılavuz hükmünde olan Üstadın ahlakıyla ahlaklanmayı, Seyr-i Sülûk yapmaya kabiliyetli olan Salikler için, birinci adım niteliği arz ettiğini vurgulamışlardır. Bu itibarla Hakk’a aşina olan Talip, kendisine bir Mürşid-i Kâmil bulmalı ve ona intisap edip bağlanmalıdır. Bu bağlılıktan sonra ancak kendisine Mürid denilir.

Mürid şeyhini çok sevmelidir. Amel ve ahlak noktasında şeyhini örnek edindikçe, Seyr-i Sülûke elverişli hale gelir. Seyr-i Sülûke başlayabilmesi için, şeyhini çok sevip, her şeyden önce kendisine ulaşan feyiz ve tecellilerin O‘nun vasıtası ile ulaştığını kabullenmelidir. Hatta bu konuda Hanefi fakihleri buyururlar ki: “Bir kimse eğer üstadına başka birisini tercih ederse, İslam‘ın en sağlam kulpunu koparmış olur” Bu bakımdan, üstadın varlığı akıllı bir mürid için hayata canlılık veren su misalidir.

Üstadımız daima derdi ki:

Evladım!

Bu zamanda şeyh dervişi sever, derviş de şeyhini severse, aralarında muhabbet güneşi doğar. Bu muhabbet güneşinden de “Nur-u Muhammed” doğar. İşte dervişi maksada ulaştıracak olan budur buyurduğu halde şeyhe muhabbet, maksada götüren büyük bir amildir!

Salik, üstadının verdiği vazifeyi yaparken, gönül gözünün frekansı açılarak, şuhud âleminde üstadının ruhaniyetini görmeye başlar. Bu görüntü net bir şekil aldıktan sonra, artık şeyh ile manevi birliktelik elde edilmeye başlanır. Bu hal, günlük yaşantısında da müride sık sık vaki olur. Nitekim bu, Hz. Ebubekir-i (ra) ‘in: “Ya Rasulullah! Her nereye baksam sizi görüyorum” dediği kıvama gelindiğini gösterir. Üstadımız bunu Müritlerinden birisinin durumunu örnek göstererek belgelemek amacıyla buyurdular ki: İhvanımızın birisi şöyle anlattı:

“Televizyon seyrederken sizi gördüm. Ekranda bir ben oluyorum, bir siz oluyorsunuz. Çarşıya gittim orada da aynı. Ailemin yanına ve tuvalete gidemez oldum ”dedi. İşte bu gibi hallere Tasavvufta şeyhte fani olma denilir. Mürit bu hali ile şeyhinde fani oluyor. Bu durumda olan dervişe, üstadı tarafından uygun olan İlahi bir Esma verilir.”

Yani, kardeşimiz televizyon aynasında birden kendi cismini görüyor ve aynı zamanda da kendi cismi Efendi Hazretlerinin cismi oluveriyor. Demek ki; o kardeşimizde başlangıç bu şekilde olmuş. Daha sonra çarşıya gidiyor ve orada da benzeri haller yaşıyor. Zaten bu başlangıca varıldığı zaman, insanda böylesi şaşkınlıklar söz konusu olur. Her nereye gitse ve her nereye baksa, orada Üstadını müşahede eder. Bu defa gayr-i ihtiyari olarak bir edep müridi içten içe kuşatıverir de her an üstadı ile beraber bulunuyor gibi hareket eder. Beşerî ilişkilerindeki değişiklik bundandır. Bu durumda Salik, yaşadığı hali üstadına anlatmalıdır. Eğer bu konuda tecrübesi olmayan kimselere halini anlatacak olursa, vay haline! Allah ‘a şükürler olsun ki, üstadında fani olan kardeşlerimizin varlığı, bu yolun ulviliğini tescil etmektedir. Bu, Allah ‘ın bir fazlı keremidir şüphesiz. Allah-u Teâlâ bizleri sadakat sırrına mazhar eylesin. Âmin!

Fena fi‘ş-şeyh makamında olan bir müride, tevhit mertebelerine ulaşmasına yardımcı olması için, üstadı tarafından ilahi isimlerden “Hay”ismine devamlı olması telkin edilir. Bu makamın zirvesine ulaştıkça, yaşadığı hallere göre her nefeste okuyacağı zikirlerde zaman değişiklik olur ki, her menzilde okunacak Esma-i İlahiyye farklı farklıdır. Salik bu makamı “Hakk”ismi celili ile tamamlar.

Asırlardır kendilerinden “Evliyaullah”diye bahsedilen zâtlar, Fena mertebelerini bahsedilen şekilde aşmışlar ve durumlarını da kendi üslupları ile dile getirmişlerdir. Bu bahtiyarlardan birisi de Yunus Emre Hazretleridir. Şeyhinde fani oluşunu ifade eden şiirinin bir beytinde der ki:

Açıldı Sır babı şeyhim yüzünden

Can sefalar buldu tatlı sözünden

Masiva tozunu gönül gözünden

Tevhid ile sildik elhamdülillah

Bundan sonra Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hz. leri Fena makamlarının ikinci merdiveni olan “Fena fi‘r-Resul”makamını anlatmak üzere şöyle buyurdular:

“Fena fi‘r-Resul” makamı;

Müridin Hay esmasında başlayıp, Hak esmasına kadar devam eden “Fena fi‘ş-şeyh” hali, bu makamın sonunda Peygamber (sav) Efendimize dönmeye başlar. Nereye bakarsa Rasulullah (sav) Efendimizi görür. Rasulullah (sav) ‘in cemaliyle, kemaliyle, nuruyla beraber olur. Kâinatta ne varsa Rasulullah (sav) Efendimizin nurundan halk olunduğunu görür. Yanılacağı zaman hemen karşısına çıkıverir. Buna da “Fena fi‘r-Resul” denir. Üstadı Gayyum esmasını verir.

Fena fi‘r-Resul makamı, âlemlerin Efendisine duyulan aşk, şevk, sevgi ve muhabbetin zirve noktasıdır. Salik, bu makamda O ‘na ümmet olmanın verdiği gönül zenginliği ile dolup taşar. Bütün sevgileri, tutkuları artık bu sevginin içerisinde erir, kaybolur. Zira her ne yapsa, ancak O ‘nun izin ve müsaadesi ile yapar. Pek çok zât demişlerdir ki: “Eğer Allah ‘ın Resulünü bir an gözümüzün önünden kaybedecek olsak, kendimizi küfre düşmüş sayarız” buyurmuşlardır. Bu hal, makamlarda zirveye ulaşmış zâtlara mahsus bir haldir. Nitekim İmam Şa‘rani bu makamda bulunan bir veli zâtın, Rasulullah (sav)‘in ayağını önünde görmeden adım atmasının caiz olmadığını belirtir.

Bugün Rasulullah (sav) Efendimizi idrakten aciz kalan sinek tabiatlı kimselerin, O‘nun eşsiz sünnetlerini hafife almalarındaki seviyesizlikleri bize şunu anlatır: Eğer onlar sufilerin bu güzel metodu ile yetişmiş olsalardı, O‘nun örnek ahlakından nasip alırlardı. Kalben şuhuda erip, Allah ‘ın Resulünü görme derecesini elde edip, her nerede bir boşluk bıraksalar, âlemlerin Efendisinin tatlı ikazı ile karşılaşırlar ve gaflete düşmezler. Ama bu sistemi benimsemedikleri için, Allah ‘ın Resulünü görme nimetinden mahrum kalmaktadırlar.

Üstadımız, bundan sonra Fena mertebesinin son kısmına geçerek, bu makamın başlangıcı ve zirvesi hakkında şöyle açıklama yapar:

Fenafillâh;

Salik, Nefs-i Safiye ‘ye gelince, eğer kabiliyetli ise yedi gök tabakasını, sekiz Cenneti geçer. Cenabı Zül-Celal Hz. lerinin zâtında değil, sıfatlarında fani olur. Bütün kâinatta zerre zerre kendini görür. Yiyende içende, tozanda, o olur. Hallacı Mansur ‘un: “Ene‘l-Hak” demesi Beyazid-i Bistami‘nin “Cübbemin altında Allah var” dediği bundandır. Yani bir tür şaşkınlık hali belirir. Buna da Fenafillâh denir.

Salikin Allah-ü Teâlâ ‘ya olan seyrinde, Nefsi Safiyye makamına geldiği zaman, artık Sülûkün sonuna doğru varması söz konusudur. Bu zamana kadar elde edilen tecrübe ve manevi dereceler, artık onda bir makam halini alır. Nefis her zaman isyan bayrağını çekip itiraz etse de, Sultani Ruh yükselip, Emir âlemindeki Hak Teâlâ ‘nın “Kün” yani “Ol” emri ile meydana getirdiği menziline kavuştuğunda, bu defa o da oraya ulaşarak, yaradılış gereği olarak Hak ile hükmetmeye başlar. Artık kişi için geri dönüş yoktur. Salikin geçtiği menziller “Seyr-i Sülûk” bahsinde anlatıldığı için burada açıklama ihtiyacı duymuyoruz.

Hulasa; asli hüviyetine kavuşuncaya kadar Seyr-i Sülûk devam eder. Nihayet sonunda Hak Teâlâ ‘nın kişinin durumuna göre yakınlık kurması artık söz konusudur. Bunun için: “Fani olan bir kimse için, hiçbir korku yoktur” denilir. Neden korksun ki? Zira Hak Teâlâ ‘ya ulaşan, O ‘ndan başka şeyle huzur bulamaz. O ‘ndan her ne gelirse gelsin, o zâtın nazarında birdir.

Yunus Emre der ki:

Gelse Celalinden cefa,

Yahut Cemalinden vefa,

İkisi de cana sefa,

Kahrın da hoş, Lütfun da hoş.

Evet, gönül huzurunu Allah-ü Teâlâ ile elde eden zâtlar, bu makamda âlemde bulunan her şeyin Allah ‘ın irade, fiil ve sıfatları ile meydana geldiğini görür. Bu defa bu konuyu beşer lügati anlatmadığı için, zaman zaman çelişkiye düşer. Bazıları tıpkı bir sarhoş üslubuyla hareket ederek, bir takım acayip davranışlar sergileyebilirler. Bunlara Tasavvuf‘ta “ŞATHiYYE”veya “ŞATAHAT”denilir.

Sufiyye ıstılahında şatahat; Salikin feyiz ve istiğrak anında kendinden geçerek, elinde olmaksızın söylediği muvazenesiz sözler demektir. Bu sözün zahirine bakıldığında, şeriata aykırı olduğu görülür. Ancak Salik kendisine geldiği zaman bu sözleri ne kabul eder ve ne de bu sözün peşine düşer. Çünkü o sözleri söylediği anda, Rabbi ile beraber olmanın zevki içerisinde, elinde olmadan şevk ve neşe içerisindedir.

Nasıl ki insan çok sevdiği bir kimseyi gördüğü anda heyecanlanır ve ne yaptığını bilmezse, Salik de öyledir. Hadis bilginleri Rasulullah (sav) Efendimizden geçmiş ümmetlere ait bir kıssayı naklederler. Ki, bir adamın çölde giderken üzerinde yiyeceği ve içeceği bulunan devesi kaçar. Adam tam devesinden ümidini kestiği bir anda, bir ağacın gölgesi altında gölgelenirken, Allah-ü Teâlâ adamın devesini buldurur. Adam bakar ki yiyeceği de, içeceği de devesinde duruyor. O anda sevinç ve heyecanın birbirine karışması neticesinde dilinden şu sözler dökülür:

Allahım! Sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim.bu hadiseye göre bazı hal ehli kimselerin, bu makamda kendinden geçerek söyledikleri sözler sebebi ile mazur görüleceğini belirtmişlerdir.

Hulasa; Beyazid-i Bistami, Hallac-ı Mansur gibi, Sufiyyenin önde gelenleri tarafından söylenen sözlerin, birer şathiyat olduğu kabul edilerek, onların bu gibi sözlerini mazur görmek gerektiğini belirtmişlerdir. Sonuç olarak; Fenafillâh makamı, Salikin Rabbi hakkında bilgisinin netlik kazandığı, Allah ‘ın sıfat ve fiillerindeki sırlara vakıf olduğu, bu makamda iken yarı sarhoş bir halde bulunduğu ve hepsinden önemlisi de, Salikin kendi iradesinden sıyrılıp, Rabbinin iradesine tam olarak teslim olduğu makamdır.

Yunus Emre’m Kâmil oldu imanın

Hz. Hakka vasıl oldu bu canın

La Mekân şehridir senin mekânın

Fenafillâh olduk Elhamdülillah

Rabbim cümlemize bu sıfatları ihsan buyurup, bizleri salihler ve Sadıklar topluluğuna eriştirsin. Âmin.

Nuri Köroğlu

Ümmetin Kandilleri Olan Mürşid-i Kamil’lerin Alametleri

Tasavvuf öğretisine göre, gökteki yıldızlar gibi bu Ümmetin kandilleri, Hakikat Âlimi olan Mürşid-i Kamillerdir. Mürşitler Tarikat-ı Aliye’nin en büyük uzvudur çünkü onlar Varis-i enbiyadırlar. Bunlar; Allah ‘ı unutmaksızın daima zikredip duran, Nimetlerine karşı nankörlük etmeksizin şükreden, Emirlerine karşı isyan etmemek sureti ile itaat eden, Gücünün yettiği kadar Dinin prensiplerini yaşayıp yaşatan, her iş ve amelde adaletten ayrılmayan, Kınayanın kınamasından korkmayan, insanlardır. Bu özellikleri ile görüldükleri yerde Allah ‘ı hatırlatan bir işaret levhası ve dinin hükümlerini koruyan köşe taşıdırlar. Bu ümmet Allah Teâlâ ‘nın Muradı olan bir ümmet olması münasebeti ile bu ümmete Müslüman ismini vermiş, Din olarak İslam’dan razı olmuş, Peygamber olarak âlemlerin Efendisi, Hz. Muhammed (sav) ‘i seçmiştir. Bütün bunlar O ‘nun bu ümmete olan Şefkat ve merhametinin tezahürüdür. Üstadımız bir sohbetlerinde, Allah Teâlâ ‘nın bu ümmete olan Şefkat ve merhametinden bahsederek buyurdu ki:

Peygamber Efendimiz (sav) çok müteessir olduğu bir gün:

Ya Rabbi!

Beni, insanlara ve cinnilere Peygamber kıldın. Ömrüm kısadır, ümmetimin ömrü de kısadır. Ümmetim günahkârdır. Ümmetin ahir zamanda yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunların hali ne olacak? Diye ağladı.

Cenab-ı Allah O ‘nun yakarışına, derhal Cebrail (as)‘ı yolladı. Cebrail (as):

“Allah ‘ın selamı var ya Muhammedül-Mustafa. Senin ümmetinin âlimleri, şeriatla amel edip, Tarikata sülük eden, ihlaslı, takva olan âlimlerdir ki, bunlar senin varislerindir. Verasetül-Enbiyadır. Bunlar Beni Israil Peygamberlerinin muadilidirler. Onlar senin ümmetini irşadı edecekler. Cennetle müjdeleyici, cehennemle korkutucu olacaklar” deyince, Peygamber Efendimiz (sav):

Elhamdülillah, Elhamdülillah, Elhamdülillah

Seyr-i Sülûkünü tamamlayıp, Allah Teâlâ ‘nın zatında değil, sıfatlarında fani olan Mürşid-i Kamiller, sadece Peygamber Efendimizin (sav) varisi olurlar. Diğer şeyh ve Mürşitler hata yapıp, nefislerine uyabilirler. Mürşid-i Kamiller ise, asla hata yapmaz. Çünkü Peygamber Efendimizin (sav) ya Velayet nuru ile ya da Veraset nuruyla muhafaza olunurlar.

Allah kendisinden razı olsun, muhterem Üstadımız bizlere kendisine uyulacak, yolundan gidilecek zatların bütün özelliklerini bildirirdi. Temelde üç ayrı kısımda ele alarak şeriatta, Tarikatta ve Hakikatte olmak üzere ayrı ayrı durumlarının olduğunu bildirirdi. Mürşid-i Kâmilin şeriatta alametleri şunlardır:

Kâmil bir Şeyhin şeriatte alameti Rasulullah (sav) Efendimiz gibi, kapısı açık olur. İmanlı olsun, imansız olsun evine herkes gelir, halini anlatır.

İkincisi sohbeti bol olur. Allah ve Resulünden bahseder. Şeriattan asla taviz vermez. Ayetlerden, helallerden, haramlardan bahseder.

Üçüncüsü de cömert olur. Rasulullah (sav) eline bir üzüm aldı mı, Sahabelere verir. Bir bardak su alır üç yudum içer, hemen Sahabelere verir. Bir bardak süt ikram edilir, üç yudum içer, hemen Sahabelere verirdi. Bu zatlar da tıpkı O‘nun gibi cömert olur

Tarikatta alameti: Ona vardığında onu görür görmez, Allah Allah, ben bu kişiyi tanıyorum ama nereden tanıyorum der. Bir sevgi, bir muhabbet kalbine girer gibi olur. Çok sever. İkincisi soracağı soruyu unutur. Şöyle bir soru soruyum, şöyle yapayım der. Onu görünce soruyu unutur. Üçüncüsü de yanından ayrılmayı istemez. işi de olsa, dükkânı bekliyor, işi bekliyor, zamanı geçiyor ayrılmayı, kalkmayı istemez.

Hakikatte alameti ise: İstihare yapmak ve sonra da o zata sormak lazım. “Size Allah Teâlâ, Peygamber (sav) Efendimiz görev verdi mi” diye. Vermediyse verdi diyemez, yalan söyleyemez. Yalan söylüyorsa zaten Mürşid-i Kâmil olamaz. “İnşaallahü Teâlâ bizi vazifelendirdiler” der.

İkincisi: “Sizi rüyamda gördüğüm zaman, şeklinize ve suretinize şeytan girer mi?” diye. Rasulullah (sav) Efendimizin vazife verdiği kimse, Verasetül-Enbiyadır. Peygamber Efendimizin de varisidir. Varisinin de şekline, suretine şeytan giremez. “İnşaallahü Teâlâ evladım rüyada gördüğünüz bu fakirdir” der. Eğer aslı yok ‘ta söylüyorsa o insan katildir. Nasıl cinayet işlenip de katil olunuyorsa, o da insanların Allah ‘a vuslata, Muhammedenil Mustafa ‘ya vuslatına mâni oluyor, sanki onu öldürüyor, demektir. “İnşaallahü Teâlâ bu fakirin de şekline ve suretine şeytan giremez. Bize de vazife verildi” der.

Üçüncüsü de: “Bize maddi olsun, manevi olsun. Daraldığımız zaman benim şöyle şöyle bir işim var, dediğimizde, rüya olsun, hal olsun, benim halime çare bulabilir, rüyamda beni ikaz edebilir, öleceğim zaman imanla gitmeme vesile olabilir misin” diye sorulur. Eğer gerçekten Peygamber (sav) Efendimizin varisi ise, Allah Teâlâ onun şekline, suretine şeytan girdirmediği için, derhal onun yardımında hazır bulundurur. İmanla gitmesine vesile olur. İşte Kâmil Mürşidi bu şekilde bilinir.

Bütün bunları belirttikten sonra, sitemli bir tarzda hitap ederek buyurdular ki:

―Bugün bir sebze alırken, param boşa gitmesin diye maydanozu seçiyorsun, elmayı seçiyorsun, armutu seçiyorsun, eti seçiyorsun. Her şeyin iyisini almaya gayret ediyorsun da sen ruhunu, maneviyatını teslim edecek bir Üstadı neden iyi aramıyorsun?

Nuri Köroğlu

Niçin Bir Mürşid-i Kamil’e İhtiyaç Vardır?

Kulun yüksek makamlara erişmesi, ancak şu iki şeyden birisi ile mümkün olur: Ya İlahi bir cezbe ya da Sadıklardan olan şeyhlerden birinin elinde sülûk etmekledir. Hususi bir cezbe herkes için söz konusu olmayabilir. Fakat diğeri için bir engel yoktur. Bir Mürşidi-i Kâmil ‘in elini tutup hizmetine girildiği, emirleri tutulup canla, başla çalışılmaya başlandığı zaman, salik, sanki annesinden yeni doğmuş gibi olur. Artık Mürşidi onun manevi babası ve terbiyecisidir. Allah ‘a giden yolda yegâne vasıtadır.

Tasavvuf yolunun büyükleri, Allah ‘a giden yolda kendisine yol gösterecek, rehberlik edecek Şeyhin, Allah ‘ın kapılarından bir kapı olduğuna işaret etmişlerdir. Bu yola giren bir kimsenin, Şeyhini böyle görmesi, müritliğin ilk basamağıdır demişlerdir. (Adab) İmam-ı Şa‘rani‘den yapılan bir açıklamaya göre; “Ehli tarik, insanı Allah‘ın huzuruna kalp huzuru ile çıkmaktan men eden kötü sıfatlardan temizlenmeye irşat edecek bir Mürşid-i kâmile intisap etmenin mutlaka zaruri olduğunda icma ve ittifak etmişlerdir” diye bildirilmiştir. (Adab)

Mürşidi Kamile bir Peygamber gibi vahiy gelmiyor ve bir Peygamber gibi vahiy teminatı altında da değildir. Bundan kasıt, bir Peygamber gibi mucize ortaya koymak mecburiyetinde görülemezler. Bununla beraber onlar Allah ‘ın ordularından bir ordudur. Allah ‘ın orduları ise, O ‘nun bilgisi dâhilindedir. Nitekim:

“Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Ve o insan için ancak bir öğütten ibarettir. (Müddesir /31) buyurulur.

Bazı bilginlerin açıklamasına göre “Rabbin Ordu’larından” maksat bunlar Allah ‘ın Velilerini oluşturan topluluktur. Asırlardır onların İslam toplumundaki Şerefli yerini ve faziletlerini, gerçek ilim adamlarından kimse inkâr etmemiştir. Rabbimiz (cc) buyurur ki:

Dikkat ediniz! Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar‖ (Yunus /62)

Öyleyse, kendini boş şeylerle oyalama. Bu yolun yol kesicilerine takılarak, gerçek sadetten mahrum olma. Bilgisi kendisine fayda sağlamayan, İslam’ın edep kültüründen mahrum ve nasipsiz kimselerin telkinleri seni oyalamasın. Faziletine inandığın bir mürşidin himmetine erişmek için acele etmelisin.

Peygamberler ile (Allah cümlesine salât etsin) Evliyaullah’ın ‘ın meslekleri aynıdır. Aralarındaki tek fark, Peygamberlerin ihtisas sahibi olmaları, delil ve hüccet getirmede mucizeye kadir olmaları ile Evliyaullah’ın onlara bağlı bulunmalarıdır. Nasıl ki peygamberlerin yolunu kesen yol kesiciler varsa, Allah dostlarının kapısına giden yolu kesenler de eksik olmayacaktır. Mevlâna Halid el-Bağdadi (ks) der ki:

“Kalp ehli tarafından gözetilmek isterseniz, inkâr ehlinin sözlerine kulak asmayınız. Allah (cc) ‘un bir kulundan yüz çevirdiğinin alametlerinden biri de O kulun velilerin haysiyet ve şereflerine dil uzatmasıdır. Bu söz büyüklerin kelamıdır. Kim velilerin aleyhinde konuşulan sözlere kulak verirse, o da onlardan sayılır.”

Yeryüzü kıyamete kadar Allah ‘ın evliyası ile şereflenecektir. Evliya Velinin çoğuludur. Veli ise, araya isyan karışmamak üzere taatı devam eden kimsedir. Bir başka manada ise Veli, kendisine “Allah ‘ın ihsanı aralıksız olarak devam eden kimsedir”. Bir kimsenin hakikatte Veli olabilmesi için, bu iki vasfın gerçekleşmesi lazımdır. Peygamber nasıl masum ise, Velinin de Allah tarafından korunmuş olması lazımdır. (Reddü‘l-Muhtar )

Mürşid-i Kâmil olan zâtlar hakkında söylenmesi gereken söz; onların vasıflarının Allah Teâlâ ‘nın koruması altında olduğunu kabul etmektir.

Mürşid-i Kamiller Allah ‘ın yeryüzündeki eminidirler. Onlarla beraberlikte çok hayır ve bereket vardır.

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun” (Tövbe/119)

Mürşid-i Kamiller kalp mütehassısıdırlar. Kötülüğü emreden nefsin hile ve desiselerine karşı geliştirdikleri metotla, kalpleri tamir etmede Allah onlara kabiliyet vermiştir. Sen, dinin emrettiği farzları, vacipleri ve diğer hususları, bir fıkıh âliminden alıp öğrenebilirsin. Mesela İslam akaidini bir kelam âliminden ya da İlm-i Kelama ait bir eserden öğrenebilirsin. Ama kalbinde oluşan fırtınaları, Kâmil bir Mürşidin vereceği bir reçeteyle durdurabilirsin. Alimlerin ihtisas alanları değişik değişiktir. Nasıl ki kalp doktoru, ameliyat doktorunun sahasına karışmazsa, bilginler de kendi ihtisas alanlarını aşan hususlara girmezler, girmemelidirler. Çünkü bu Fizik ilmi değildir. Din ilmidir. Bu bakımdan, asrın getirdiği birtakım tereddütler, kalplerde olumsuz etkiler meydana getirmektedir. Bu tereddütleri gidermek için, mutlaka bir mürşide ihtiyaç vardır. Efendim böyle bir zamanda bunlara ne gerek var! Denilemez. Gerçek saadete, ilim ve amel bütünlüğü ile ulaşılır. Bu bütünlük, kalpte gelişmedikçe, bedene tesiri olmaz. Öyleyse, vasıflarını belirttiğimiz Mürşid-i Kamillere giderek, bu ihtiyaç giderilmelidir.

Asrımızın mana sultanı yolumuzun ışığı Üstadımız Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri Mürşidi Kâmile olan ihtiyacın önem ve ehemmiyeti hakkında şöyle buyurdular.

“Bazı âlimler, ulemalar Kuran‘a ve sünnete bağlı olduğu müddetçe ehli tasavvuf gibi yaşayanlarda da Cenabı-ı Zül celal Hazretlerinin evliyası olur, diyorlar evet doğrudur. Fakat bu nadirattandır. Tarikata girenler ile girmeyenlerin arasındaki fark dağdaki olan meyveyle bahçedeki olan meyvenin arasındaki fark gibidir, çünkü bahçede yetişen meyvenin bir bahçıvanı olur. Toprağını havalandırır, temizler gübresini atar suyunu verir, aşısını yapar. Çiçeklendiği zaman onun flitini verir, haşerelerden korur. Mümbit bir şey olur.

Ama diğer taraf da kendi başına zikreden ne nefsi levvamede olduğunu bilir ne mülhimede olduğunu bilir. Oda meyvedir ama bu meyve kendiliğinden olur, sahibi olan meyve gibi olmaz. Doktoru olan hastayla doktoru olmayan hasta gibidir. Doktoru olan hasta ilaçlarla ameliyatla tedavi olur. Doktoru olmayan da sabır Allah sabır Allah der. O hastalığı çeker. Yine de Allah ‘a dost olur ama çeke çeke gider.

Mürşidi Kamile bağlı olan ise sıhhatli gider. Başka bir misal verecek olursak; nasıl devletin askeriyesi varsa nasıl orduda bir çavuşun, onbaşının, başına bir sıkıntı gelse bir tehlike olsa o ordunun generali hemen emir verir ve birden o sıkıntı çözülür. Sivilde ise kahvede birini öldürseler onun katilini bile bulamıyorlar. Niye, sahiplenen yok değil mi. İşte Tarikata giren insanda manevi askerdir. Manevi askerinde bir arayanı olur. Maneviyat, evliyaullah da onları arar, onları kollar ve gelecek hadiseleri onlara bildirir ve uyarır aradaki fark budur.

Yunus Emre Hz. leri “Şeyhi Olmayanın Şeyhi şeytandır” buyuruyor.

Bu sözün manası budur. Müslüman eline bir mecmua alıyor, kalbin açılması için bin defa Ya Fettah çekeceksin ve yahut işinin olması için şu kadar Esma çekeceksin diye okuyor. Bu arada ruhi sultani genişliyor ama bu seferde nefis ve şeytan daralıyor. Daraldığı içinde Allah ‘ın varlığına birliğine şek şüphe yaptırmaya başlıyor. Aklı fikrine, fikride kalbine diyor ve konuşmaya başlıyor. Şeytan ve cin bu insana musallat oluyor. Onun için insana bir rehber gerekiyor. Bizlere Fıkıh ilmi ile ışık tutan mezhep sahibi büyük imamlarımız dahi bu manevi ihtiyacın gerekliliğini anlamışlar. İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri, Bu mübarek, Cafer-i Sadık Hz. lerine intisap etmiş ve şu sözleri söylemiştir: “Ömrümün son iki senesinde, Cafer-i Sadık Hazretlerine intisap etmeseydim, hüsrandaydım” buyurmuştur. Buradaki, hüsran olmak manası, yanlış anlaşılmasın, ahiretini kaybetmiş anlamında değildir. Ancak buna şu şekilde bir örnek verebiliriz.

Nasıl ki, askeriyede, bir asteğmen, albaylığa kadar yükselebiliyor, ondan sonra general olabilmesi için kurmaylık sınavına girmesi gerekir. Yoksa general olamaz, albaylıktan emekli olur. Aynı bunun gibi, maneviyatta da erinden generalliğe kadar gidilir, işte manevi general olabilmek için, Allah ‘a vuslat bulmak için, illaki bir gönül dostu, bir mürebbi şarttır. işte, İmam-ı Azam Hazretleri de, bir gönül dostu olan, Cafer-i Sadık Hazretlerine intisap edip, tabi olmuş. Kendisine manevi haller, keşif ve kerametler verilmiş, o neşe ve muhabbet ile Hakk ‘a âşık olmuştur. O ‘na, dost, Muhammed-il Mustafa ya yar olmuştur. Kendisi bu güzellik ve hakikati, ancak Cafer-i Sadık Hazretlerine intisap ettikten sonra, ona tabi olduktan sonra, yakalamış ve onun için bu aşk ve vecd halinden uzak geçen ömrünü, hüsrana uğramış olarak nitelendirmiştir.

Aynı şekilde, yine, mezhep sahibi olan, İmam-ı Şafi Hazretleri ve İmam-ı Ahmet bin Hanbel-i Hazretleri de Ümmi bir zât olan, Şeyban-i Rai (ks) Hazretlerine müntesip olmuşlardır.

Yine büyük Âlim ve Müfessir olan İmam Şarani Hz. leri de Ümmi bir zât olan Ali Havas (ks) Hz. lerine intisap etmiştir. Hem Mezhep imamlarımız da, hem de diğer büyük ilim sahibi imamlarımızda da tarikata suluk edenler çoktur. Çünkü Tarikat şeriat ‘tan ayrı bir şey değildir. Beraberlerdir.

Hakikate ve Marifetullaha ulaşabilmek için ancak gerçek bir Mürşidi Kâmilin terbiyesinden geçmek gerektir.

Nuri Köroğlu

Şeyh Hakkında Bilinmesi Gerekenler ..

Bir kabilenin önderi manasına gelen “ŞEYH” tabiri, ilimde, meslekte terakki etmiş ve başkalarının da o meslekte terakki edip ilerlemesine vesile olmuş kimselere verilen bir lakaptır. Bundan başka, yaşlanmış kimselere de aynı tabir kullanılmaktadır. Dini ıstılahta kullanıldığı üzere şeyh; bir cemaate veya ilim yolunda bulunan seçkin kimselere hocalık vazifesi yapan Önder demektir. Şu hâlde; şeyh tabirinin arkasında bir tür “Liderlik” vasfı mevcuttur. Bu liderlik, kendisine uyanları Hakka ulaştırma sayesine münhasırdır. Ki, Tarikata giren dervişlerin eğitim ve terbiyesi ile meşgul oldukları için kendilerine daha ziyade “MÜRŞİD” denilmiştir. Mürşid; kendisi ilim ve amel bütünlüğü içerisinde Şahsi olgunluğa eriştiği gibi, halkı da bu minval üzere eğitip yetiştiren kimse demektir.

Mürşitlik makamı, hakikatte Allah ‘a davet makamıdır. Mürşid; Allah ‘a davet hususunda Peygamberlerin varisi durumundadır. Zira Peygamberler insanları Allah ‘a çağırma hususunda ilk derecede bulunurlar. Melek aracılığı ile kendilerine gelen İlahi mesajı insanlara sunarlar. Mürşitler ise, Peygamberlerin sunduğu bu İlahi mesajları şer’i ölçülere göre yorumlayan kimselerdir. Nitekim böylesi zatların sürekli var olacağı, Kur‘an ‘da Şu ayetle belirtilmektedir:

“Bizim yarattıklarımızdan öyle bir Ümmet vardır ki, bunlar daima Hakk’a ileten ve Adaleti Hak ile yerine getiren kimsedirler.” (A‘raf /181)

İşte insanların muhtaç oldukları şeriat ilmi ve onun tatbik usulü onların Şahsında bulunmaktadır. Tabiri, topluluk manasına olup, burada ise, Dinin hükümlerini bilen ve başkaları üzerinde tatbik etmeye yetkili bulunan İmamlardır. Onların vazifesi insanları Hakk’a ulaştırmaktır. Yani Allah ‘ı kullara sevdirmek ve kulları da Allah ‘a sevdirmektir. Bu Şerefli topluluk, Müçtehid İmamlar ile Kâmil Mürşit’lerdir. Adaleti tesis etme hususunda vazifeli olan topluluktan maksat, Hakkı üstün tutan ve onun hâkimiyeti için çalışan inançlı yöneticilerdir. Hace Muhammed Parsa Hazretleri Şöyle buyurur:

―Müritlik, ancak Din imamlarından inabe almak ve kulluk adabında onlara uymakla sahih olur. Hizmet yolunu bulmak ve o yola girmek ve onların yolunun bereketini bulmak lazımdır. Bu bağlılık, başlanışta işi sağlam tutana ve Sadat-ı Kiramın yoluna Sülûk edene ve bereketlerini bizzat müşahede edene yapılırsa, ancak o zaman sahih olur.

Müslümanlar asırlardır yol gösterici Mürşitlerin rehberliği ile dinlerini yaşama ve yaşatmaya gayret etmişlerdir. Zira geçmiş ümmetler bu esasa riayet etmedikleri için dinlerini tahrif edenlere mâni olamamışlardır.

Sufiler; Mürşidin gerekliliğini şu ayete dayanarak delil gösterirler:

“Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar. Hâlbuki onu Resule veya aralarında bulunan yetki sahiplerine götürselerdi, onların arasından işin iç yüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi.” (Nisa/ 83)

Mürşitlerin kısımlarına gelince: Mürşitler de diğer bilsinler gibi çeşitli tabaka ve derecelere ayrılırlar. Bilhassa günümüzde ortaya konulan taksimin iyi bilinmesi gerekir. Büyükler: “Mürşitler Tarikat-ı Aliyyenin en büyük uzvudur” demişlerdir. Çünkü onların makamları, insanları Allah ‘a davet hususunda Peygamber vekilliğinin en üstün mertebesidir. Ancak onlar da bu Şerefli vazifeyi yerine getirmede farklı derece ve metotla hareket etmeleri sebebi ile Şöyle derecelenirler:

1) Talim Şeyhi: İslami ilimlerden Tefsir, Hadis, Fıkıh, Tasavvuf ve sair ilimleri okutan ve okutmaya elverişli bulunan Din bilginleridir. Bunlar Sahih Sünneti öğrettikleri müddetçe, kendilerine uyulup, fetvalarına itibar olunur. Şahıslarına güven duyulur.

2) Kabile Şeyhi: Bu şeyh, babası tarafından herhangi bir Tekkede yetiştirilip, müritlerin terbiye ve eğitimi için babasının vefatından sonra, babasına vekaleten şeyhlik vazifesini yürüten kimsedir. Babadan oğula intikal eden bir tür Saltanat kokusu arz eden bu usul, eskiden pek rağbet edilen bir husus değildi. Bununla beraber, böyle bir durumda bu Şeyh, eğer Kâmil bir Mürşid tarafından Seyr-u Sülûk eğitimine tabi tutulur ve o Kâmil Mürşid, eğer ona liyakat gösterirse, o takdirde kendisine uyulmasında bir sakınca yoktur. Aksi takdirde Kitap ve Sünnet düsturlarına tam riayet edemezse hem kendisi için ve hem de kendisine uyanlar için tehlikeli sonuç söz konusu olabilir.

3) Kürsü Şeyhi: Bu şeyh, halkın irşadı için Cami kürsülerinden seslenen vaizler yahut çeşitli basın kurumunun müstesna bir sütunundan yazıları ile toplumu hidayete çağıran mütefekkir kimselerdir. Bunlar da Sahih Sünnete uymakla ve Hak ölçülerini ortaya koymaları Şartı ile kendilerine uyulur.

4) Sohbet Şeyhi: Bu, sohbeti dinlenip, nasihati tutulan ve hali örnek alınan Şeyh’tir. Bu şeyhin nasihat ve tavsiyelerine Sahih Sünnete çağırması sebebi ile uyulur.

5) Evrad Şeyhi: Bu şeyh, belli bir takım zikir ve tesbihleri muhtelif miktarlarda ve çeşitli zamanlarda nasıl eda edileceğini öğreten Şeyh’tir. Eğer öğrettiği zikir ve virtleri, şer’i şerif usullerine göre ortaya koyuyor ve Meşayihin prensiplerine uygun düşüyor ise, o takdirde kendilerine uyulur.

6) Tekke Şeyhi: Tarikat şeyhi de denilen bu şeyh, herhangi Tekke veya Dergâhta yetişip Tarikat usul ve erkanını bilen ve Tekkenin usullerine göre icazet almış ve müritlerin terbiyesi ile vazifelendirilmiş zattır. Sahih Sünnet ile Sünnettenmiş olması durumunda kendisine uyulur.

7) Hakikat Şeyhi: Kendisine Hal şeyhi de denilen bu şeyh, gerçekte murat olunan Şeyh’tir. Dinin Sahih usulleri ve Adabına son derece riayeti ile temayüz etmiş Şeyh ‘tir. Bu zât, sadece ilmen yetişip kemale ermekle yetinmeyip, Halvet, Çile, İnziva ve Seyr-u Sülûk eğitimini de başarıyla tamamladıktan sonra gerek şeyhi tarafından ve gerekse maneviyat erbabı tarafından, irşat makamına layık görülen Şeyh’tir. Sohbet ve yaptığı telkinlerle müritleri üzerinde mühim tesirler bırakan, yüzüne bakıldığı zaman Allah ve Resulü hatırlanan, Allah ve Resulünün ahlakı ile ahlaklanmış kimsedir bu şeyh. Bakışı ibret, konuşması hikmet tesiri uyandıran bu zât, hakiki manada Kâmil bir Mürşit’tir. Sadece şeyh makamına sahip olmaktan ibaret olmayıp, aynı zamanda Velayet makamına da ermiş bir zattır. Velayet mertebesine mahsus bütün dereceleri kendi nefsinde ikmal edip topladığı için, kendisine uyanları da o mertebelerden nasıl geçireceğini iyi bilen zattır. Üstteki vasıfları anlatılan zatların sahip oldukları özelliklerin hemen hemen tamamına sahip bulunurlar.

Nuri Köroğlu

Allah’a Dostluk Makamı Olan Velayetteki Mertebeler

Veliler, Suğra, Kübra ve Ulya olmak üzere üç ayrı mertebe de bulunurlar.

Velayet-i Suğra mertebesi Veliliğin en alt mertebesi olup, Veli ‘nin Seyr-u sülûkü esnasında elde ettiği bir kısım bilgi ve marifetin, Allah ‘ın isim ve sıfatlarının gölgelerine ait tecellilerine eriştiği durumdur. Bu, Veliliğe aday konumunda olan kimseye bir başlangıç niteliği arz eden temel eğitim gibi bir şeydir. Veli zât; bu mertebede eşyanın hakikati ile tanışmaya başlar. Âlemde bulunan varlıkların, Allah Teâlâ ‘nın isim, sıfat ve fiillerinin birer aynası hükmünde olduğunu idrak eder. Bu mertebenin sonunda ise, kalp latifelerini aşarak, artık “Kendileri için ne korku ve ne de hüzün bulunmayan kimseler‟ (Yunus-62) ayetindeki seçkin zâtlar arasına dâhil olur. Veli zât, bu mertebelerde bir kısım Peygamberlerin Velayet makamlarına erdirilir ve Veliler arasında o Peygamberin fıtri meşrebi ile temayüz eder. Böylece ta Cenab-ı Hakkın özel alakasına erişinceye kadar bu minval üzere kalır. Bu mertebedeki yolculuktan sonra, Veli zât Velayetin Kübra mertebesine olan seyr-u sefere başlar.

Velayet-i Kübra; Hak Teâlâ ‘nın isim, sıfat ve zatına mahsus bulunan dairedeki seyr ve yolculuktan ibarettir. Bu makamda bulunan kimseye keşfettirilen hakikatler, Suğra mertebesindeki gibi isim ve sıfatların gölgelerinin tecellisi gibi değildir. Zuhur eden hakikatler, renkten, şekilden, harften kısacası beşerî kavramlardan soyutlanmış hakikatler olup, ancak kişinin kabiliyet ve kapasitesi ölçüsünde Hak Teâlâ ile olan beraberlikten ibarettir. “Kulumu seversem, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum” buyurulduğu Kudsi Hadisin zuhuru burada ortaya çıkar. Yani gölgeler aradan kalkarak, tam bir hakikat zuhur ederek, Veli ‘nin o pencereden âlemi seyretmesi gerçekleşir.

Veli zât bu makamda “Şerh-i Sadr” denilen bir kısım manevi ameliyatlara muhatap olur. Kalbinde meydana gelen genişlik sayesinde, artık dünyanın taşıyla altını arasında yanında bir fark kalmaz. Kendi ehlinden başkasına şehevi bir istek ve arzu kalmaz. Allah ‘tan başka hiç kimseye ve hiçbir şeye ihtiyaç hissetmez. Veli zât bu makama kadar hep kendisi mücahede içerisinde olurken, artık bundan sonra Rabbinin inayet ve ihsanları kendisine suyun yukarıdan aşıp geldiği gibi gelmeye başlar. Çünkü o, artık yükseklerin zirvelerine doğru yol alacaktır. Bu zirveye “Velayet-i Ulya”denilir.

Velayet-i Ulya; Melaike-i Kiramdan olan büyük zâtların Hak Teâlâ ile elde ettikleri yakın ilgi ve alakanın, büyük velilerde zuhur ettiği yüksek bir mertebedir. Bu makamın sahibi olan zâtın, gördüğü ve hissettiği hakikatler artık sınırsızdır. Onun için “Bu makamın sırlarını halktan gizlemek vaciptir” denilir. Zira veli‘nin beşerilik vasfından sıyrılıp, nurani bir vasfa erişmesi sureti ile elde ettiği bir kısım hakikatler, bu mertebede olur.

Hulasa sonuç olarak; Veliler, Suğra, Kübra ve Ulya mertebeleri olmak üzere üç ayrı mertebede bulunurlar. Suğra mertebesi genel bir daire olup, veliliğe aday olan kimselerin buralarda verdiği çeşitli imtihanlar sonucu elde ettiği netice sayesinde muamele görür. Kübra mertebesi orta bir daire olup, velilerden suğra mertebesinde ileri giden zâtlardan seçilen kimselerin bulundukları mertebedir. Ulya mertebesi ise özel bir daire olup, Hak Teâlâ ‘nın özel ilgi ve alakasına mazhar olmuş ulu evliya tabakasının bulunduğu mertebedir. Nasıl ki, Peygamberler içerisinde Nebiler, Resuller ve Resuller içerisinde “Ulül Azim” Peygamberler diye üç ayrı yücelikten bahsediliyorsa, velayet makamında bulunan zâtlar için de aynı şeyi söylemek mümkündür. Yani velilerin de içerisinde “Ulül Azim” rütbesinde olan zâtlar vardır. Fakat onlar Peygamber mertebesinde değildirler.

Nuri Köroğlu

İLME’L-YAKİN – AYNE’L-YAKİ’N -HAKKA’L-YAKİN

Tasavvufi edebiyat içerisinde yer alan kavramlardan birisi de “Yakin” dir. İmanın dallarından biri sayılan yakin, Allah-u Teâlâ ‘nın kulunun kalbine koyduğu sırlardan bir sırdır. Allah-u Teâlâ bunu kullarından iman sahiplerine nasip eder ve yakin mertebesine erdirilen kul, hiçbir zaman Şek ve Şüphe rüzgârlarına kendini kaptırmaz. O, daimî bir iç huzuru içerisindedir. Delil aramaksızın, hüccete sarılmaksızın, direkt olarak kalbin Allah Teâlâ ve O‘nun zâtı, sıfatları, isimleri ve fiilleri hakkında kesin bir şekilde itminan olduğu haldir, Yakin.

Sufiler; Yakin ehlini “Her türlü şüphe ortamından uzak olan kimse” diye vasf ederler ve “Onlar düşünceleri durularak huzur ve mükaşefeye ermiş kimselerdir” derler. Bu makama da Rableri karşısında her türlü şikâyet ve itirazdan kendilerini korumakla ermişlerdir. Bu makamda bulunan bir zatın, sürekli Cenabı Hakk ‘ı düşünmekle meşguliyeti sebebi ile kalbi bir takım manevi varidat ve tecellilere muhatap olur. Velilerin Keramet göstermeleri işte bu makamda vaki olur. Onların Hak Teâlâ ile sohbetleri, bu makamda istikamet bulmaları ile mümkün olur. Bu makamda derinleşmeyenlerin Hak Teâlâ ile sohbetten nasibi olmaz. Yakin elde etmekten maksat, Hak Teâlâ ‘nın zatını değil, sıfatlarını müşahede ederek keşf ve şühuda ermektir.

Asrımızın mana sultanı, Hak yolunda rehberimiz ve Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hz. leri, yakini üç kısma ayırarak, kişinin elde ettiği bilginin merhale merhale, nasıl oluştuğunu belirtmek üzere şöyle buyurdular:

İlme‘l-Yakin; Allah-ü Teâlâ‘nın Kur‘an-ı ile amel etmek Muhammedeni‘l Mustafa (sav) Hz.lerinin sünnetlerini ihya etmektir.”

Kullar her makamda olduğu gibi, Yakin mertebesinde de yine muhtelif derecede bulunurlar. Birinci mertebe “İlm-i Yakin” mertebesidir. Bundan kasıt; Esere bakıp, müessiri tanımaktır. Yani Allah-ü Teâlâ ‘nın yaratıklarını düşünüp, tek yaratıcının ancak ve ancak O olabileceğini anlamaktır. Ve bunu her şeyde böylece idrak etmektir. “Her şey zıddı ile kaimdir” Zıddı olmayan tek şey, Allah‘tır (cc). “Âlemde birden fazla ilah bulunsaydı, şüphesiz âlem fesada giderdi” Bu ve bunun gibi noktalarda hiçbir şekilde kalpte bir eğrilik bulunmadan oluşan kesin ve net bilgiye kavuşmaya; İlm-i Yakin mertebesi denir.

Üstadımız bu mertebeye ulaşmak için iki sağlam delile tutunmak lazım geldiğini belirtir ki, birisi “Kitabullah Kur‘an-ı Kerim” ve diğeri de “Sünnet-i Rasulullah” (sav)‘dir. Zaten Ehlullah hazaratı kalben elde ettikleri keşfi bilgileri bu iki adil şahide, yani Kur‘an ve Sünnete arzetmeden kabullenmezler. Bundan sonra Üstadımız yakinin ikinci mertebesini izaha geçerek şöyle buyururlar:

Ayne‘l-Yakin; İnsanoğlunun nasıl zahirde gözü varsa manevi gözümüzde var. Zahirde nasıl kulakları varsa, manevi işitme var. Nasıl burnumuz varsa manevi koku alma var. Nasıl zahiri lisanımız varsa manevi konuşmamızda var. Nasıl zahiri elimiz varsa manevi elimiz (yakalama, tutma) var

İkinci mertebe “Ayne‘l-Yakin” mertebesidir. Bu, kalpte oluşan bilgilerin şühudi bir tarzda cereyan etmesidir. Yani, keşfen sabit olan bir tarz ile elde edilen bilgi demektir. Bu öncekinden mertebe bakımından daha yüksektir. Delil ve hüccete dayalı olarak elde edilen bilgiden daha sağlıklıdır. Velayet mertebesinde bulunan zatlar, halkın delil ve hüccet yoluyla elde ettiğini, onlar kalplerinde cereyan eden şühudi bir keşif sayesinde elde ederler. Elde ettikleri bu bilgi onları hem kısa yoldan maksada ulaşmalarına yardımcı olur ve hem de o bilginin sahası oldukça geniş olur. Bu bakımdan gözle görür gibi elde edilen bilgi manasına, Ayne‘l-Yakin mertebesi denilmiştir. Üstadımız burada beş duyu organı ile elde edilen zahiri bilgiye kıyasla, kalbin keşfi bilgiye ulaşması hususunda da bunun gibi bir takım bilgi alma yolları bulunduğunu belirtmektedirler. Nitekim edebiyatımızda; Gönül gözü, Gönül dili, Gönül kulağı gibi kavramların anlatmak istediği gerçek budur.

Üstadımız Hazretleri bu bilgilerin nasıl elde edildiği hususuna geçerek şöyle buyururlar:

─ Peygamber (sav) Efendimiz:

“Benim ümmetimin Âlimleri, israil oğullarının Peygamberleri gibidir” buyuruyorlar. Bu zâtlara “Veresetül-Enbiya”denir. Böyle bir Mürşid-i Kamile müntesib olunduğu zaman, zikir ve râbıta halinde nurlar görülmeye başlar. Beyaz nur, sarı nur, kırmızı nur, mor nur, mavi nur, turuncu nur, siyah nur.

Yani, kalbin bu keşif bilgisini elde edebilmesi için, mutlaka Peygamberlerin varisi olarak nitelendirilen Kâmil bir Mürşide ihtiyaç vardır. Kâmil bir Mürşide intisab edildiği ve onun verdiği reçeteye uyulduğu zaman, zikir ve rabıta halinde kalpte inkişaflar belirir. Kalbe birtakım nurlar doğmaya başlar. Zikredilen bu yedi çeşit nur, yedi nefis meratibi ile yedi ruh letaifine birer simge hükmündedir. Bu nurların kalpte belirmesinin sebebi; müridin Seyr-i Sülûke elverişli olduğunu göstermek içindir. Kalp bu nurlarla süslenip aydınlandığında, Nefs-i Mutmainne makamına gelinir. Ayet-i kerimede;

“Ey huzura kavuşmuş nefis! Sen Ondan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. Seçkin kullarım arasına katıl ve cennetime gir” (Fecr 27/30) buyuruluyor. İşte burada İlme‘l-Yakin‘den Ayne‘l-Yakin‘e geçer, onun basiret gözü açılıp keşf verilir. Bu makama geldiğinde Rasulullah (sav) Efendimizi görür ve onda fani olur.

Yani, Nefs-i Mutmainne alameti olan mor nurun kalbe yansıması durumunda mürid, “İlme‘l-Yakin mertebesinden” “Ayne‘l-Yakin” mertebesine geçer. Bundan sonra zikri geçen ayetteki İlahi hitaba erişir. Hatta Üstadımız Hazretleri:

– Bu Mutmainne makamına gelen bir kimseye bizzat Allah-u Teâlâ, hitap ederek: “Kulum ben senden razıyım” buyurur. Işte bu makamda Salik Üstadına yaşadıklarını bildirmelidir ve Üstadı da onu şeriat edeplerine uymaya yönlendirmelidir ki, mürid bu hitabı duyunca:

– Artık benim işim tamam oldu, maksadıma ulaştım, gibi evham vadisine düşmesin. Zira böyle hareket edilmezse, sapıtma meydana gelir. Nitekim bu makama gelen bir kısım insanların saptıkları görülmüştür.

Hulasa; Keşfi bilgilere ulaşmak için bahsedilen hususlara riayet neticesinde, İlahi hitaba nail olunduğu takdirde, şer‘i edeple edeplenildiği sürece, kul doğru yol üzeredir. Bunun sonunda ise, sâadetli hayatına yetişemediği o âlemlerin Efendisini ruhen görmeye muvaffak olur. O ‘nun ruhaniyetiyle olan beraberlik neticesinde artık mürid O ‘ndaki seçkin vasıflarla vasıflanarak, olgunlaşmaya doğru gider. Buna tasavvufi literatürde “FENA Fİ‘R-RASUL” denilir.

Üstadımız, Abdullah Baba Hazretleri bu kavramları bizlere izahını yaparken hiç zorlanmaz ve çok basit bir üslupla çevresindekileri yormadan vermek istediği şeyleri rahat bir şekilde verirdi. Bu O‘na verilmiş bir “Mevhibe” idi. Çağımızda kimsenin bahsetmediği bu kavramları O ‘ndan işitme bahtiyarlığına eriştirdiği için Rabbimize Hamd ederiz. Bundan sonra yakinin üçüncü mertebesine geçerek buyururlar ki:

─ Mürid, nefis meratiplerinden Radiye, Mardiye ve Safiye ‘ye geldiği zaman, Allah-ü Telanın sıfatlarında fani olur. Seyr-i Sülûk bahsinde anlatıldığı gibi, yedi gök tabakası, yedi nur berzahı, oradan sekiz kat cennet geçilir. Bundan sonra Seyr-i Sülûk tamam olur. Buna da tasavvufta “FENAFİLLÂH” denilir ki, Allah Teâlâ ‘nın zerreden küreye kadar bütün hikmetlerini göstermesi ve onun da bunları görmesi söz konusudur. İşte bu hale “Hakke‘l-Yakin” mertebesi denilir.

Üçüncü mertebe “Hakke‘l-Yakin” mertebesidir. Allah-ü Teâlâ hakkında en sağlıklı bilgiyi elde eden kimselerin vardığı en son duraktır. Velayet mertebesinde bulunup, veliler meydanında at oynatan veya diğer bir tabirle, veliler sofrasında marifet ortaya koyanların elde ettikleri hakikatlerdir. Bu zatların sıfatları, Hak Teâlâ ‘nın sıfatlarında fani olup, kendileri o sıfatlarda ilmen, şühuden ve halen baki oldukları durumdur. Bu mertebede elde edilen bilginin sonu yoktur. Onun için bu mertebede bulunan yüksek zevatın derin manalar içeren sözlerini, beşer lügatleri izahtan aciz kalmıştır. Ama bu mertebeye erişen kulların sahip oldukları ilim, bilginin zirvesi denilecek kadar büyük bir bilgidir. Bunun için, bilginin tamamını içeren bir mahiyet arz ettiği sebebi ile bu mertebeye: “Hakke‘l-Yakin” mertebesi denilmiştir. Üstadımız Hazretleri, konuyla alakalı son açıklamayı bir temsille belirtmek üzere buyururlar ki:

─ Şimdi bu üç merhaleyi misallendirecek olursak şöyle diyebiliriz: İnsanlar, ilmi yönden Beytullah‘ın var olduğuna, hacıların tavaf için gittiğine inanır. Bu İlme‘l-Yakindir. Beytullah‘a bizzat kendisi gidip görmesi Ayne‘l-Yakindir. Zahiren Kâbe de tavaf edip halkın içine karışması ise Hakke‘l-Yakindir.

Nuri Köroğlu

Mevlana Hazretleri’nin Edep Ve Ahlakı

Mevlâna Hazretleri, her velide (Evliya’da) olduğu gibi ahlakı Muhammedi ile muttasıf Rasulüllah (s.a.v) Efendimiz’in ahlakıyla ahlaklanmış, ulvi tabiatlı, mütevazı, halim, selim, gayet cömert, şefkat ve merhametli, alicenap, veliler sarayının sultanı, maddi ve manevi ilim, irfan, marifet ehli, aşk ve muhabbet deryasında kaynayan, takva vera sahibi, erenler bahçesinin şah gülü, eşsiz kerametlerin kahramanı, ulu erlerden, Allah dostlarından biridir.

Şöyle naklolunmuştur ki: Hz. Muhammed (sav) ahirete irtihal ettiklerinde Ebu Bekir Sıddık (ra) rüyasında ağlayarak:

“Ey dertlilerin dermanı, ey aşıkların göz nuru, ey enbiyalar serveri, ey evliyalar rehberi, ey ins-ü cin Peygamberi! Diğer enbiyalar dünyada çok ömür sürüp ümmetlerine nihayetsiz din talim edip ahlak telkin etmişlerdir. Siz ise enbiyanın eftali iken az bir ömür sürüp, bizleri yetim bırakıp gittiniz” deyince Efendimiz (sav) ona:

“Ya Eba Bekir! Benim bir gün davetim, diğer enbiyanın bin gün daveti hükmündedir ve benim ümmetim arasında alimler olacaktır. Fetvasınca Beni İsrailin enbiyası mertebesinde olacaklardır. Bahusus ümmetlerimin biri de Mevlâna Celaleddin’i Rumidir ki, bütün hareketi benim hareketime uygun, bütün sözleri benim sözlerime benzer ve her hususta benim şeriatıma mutabık olur. O da senin sülalenden gelecektir.” diyerek Ebu Bekir Sıddık (r.a)’a teselli vermiştir.

Kendisine karşı yapılan hareket ve fenalıkları çabuk affeder, etrafı ile daima hoş geçinir, aleyhinde olanlara dahi lütufla muamele ederdi.

Yanında bulunanlara, zahirlerine göre (dış görünüşlerine göre) değil, amel ve itikadlarına göre değer verir, meşgul edici şeyleri, gösterişi hiç sevmez, sade yaşardı. Vardığı yerlerde, halkın el etek öpmesinden çok sıkılır, huzurunda yere kapanmak ve bel kırmaktan hiç hoşlanmaz, arzu etmezlerdi.

Şu hâlde, Mevlevi dergahında görülen baş kesmeler, bel kırmalar, yerlere kadar eğilip secdeye kapanmalar, Mevlâna Hazretleri zamanında olmayıp, sonradan ihdas edilen (ortaya çıkarılan) yersiz ve asılsız prensibi; taklitten, riyadan (gösterişten), şöhretten, aşırı hürmetten sakınmaktır.

Peygamberimiz (sav) bile çok kere elini öptürmemiş, teşrifleri esnasında ayağa kalkanları bundan men etmiştir.

Ebu Hureyre (r.a)’ın rivayetinde Peygamberimiz (sav)

“Ben ne Acem Şah’ı ne de Rum kralıyım; ancak Allah’ın kulu ve Rasulü’yüm!” demiştir.

Evet yerine göre el öpmek, bir büyüğe karşı yakışan hürmeti göstermek lazımdır ancak, ifrat (aşırılık) derecesine vardırmamak üzere; o da Allah rızasını kastederek olmalıdır. Çünkü onlar, sultanlıktan ziyade, kulluktan hoşlanırlar.

Nitekim Cenabı Mevlâna bir rubaisinde:

Men bende şüdemi bende şüdem,

Men bende benaclet beser-efgende şüdem

Her bende şeved şad ki azad şeved,

Men şad ezanem ki türa bende şüdem.

Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum,

Ben adbi zaif (aciz kul), kulluğumu…

Layıkıyla yapamadığım için eğdim;

Ve başımı önüme eğdim;

Her köle azad edilince sevinir.. ilahi, ben ise;

Sana kul olduğum için seviniyorum!.

Mevlâna Mesnevisinde:

“Hüsnü ahlak izinde ve talebinde ol da güzel huylu olanlar ile otur. Gülyağının gülden nasıl huy edindiğine dikkat et”

“Ahlak-ı hamide ve amel-i salihi adet edin ki Allah’ü Zülcelal Hz.nin huzurunda mahcup olmayasın”

“İnsanları ekseri cennete koyan, Allah korkusu ve güzel ahlaktır. Ekseri cehenneme sürükleyende dil ve fuhuştur” der ve ahlakı mesnevisinde bu sözler ile açıklar.

Bir gün Hazreti Mevlâna ve gönül dostları, Hüsameddin Çelebi’nin bağına gidiyorlardı. Hepsinin altında birer eşek olunca, konu ister istemez eşeğe gelip dayandı.

Hazreti Mevlâna:

Eşek salih kulların bineğidir! Hazreti Şit, Hazreti Üzeyir, Hazreti Muhammed Aleyhisselam gibi daha pek çok peygamber, eşeğe binmişlerdir… derken Şehabeddin Guyende’nin eşeği anırmaya başladı. Bu duruma canı sıkılan Şehabeddin Guyende, eşeği susturmak için başına vurmaya başlayınca, Hazreti Mevlâna: “Ne yapıyorsun Şehabeddin? Seni taşıdığı için teşekkür etmen gereken zavallıya vurup durma! Kendini onun yerine koy, bir de öyle düşün! İki şey için anırır hayvan: Ya açlıktan ya da cinsel arzudan! Eh bunda da bütün canlılar müşterektir!.. Herkes en çok bu iki şeyi düşünür elbette. Bu durumda sadece ona vurmak ve onun başına kakmak, hiç de adil bir davranış değil” demiştir….

Hoca Nasühiddin anlatıyor:

– “Hz. Mevlâna bir defa hamam da fukarasına sorup bu cemiyette Mevlanalık kimindir diyerek üç defa sorar. Hiç cevap veren olmaz. Nihayet buyurulur ki:

– “Eğer bir misafir gelse, hamamın camekanından baksa ve sizin elbiselerinizi, hırka ve taçlarınızı görse muhakkak sizin mevlevi olduğunuza hüküm verir ve bilir ki Hz. Mevlananın fukarası hamamdadır. Yani sizin hırkalarınız siz hiç görünmeden sizin Mevlevi olduğunuzu tarif eder. Ey ahbab ü yaran, ey fukarayı mevlevihan, siz cehd ü gayret edin ki sizin Mevlevi olduğunuzu elbiseleriniz, hırkalarınız, taçlarınız değil, canlarınız tarif etsin. Zira itibar dış görünüşünüz, dış elbisenizin gösterdiği, tarif ettiği, zahiri görünüşünüze değil, asıl itibar iç görünüşünüze, canınıza, kalbinize, niyetinizedir. Binaenaleyh batınınızı mearif ve meani nuru ile münevver ve müzeyyen edin, nurlandırın, ziynetlendirin ve temiz itikat ile donatın, bezeyin ve süsleyin.”

Diyerek fukarasına vaaz’u nasihat edip, tembih ve ikazda bulunmuşlardır.

Nuri Köroğlu

Mevlana ve Yunus

Mevlana’nın etrafında geniş bir çember oluşmaya başlamıştı. Bu çemberin içine Mevlana’nın genç halifesi Çelebi Hüsamettin ile birlikte kalabalık bir ahi topluluğu esnaf ve sanatkarlarda girmişti. Mevlana’nın artık ağaçta olgun meyve, tarlada dolgun başak, haktan alıp halka saçtığı günleriydi. Gönül erleri çevresinde bir halka, onun sema ve sefa meclislerinden gürül gürül akan feyz pınarlarından kana kana içiyorlardı. Bu halkaya giren genç ihtiyar herkes miktarınca nasibini alıyordu.

İşte bu günlerde Taptuk Emre Hz. lerinin dergahına tapulanmış, efsanevi çileyi doldurmuş seyri sülukunu tamamlayıp kemale ermiş olan Yunus Emre Hz.’leri de malum olduğu üzere seyahate başlamıştı. Bu seyahatlerinin birinde büyük pir Mevlâna Hz.’lerine ziyarete geldi. Onun sema ve sohbet meclislerinde bulundu.

Yunus Emre ve Mevlâna Hz. leri Allah’a (cc) kul Muhammed Mustafa’ya (sav) ümmet olma nimetinin neşesiyle zikr (Sema) ve sohbet meclislerinde mana alemine dalmış, bu alemin zevkine varmışlardır. Mevlâna Hz.’leri büyük Hak aşığı Yunus’u çok sevmiştir. Yunus Emre Hz.’leri de Mevlana Hz. lerine çok iltifatlar etmiş ve bu durumu şu beyitinde anlatmıştır:

Mevlâna Hüdavendigar bize nazar kılalı

Onun görklü nazarı, gönlümüz aynasıdır

Mevlâna Hz. leri de Yunus için şöyle söylemiştir.

“Ben maneviyatın hangi kapısından girdimse, Koca Yunus’un ayak izlerine rastladım” demiştir. (Manevi halinde yani seyri sülukunda görmüştür)

Yunus Emre Hz. leri Mevlâna Hz. lerinin dergahında uzun süre kalıp çok sohbetler etmişlerdir. Aşk ve neşe ile çok beyitler söylemişlerdir. Bir defasında;

Mevlâna Hz. leri şöyle söylemişlerdir;

– Bizim medresemiz aşktır. Müderrisimiz Ulu Allah’tır. Biz bu medresenin talebeleriyiz dersimizi her dem tekrar eder dururuz.

Yunus Emre;

Biz talib-i ilimlerüz, aşk kitabını okuruz.

Çalab Müderris bize aşk hod medresedür.

Mevlâna Hz. leri;

– Gönül buğday tanesine benziyor, biz ise değirmene. Değirmen nereden bilecek bu dönüşün hikmeti ne? Derken Yunus Emre;

Bu dünyanın misali

Benzer bir değirmene,

Gaflet anın sepeti,

Halk anda üğüne.

Mevlana Hz.leri;

– Ey aşıklar ey aşıklar, bizim dinimiz mezhebimiz aşktır. Biz aşk çocuklarıyız.

Yunus Emre;

Ey aşıklar ey aşıklar,

Aşk mezhebi dindir bana.

Gördü gözüm dost yüzünü,

Yas kamu düğündür bana demektedir.

Mevlâna Hz. leri bir rubaisinde ilmin kendisi bilmek olduğunu, kendini bilenin ise Allah’ı bileceğini şöyle ifade etmiştir.

İlmin bütün ahkamını nefsinde bulursun

Bir lahze eğer nefsine hâkim olabilsen

Esrar aramak tozlu kitaplarda haşivdir

Kendini bulursun onu ancak bulabilsen.

Yunus Emre Hz. leri de;

İlim ilim bilmektir.

İlim kendini bilmektir.

Sen kendini bilmez isen,

Bu nice okumaktır.

Bu güzel beyitleriyle birbirlerine çok iltifatlarda bulunmuş-lardır.

Mevlâna ile Yunus Emre Hz.leri arasındaki bağ ve bağlantı onların manevi dünyalarının birbirinden farksız oluşundandır. Her ikiside Allah katında “Tevhid-i İlahi” inancı içinde gerçek vuslata Allah’a ulaşma yolunda Muhammed-ül Mustafa’ yı rehber edinmişlerdir.

Mevlana’nın vefatından sonra Yunus bir beyitinde, Fakih Ahmet ve Seyyid Necmeddin gibi devrinin ileri gelen tasavvuf pirlerini saydıktan sonra Mevlana’ya (Kutb-u Cihan) yani (Cihanın irfan kutbu, en yücesi) diyerek onu şöyle anlatmaktadır.

Fakih Ahmet Kubbettin

Sultan Seyyid Necmettin

Mevlâna Celaleddin

Ol Kutb-u Cihan Kanı

Nuri Köroğlu

İslam’da Rüya’nın Hakikatı

İnsanın ruh dünyasında cereyan eden muhtelif gerçeklerden biri de şüphe yok ki rüyadır. Bu rüyalar, insanda uyku esnasında vuku bulan ve sık sık yaşanılan hallerdir. Bu itibarla insanlar rüyalarla yakından alakadar olmuşlardır. Çünkü hayatın mühim kısımlarından birini teşkil eden bir hakikattir.

Rüya; uykuda görülen ve misal âleminde yaşanılan düşler demektir. İslam âlimleri Allah-ü Teâlâ‘nın melek vasıtası ile hakikat veya kinaye olarak, kulun Şuurunda uyandırdığı enfüsi (içgüdüsel) idrakler ve vicdani duygular yahut ta Şeytani telkinlerden, edğas-ü ahlam (karma-karışık) hayallerden ibaret bulunduğunu söylemişlerdir.

Rüya hakkında gerek Kur‘an-ı Kerimde ve gerekse Hadislerde insan hayatını yakından alakadar eden bir husus olması münasebeti ile bahsedilir. Bunda da bazı Peygamberlerin (as) rüyaları konu edilir ki, onların rüyalarının Allah tarafından bir alamet olduğu vurgulanır.

Rasulullah (sav) Hudeybiye‘ye Umre için çıkmazdan önce rüyasında, kendisinin ve ashabının emniyet içinde başlarını tıraş ederek Mekke‘ye gittiklerini görmüştü. Bunu Ashabına anlatmıştı. Ancak Hudeybiye ‘de alı konulup, Umre yapamayınca, münafıklar hani peygamberin(sav)rüyası doğru çıkardı demeye başladılar. Bunun üzerine Cenabı Hak Şu ayetleri indirdi.

“Andolsun ki, Allah gerçekten peygamberine o rüyayı hakkıyla doğru gösterdi, şanıma yemin ederim ki, İnşallah Mescid-i Haram’a güvenlik içinde başlarınızı kazıtarak, kırkarak korkusuzca gireceksiniz! Ancak O, sizin bilmediğiniz Şeyleri bildi de ondan önce yakın bir fetih verdi.” (Fetih /27)

Kur ‘an-ı Kerimde Yusuf(as) ‘ın zindana düştükten sonra başından geçenleri

Yüce Rabbimiz (cc) Şöyle anlatıyor:

“Onunla birlikte zindana iki delikanlı daha girdi. Onlardan biri dedi ki, ben(rüyada)Şarap sıktığımı gördüm. Diğeri de ben de başımın üstünde kuşların yemekte olduğu bir ekmek taşıdığımı gördüm. Bunun tabirini bizlere haber ver. Çünkü biz seni güzel davrananlardan görüyoruz dedi. (Yusuf) dedi ki; size yedirilecek yemek gelmeden önce onun yorumunu mutlaka size haber vereceğim. Bu (tabir ilmi) Rabbimin bana öğrettiklerin dendir.” (Yusuf /36,37)

Yusuf (as) rüya görenler müşrik oldukları için onlara Allah ‘ın birliğini, putların batıl olduğunu bildiriyor,41.ayeti kerimede ise Cenabı Hak Yusuf (as)‘ın Şöyle buyurduğunu beyan ediyor.

“Evet, zindan arkadaşlarım (rüyalarınıza gelince) biriniz (daha önce olduğu gibi) Efendisine Şarap sıkacak; diğeri ise asılacak ve kuşlar onun başından beynini yiyecekler. Yorumunu sorduğunuz iş (bu Şekilde) kesinleşmiştir”. Onun bu tabiri de aynen gerçekleşiyor.

Yine Yusuf suresinde 45 ve 49. ayetler arasında beyan edildiği gibi, Firavun rüyasında; Yedi arık ineğin yedi semiz ineği ayrıca yedi yeşil başak ve diğer kuru başaklar görmüş bunun tabirini kimse yapamayınca Yusuf (as)zindandan çıkarılıp rüyayı tabir etmiştir. Böylece kıtlığa karşı tedbir alınmıştır.

Ey Rabbim, Sen bana mülkten bir nasip verdin ve bana rüyaların tabirinden bir ilim öğrettin. Gökleri ve yeri yaratan Rabbim, dünya ve ahirette benim velim Sensin! Benim ruhumu Müslüman olarak al ve beni iyiler arasına kat!” dedi. (Yusuf /101)

Yine İbrahim (as) oğlunu kurban edeceğini rüyasında görmüş ve bu hadise Kur ‘an-ı kerimde Şöyle bildirilmiştir.

“(Oğlu) yanında koşma çağına gelince: “Yavrum, ben seni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Artık bak ne düşünürsün?” dedi. (Çocuk da): “Babacığım sana ne emrediliyorsa yap! Beni inşallah sabredenlerden bulacaksın!” dedi.” (Saffat /102)

Rüyaya gerçekten sadakat gösterdin, işte biz güzel davrananları böyle mükâfatlandırırız” (Saffat /105)

Kur ‘an-ı Kerimden pek çok ayetler ve hatta Kevser Suresi Peygamber (sav) Efendimize rüyada indirilmiştir. Bu gösteriyor ki Rahmani rüyalar Hak Teâlâ ‘dan gelen müjdeler ve büyük nimetlerdir.

Şimdi sizlere Peygamber (sav) Efendimizin rüya hakkında bazı hadis-i Şeriflerini de aktarmak istiyoruz:

Müminlerin Annesi Hz. Aişe (r.ah) Şöyle haber verdi:

Allah Resul’üne (sav) ilk vahyin başlangıcı, uykuda doğru (sadık) rüya görmekle olmuştur. Gördüğü her bir rüya muhakkak sabah aydınlığı gibi apaçık meydana gelirdi”(Müslim)

Rasulullah (sav)Efendimiz salih rüya hakkında buyurdular ki:

“Güzel rüya müjdedir.” (İbni Cerir)

“En doğru rüya seher vakti görülendir.” (Beyhaki)

Peygamberlik müjdelerinden salih (iyi) rüyadan başka kalmadı. Mümin rüyayı, ya kendi görür veya başkaları onun için görür” (Müslim)

İmam Buhari ve İmam Malik‘in tahric ettikleri bir hadis-i şerifte Hz.Peygamber(sav) Şöyle buyurmuşlar

Benden sonra Peygamberlikten bir şey kalmaz, ancak saliha rüyalar müstesna”

Efendimiz(sav)Hz.leri bir başka Hadis-i şeriflerinde; “Müminin rüyası vahyin kırk altı cüzünden bir cüzdür” (Buhari) buyurmuştur.

Yine Ebu Hureyre (ra) Hz.leri Peygamberimizin (sav) şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir;

“(Ahir zamanda) kıyamete yakın mü’minin gördüğü rüya asla yalan çıkmayacaktır. (Biliniz ki) mü’minin rüyası vahyin 46 da biridir. Nübüvvetin bir parçası ise asla yalan olmaz.

Rüyanın önemine binaen Rasulullah (sav) Efendimizin

“İftiranın en büyüğü görmediği halde rüyayı gördüm diye söylemektir” (Buhari) buyurmuştur.

Peygamber (sav) Efendimiz bir hadis-i Şeriflerinde de rüyaların farklı konumlarda olabileceğine dikkat çekerek Şöyle buyurmuşlardır;

“Salih rüya rahmani, karışık rüya şeytanidir.” (Buhari)

Yine bir başka Hadisi şeriflerinde;

Rüya üç kısımdır; Bir kısmı; âdemoğlunu üzmek için Şeytandan olan korkulardır, bir kısmı, kişinin uyanıkken kafasını meşgul ettiği şeylerdendir, bunları uykusunda görür. Bir kısım rüyalar da var ki, onlar peygamberliğin kırk altı cüzünden birini teşkil eder.” (MuhtasarKütüb-i Sidde)

İslam âlimleri bu hadise dayanarak rüya olayını üç kısım üzere sınıflandırmışlardır.

Birincisi Rabb tarafından doğrudan doğru veya bir melek vasıtası ile meydanda olan hak bir telkindir ki, asıl rüya budur. Buna “MÜBEŞŞİRAT” denilir. Yahut ayet ve hadislerde geçtiği üzere “SADIK RÜYA” veya “SALİH RÜYA” denilir ki, Allah tarafından müjdelemek veya uyarmak amacı kastedildiği söylenmiştir.

İkincisi nefsin kendinden kendine doğru olan bir telkindir ki, mazide geçirdiği hatıraların düşünülmesinden başka bir şey değildir. Buna Kur ‘an ‘da “ADĞAS-Ü AHLAM” adı verilir. Karma-karışık içgüdüsel idrakler, bilinçaltına yerleşmiş duygular demektir.

Üçüncüsü şeytani bir telkindir ki, harici bir gizli tesirden meydana gelen ve fakat yalan bir çağrı ve hayalden ibaret olur. Sadık rüyanın zıddı olarak kabul edilir. Bu da “ŞEYTANİ RÜYA” diye belirtilir. Bununla beraber bütün bunlar nefiste ilmi olmasa bile, hissi bir heyecan uyandırmaktan başka bir şey değildir.

Nuri Köroğlu

Nübüvvet ile Velayet Arasındaki Fark Meselesi

Lügat manası Peygamberlik demek olan Nübüvvet; Velayet ve Hilafet olmak üzere iki ayrı müesseseden ibarettir. Bütün Peygamberler, Peygamber olmadan önce hepsi Veli idiler. Veli olmaları hasebiyle de kendilerinde seçkin bir vasıf mevcut idi.
Velayet mertebesine iki yoldan biri ile ulaşmak mümkündür: Bunlardan birisi Allah-ü Teâlâ‘nın o zâta doğuştan belli bir kabiliyet vermesi sebebi ile o zâtın seçkin bir vasıf üzere bulunması söz konusudur.

Diğeri ise; çalışmak ve gayretle veya Allah dostlarının terbiyesinde yetişmek sureti ile o seçkinliğin elde edilmesidir. Nebi olan zâtların hepsi doğuştan Velilik sıfatına haizdirler. Velilerin de bir kısmı bu sınıftan olup, diğer bazısı da gayret ve büyüklerin elinde yetişerek olgunlaşmış olmalarıdır.
Her Resul, Nebi ve Veli‘dir. Her Nebi de Veli‘dir ama her veli, Resul ve Nebi değildir. Bu, geçmiş ümmetler için böyle olduğu gibi, bu ümmet hakkında da böyledir. Nebi olan zât, nübüvvet makamına çalışarak ulaşmaz. Çünkü Peygamberlik kesbi değildir. O ancak Allah-ü Teâlâ‘nın iradesi ile gerçekleşir.
Her Peygamber, ister Nebi olsun veya Resul olsun, Allah-ü Teâlâ‘dan aldığı vahyin gereğini yerine getirmede ve Peygamberlik vazifesini ifa etmede aynı konumdadırlar. Resul ile Nebi arasındaki ayrıcalık ise, Resulün yeni uygulamalar getirmesi, Nebinin ise, önceki uygulamaları duruma göre yorumlamasıdır. Fakat tebliğ ve davet hususunda aralarında fark yoktur. Bu yönüyle aynı konumdadırlar. Ama Allah Teâlâ‘ya yaklaşma noktasında aynı konumda değildirler.
Peygamberlerin özel manada, Allah‘a kulluk noktasında elde ettikleri yakınlık, Nübüvvet ve Risalet itibarı ile değil, sahip oldukları Velayet mertebesi itibarı iledir. Bu sebeple velayet mertebesi genel, nübüvvet mertebesi ise özeldir. Risalet makamı ise daha özel bir mertebedir. Hulasa; Peygamberlerin Allah‘a karşı elde ettikleri özel yakınlık mertebesi velilik sıfatları iledir. Nübüvvet mertebesi kendileri ile birlikte halkı alakadar eden bir keyfiyettir. Bu sebeple de Peygamberlerin vazifesi tebliğ ve davetten ibarettir. Fakat kişisel olarak gösterdikleri gayret, onların Veliliklerinin tescilidir.
Bazı kitaplarda “Velayet mertebesi, nübüvvet mertebesinden üstündür” şeklinde ibare geçer. Bu ifade çıplak vaziyette ele alındığı zaman, Veli olan kimse, Nebi olan kimseden üstündür, gibi bir mana hemen karşımıza çıkıverir. Hâlbuki bu böyle değildir. Hiçbir Veli, Nebi mertebesine ulaşamaz. Ama her Nebi, doğuştan Veli‘dir. Öyle ise bu sözün hakikati nedir? Denilecek olursa, deriz ki: Velayet mertebesi genel olması ve onda sa‘y-ü gayret şartı olması hasebi ile Nebi olan zâtın bu makamda, Nebi olmayanlardan daha seçkin bir konumda olduğu açıktır. Fakat onlara bu farklılığı kazandıran Nübüvvet mertebesi değil, Velayet mertebesidir. Bu sebeple velayet mertebesi nübüvvet mertebesinden daha büyüktür. Fakat bunu veli mi daha üstündür, yoksa nebi mi? Tarzında ele alanlar vardır ki, Nebi‘nin Veli‘den üstün olduğunda Şüphe yoktur. Sebebine gelince; Veli‘nin bir peygambere tabi olması şarttır. Nebi‘nin ise Veli‘ye intisabı Ģart değildir. Kendisine tabi olunanın daha üstün olması gerekir. Sonuç olarak; Veli‘nin vardığı en son mertebe, Velayet bakımından Nebi‘nin başladığı ilk mertebedir. Artık Veli zât için ilerisi söz konusu değildir. Nebi‘nin de Velayette vardığı en son mertebe, Resul olan zâtın Velayete ilk başladığı mertebedir. Resullerin vardığı en son durak ise Rasulullah (sav)‘in Velayetinin başlangıcıdır.

Nuri Köroğlu

Allah Teala’ya Dostluk Makamı ; Velilik

Veli olan kimsenin durumu hakkında kapsamlı bir kavram olup, Allah‘ın (cc) dostluğuna eriştirdiği kimselere gösterdiği özel alaka, hususi yardım ve onlar için tasarrufta bulunması, ayrıca onların da halka bir kısım işlerde tasarrufta bulunması gibi, geniş şümulü olan bir kavramdır. Veli olan zât, Allah-ü Teâlâ‘nın “el-Veliyyü” isminin kendisi üzerinde tecelli ettiği kimsedir. Bu ismin sırrının tecellisine erişen kimse, Allah‘ın yeryüzündeki gerçek Halifesi, inanan halis mü‘minlerin de efendisidir.
Velayet mertebesine erişen kimse, kerameti kendisinden menkul, çevresindekilerin abartıları ile yükseklerde dolaşan, tebaası üzerinde saltanat kuran kimseler değildir. Bilakis; Allah-ü Teâlâ‘yı bilen, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde yeterli bilgi ve marifet sahibi olan, kendi iç âleminde şühuda ermiş, amel ve taatında her türlü isyandan uzak, gafletten uyanık, dünyevi şehvet ve lezzetlerden kaçınan, Peygamber (sav)‘in sünneti ile sünnetlenen, ahlakı ile ahlaklanan ve ashab-ı kiramın zühdi yaşayış biçimini şiar edinen, arif, müttaki, muhsin ve salih kimselerdir.
Veliler topluluğu birisi Allah‘a ulaşmak için her türlü mücahede yoluyla son derece beşeri bir gayretle çalışan ve diğeri de, Allah-ü Teâlâ‘dan özel bir alaka ile halkın içerisinden seçtiği kimselerdir. Allah-ü Teâlâ her hepsine de ayrı isim ve tecellileri ile yakınlıkta bulunur ve her birinde ayrı haller zuhur eder, belirir. Veli zâtlar bu halleri ile halkın içerisinde emin, güvenilir bir şahsiyetle temayüz ederlerken, halkın da kendilerine teveccühleri bu ölçüde gelişir gider. Böylece İslam ümmeti asırlarca bu bağlantı sebebi ile geçmiş ümmetlerin içine düştükleri akıbete düşmemişlerdir.

Allah-ü Teâlâ Velilerini bizzat kendisi seçer. Seçtiği kimselere seçkin bir şahsiyet ve kişilik verir. Onları küfür karanlıklarına düşmekten korur. Şeytanın vesveselerinden emin kılar. Dünyanın süsüne, geçici saltanatına boyun büktürmez. Zenginlik ve Saltanatın zirvesinde olsalar bile, onlara tesirli olmaz. Dinin emirlerini alıp yaşamada son derece gayretli ve yasaklarından kaçınmada da yine öyle titizdirler. Bu halleri ile Veliler Allah‘ın ordularından bir ordu hükmündedirler. Allah Teâlâ onları ilimle, hikmet ve saltanatla teçhiz eder ve razı olduğu işlerde onlara başarı lütfeder. Zorba ve cebbarları onların eliyle etkisiz kılar. Kısaca bu seçkin topluluğun yegane sermayesi; imanı muhafazada, Allah‘ın emrettiği farzları edada, haramlardan sakınmada ve İslam ahlakı ile ahlaklanmada gayretli olmaktır.
Veliler İman esaslarına tam bir teslimiyetle bağlıdırlar. Allah‘a ve Resulüne iman ettikten sonra asla şüpheye sapmazlar. Allah‘a isyan sayılabilecek davranışlardan uzak dururlar. Rablerine karşı son derece itaatkar ve oldukça mütevazidirler. Onlar yaptıkları ibadetle Rablerini razı etmişler ve toplum içinde sergiledikleri örnek hareketler sebebi ile de Kur‘an‘da “Rahmanın Has kulları” diye övülmektedirler.
Veliler Allah‘ın hükümlerine karşı en duyarlı olanlardır. Rablerinin emir, yasak, helal, haram vb. ne gibi ayetleri varsa, bunlar kendilerine hatırlatıldığı zaman, onlara karşı körlerin ve sağırların duyarsız kalışı gibi tavır takınmazlar. Allah (cc) onları ibadeti ile meşgul etmekte ve onları dinine hizmete sevk etmiştir. Onlar en yakınları da olsalar, Allah‘a karşı olanlara, kalplerinde sevgi bulundurmazlar. Sevdikleri Allah iledir. Razı oldukları, Allah‘ın verdikleri iledir.
Velayet mertebesine iki yol ile ulaşmak mümkündür. Bunlardan birisi mücahede ve belli riyazetlerle elde edilen mertebedir. Diğeri ise Veraset yoluyla elde edilen mertebedir. Velayet mertebesine Veraset yoluyla erişen kimseye: “Peygamber Varisi” manasına “Varis-i Nebi” denilir. Veraset yoluyla elde edilen Velayet, mücahede ve riyazet yoluyla elde edilen mertebeden daha sağlamdır. Çünkü Veraset sahibi elde ettiği bu mertebeyi batıni bir yolla almış ve arada vasıta bulunmadan direkt olarak Allah‘tan almıştır.
Muhyiddin A‘rabi gibi muhakkik zâtların haber verdiği üzere, gerçek Varis-i Nebi olan zâtlar, hakikatte biri zahirde ve biri de batında olmak üzere olmak üzere iki ayrı mertebede bulunurlar. Zahirde bulunan Müçtehid derecesindeki büyük imamlardır. Zira onlar hakkında şer‘i bir yasa bulunmayan hususlarda içtihat ederler ve onu şeriate dâhil ederek gereği ile amel ederler ve amel edilmesini de emrederler. Bu sebeple Usul bilginleri “İçtihad gizli bir vahiy” türüdür derler. Bu bakımdan Müçtehid imamlar zahirde Varis-i nebi‘dirler. Arif-i Billâh olan âlimler ise, onlar “Fena-fillah” olmaları münasebeti ile arada vasıta olmaksızın Hak Teâlâ tarafından kendilerine ihsan olunan bilgi, sezgi, anlayış ve saire ile İlahi maarifi direkt olarak Allah Teâlâ‘dan almış bulunurlar. Bunlar da batında Varis-i nebi‘dirler.
İmam-ı Rabbani gibi mütebahhir âlim zâtların belirttiğine göre; gerçek Varis-i Nebi olan zâtların, hakikatte Peygamberlerden kalan “Hükümler ilmi” ile “Sırlar ilmi” den nasibi olan kimseler olması şarttır. Hatta eğer bir kimsenin her iki ilimden de nasibi yoksa o kimse gerçek varis olma hüviyetine sahip değildir. İmam Rabbani ve yolundakiler, bu şartı ileri sürmekle zahir ile batını birleştirmektedirler. Fakat Şeyh-i Ekber ve yolundakiler ise, her iki sınıfı ayrı bir şekilde dereceye tabi tutmuşlar ve her birinin mesleğinin ve derecesinin farklılığına hükmetmişlerdir.


Hulasa; Velayet mertebesi içerisinde müstesna bir mertebe olan ve Allah tarafından kendilerine hususi bir tarzda ihsan olunan Velayet, Veraset‘tir. Bu makamın sahibine “Varis-i Nebi” denilir. İmam Şa‘rani‘nin kaydettiğine göre, Varis-i Nebi olan zât, Peygamberinin ayağını önünde görmeden adım atması caiz değildir. Nitekim Şazeli Efendimiz (ks): “Eğer Rasulullah (sav)‘i gözümün önünden bir an kaybedecek olsam, kendimi küfre düşmüş sayarım”demesi, bunu doğrulamaktadır.
Yine İmam Şa‘rani Hazretleri, şeriatın membaı olan Rasulullah (sav)‘e erişen bir Varis-i Nebi‘nin, amelde taklitten kurtulmuş olduğunu belirtir. Bu mertebeye gelemeyen kimsenin amelde taklitte kaldığını ve mutlaka dinde müçtehid olan imamlardan birine tabi olması gerektiğini belirtir. Fakat şeriatın membaına ulaşırsa, artık dini hükümlerin hangisi zayıf, hangisi kuvvetli, hangisinin eski ve hangisinin en son uygulandığını görür. Böylece, Veli zât bizzat Rasulullah (sav)‘i müşahede ederek, dini hükümleri yerli yerince elde eder. Onunla daima huzur halinde bulunarak, O‘nun şahs-ı manevisinden gereken edep ve terbiyeyi alır. Yakini tam manasıyla kemal bulur. Kendisi böyle olduğu gibi, kendisine uyan salih kimseleri de böylece sevk eder. Bu bakımdan kendisine uyulan zât‘ta bulunması gereken mühim özelliklerden biri de budur. Nitekim Sufiyye yolunun önderlerinden niceleri vardır ki, tıpkı Şazeli Efendimiz gibi hareket ederek yaşamışlardır. Allah Teâlâ bizleri bu zâtların nefesleri ile bereketlendirsin.

Âmin.

Nuri Köroğlu

Hz.Mevlana’dan Mürşid-i Kamil’in Önem ve ehemmiyetini anlatan güzel bir hikaye

Çok eski zamanlarda bir padişah vardı. Bu padişah, maddi yönden de, manevi yönden de çok üstün bir durumda idi.
Bu padişah bir gün atına bindi. Kendine yakın olan bazı Saraylılar ile beraber ava çıktı.Yolda giderken bir cariye gördü, o, cariyenin kulu kölesi oldu.Bir kuş kafeste nasıl çırpınırsa, padişahın da ruhu, beden kafesinde öyle çırpınmaya başladı. Bu sebepten para verdi, o cariyeyi satın aldı.Onu alıp arzusuna kavuştuğu için mutlu oldu. Fakat ilahi takdir neticesi cariye hastalandı.
Padişah sağdan soldan hekimler topladı. Onlara dedi ki: “her ikimizin hayatı da sizin elinizdedir.Benim hayatımın önemi yoktur. Benim hayatımın canı O’dur. Ben, dertliyim, hastayım, benim ilacım, benim dermanım odur. Kim, benim canıma derman ederse, her şeyimi, inci ve mercan hazinemi ona vereceğim.”

Hekimlerin hepsi de dediler ki: “Bu uğurda canımızı feda edercesine çalışalım. Zekamızı, tecrübemizi, hünerimizi bir araya getirelim, beraberce düşünüp, beraberce tedavi edelim.Her birimiz hasta tedavisinde, zamanın İsa’sıyız, elimizde her derdin devası, her hastalığın ilacı vardır.” Hekimler, guruplara benliğe kapıldılar da her şeyi kendi ellerinde sandılar.

İnşaallah (Allah’ın izniyle) iyi ederiz demediler. Bu yüzden Cenabı Hakk onlara, insanların acizliğini, Allah’ın izni olmadan insanların bir şey yapmadıklarını gösterdi.Hekimler ilaçlardan ne verdilerse, tedaviden ne yaptılarsa, beklenen şifa elde edilemedi. Hastalık arttı.Zavallı cariye, hastalıktan kıl gibi zayıfladı. Padişahın gözleri de ağlamaktan ırmak halini aldı.
Padişah, hekimlerin hastalığa karşı aciz kaldıklarını görünce, yalın ayak mescide koştu.

Mescide girip, mihrapta secdeye kapandı. Secde yeri, göz yaşlarından sırılsıklam oldu.
Padişah, Hakk’ın huzurunda kendini kaybetti. Bir müddet sonra kendine gelince, güzel bir ifade ile, can ve gönülden Allah’ı medh ü senaya başladı.
“Ey en az bahşişi cihan mülkü, cihan hükümdarlığı olan Allah’ım! Ben ne söyleyeyim? Zaten sen kalplerdeki bütün gizli istekleri bilirsin.

Ey Allah’ım; bütün isteklerimizde, daima sana sığınıp, senden yardım dilememiz gerekirken, biz, yine yolumuzu şaşırdık. Bir fani cariyeye gönül verdik. Sonra tuttuk, sen var iken hekimlere baş vurduk.
Gerçi sen: ‘Ey kulum, ben senin gizlediğin sırları bilirim, ama sen, yine o sırları meydana dök, isteklerini açığa vur”, buyurdun”

Padişah can-ü gönülden yalvararak coşunca, Allah’ın lütuf ve iyilik deryasında coşmaya başladı.
Allah’a göz yaşları ile niyazda bulunurken, padişah bir ara kendinden geçti, uykuya daldı. Rüyasında ona bir pir göründü.

O pir diyordu ki: “ Ey padişah, sana müjde, dileklerin kabul edildi. Yarın sana bir garip gelirse, bilesin ki o bizdendir, bizim tarafımızdan gönderilmiştir.
O gelecek garip, çok değerli bir hekimdir. Gerçek bir hekimde bulunması gereken bütün vasıflar onda vardır. O, doğru, emniyetli, güvenilir, inanılır bir kişidir.
Onun vereceği ilaçtaki kat’i sihir tesirini gör. Mizacında hakk’ın mizacını müşahede et.”
O rüyada vaad edilen zaman gelip de gündüz olunca, güneş yükselipte yıldızlar sönük, görünmez bırakınca,
Padişah rüyayı kendine gizli olarak gösterilen zatı, görmek için pencere önünde beklemeye başladı.
O, gölge içinde güneş gibi parlayan, faziletli, hünerli, bir zatın geldiğini gördü.

Bu gelen zat, ufaktan hilâle gibi görünür görünmez bir halde geliyordu. Adeta yok edilebilecek ve hayal edilebilecek bir halde görünmekte idi. Padişah, kapıcı ve perdecilerin yerine kendi koştu, o gaipten, ötelerden gelen misafiri karşıladı.
Padişah da, gelen misafirde birbirini tanımış, bilmiş birer mana denizi idiler. Her ikisininde ruhu, ayrı ayrı vücutlarda tek bir ruh olarak bulunuyordu. Onlar sanki birbirlerine dikilmeksizin birbirlerine dikilmiş ve bağlanmış idiler.
Padişah; “Benim asıl sevgilim, o cariye değil, sensin, fakat dünyada iş işten çıkar, Allah’ın hikmeti ile sebeplerden sebep doğar.” Dedi.
“Ey ötelerden gelen aziz varlık, sen bana Hz Muhammed (sav) gibi ben de kendimi, senin hizmetine adamış Hz. Ömer gibiyim.”
Padişah ellerini açıp o hekimi kucakladı. Aşk gibi onu gönlüne aldı. Canın içine soktu.
Elini alnını öpmeğe, ne taraftan geldiğini, nerede bulunduğunu sormaya başladı.
Sora sora adanın baş köşesine çekti, götürdü ve; “Nihayet sabırlı bir manevi bir hazine buldum.” dedi.

“Ey Allah’ın hediyesi, zahmetin sıkıntının, kederin gidericisi,’sabır sevinç anahtarıdır’ hadisinin canlı manası
Ey mübarek yüzü, görünüşü her sualin cevabı olan kamil insan, uzun uzun konuşmak gerekmeden seni görmekle, bütün zorluklar halloluverir.
Sen gönlümüzde bulunan sırların tercümanısın. Ayağı günah çamuruna saplanmış olanların yardımcısı, kurtarıcısısın.
Ey seçilmiş beğenilmiş Allah’tan razı olmuş ve Allah’ın rızasını kazanmış büyük insan, hoş geldin. Sen kayıp olursan, başımıza kazalar, belalar yağar, pek geniş olan feza daralır, bizi sıkar, bunaltır.”
Bulaşma, ağırlama, hatır sorma, yemek yeme işi bitince, padişah o aziz varlığın elinden tuttu, harem dairesine götürdü.
Hastanın ve hastalığın durumunu anlattıktan sonra onu, hasta cariyenin karşısına oturttu.
Hekim hastanın yüzünü, benzini görüp, nabzını saydı. İdrarını muayene etti. Hastalığın alâmetlerini sebeplerini dinler.
Dedi ki: “öbür hekimlerin çeşitli tedavileri yararlı ve şifalı bir tedavi olmamış, iyi edecek yerde, hastayı harap etmişler ve zayıf düşürmüşler.”
Hekim hastalığı anladı. Gizli hastalık ona belli oldu. Fakat anladığını, bildiğini gizledi, padişaha söylemedi.
Hüznünün mealinin çokluğundan gönül hastası olduğunu anladı çünkü onun vücudu sağlamdı, fakat gönlü yaralı ve vurgundu.
Hekim dedi ki: “Akrabayı da, yabancıyı da uzaklaştırmak suretiyle, sarayı boşalt, içeride kimsecikler kalmasın.
Ben bu hasta cariyeye bir şeyler soracağım, koridorlarda, köşe bucakta kimse bulunup ta bizi dinlemesin…”
Ev boşaltıldı. İçinde hekim ile hastadan başka kimse kalmadı.
Hekim, tatlı ve yumuşak bir sesle hastaya; “nerelisin?” diye sordu. Her memleket halkının ilacı başka başkadır.
“O şehirde akrabalarından kimler var? Kime yakınsın? Bağlı bulunduğun özlem duyduğun arkadaşların var mı?”
Elini cariyenin nabzına koydu. Feleğin cevr ü cefasını, başına gelen dertleri, belaları birer birer sordu.

Bir kimsenin ayağına diken batınca, dizinin üstüne kor.
Önce, iğne ucu ile dikenin başını arar, bulamassa, diken batan yeri tükrüğü ile ıslatır.
Ayağa batan diken böyle güç bulunursa, gönüle batan diken nasıl bulunur? Cevabını sen ver.
Eğer gönüllere batan dikeni herkez göre bilseydi, insanlara gamlar, kederler gelebilir mi idi?
Gönüllere batan manevi dikenleri çıkaracak o hekim çok mahirdi çok üstaddı. Cariyenin üstünde elini gezdiriyor, onu dikkatle muayene ediyordu.
Laf, olsun diye, hikaye yolu ile cariyeden, dostlarının arkadaşlarının halini, ne iş yaptıklarnı sordu.
Cariye, memleketine, efendilerine, hemşehrilerine ait bazı vak’aları açıkca hikaye etti.
Hekim bir taraftan cariyenin anlattıklarını dinliyor., bir taraftanda, nabzının yüzaltmış atışına dikkat ediyordu.
Hastanın nabzı, hangi isim söylendiği zaman hızlanırsa dünyada canının o kişiyi istediği anlaşılacaktı.
Cariye memlekitini dostlarını saydıktan sonra başka bir şehir ismi söyledi.
Hekim; “Kendi memleketinden nasıl çıktın? Daha evvel hangi şehirde idin?” diye sordu.
Cariye, bir şehir adı söyledi ve geçti. Yüzünün renginde ve nabzının atışında bir değişiklik olmadı.
Efendilerini ve şehirde bulunanları birer birer anlattı. Oturup tuz ekmek yediği yerleri söyledi.
Şehir şehir, ev ev anlatıp durduğu, hikaye ettiği halde cariyenin ne nabzı hızlandı nede yüzü sarardı.
Hekim çok hoş bir şehir olan Semerkand’dan soruncaya kadar, cariyenin nabzı, sağlıklı bir insanın nabzı gibi, normal bir halde atıyordu.
Fakat Semerkant adı geçince, nabzın atışı arttı. Yüzü kızardı. sarardı. Çünkü, o, Semerkand’lı bir kuyumcudan ayrı düşmüştü.

O hekim hastadan bu sırrı öğrenince, onu yatağa düşüren derdin, belanın aslını, sebebini bulmuş oldu.
O’ndan kuyumcunun şehrin, hangi semtinde, hangi mahallesinde oturduğunu sordu. Cariye: “köprü başında, gatfer mahallesinde oturur.” Cevabını verdi.
Hekim, cariyeye; “Senin hastalığının ne olduğunu şimdi anladım, seni bu hastalıktan kurtarmak için elimden geleni yapacağım ve Allah’ın inayeti ile seni kurtaracağım.” Dedi.
“Sevin neşelen, üzüntülerini üzerinden at, bana güven, yağmurun çimenlere yaptığını yapacak, seni yeniden hayata kavuşturacağım.
Sen, gam yeme, ben senin gamını, kederini düşünür, onları giderme çarelerini ararım. Ben sana bir babadan değil yüz babadan şefkatliyim.
Ama, sakın ha, bu sırrı hiç kimseye söyleme, padişah neler konuştuğumuzu sorup soruşturursa ona dahi açma….
Şunu iyi bilki; eğer gönlün sırlarına mezar olursa muradın çabucak hasıl olur.”
Hz. Peygamber buyurmuştur ki; “Her kim sırrını gizlerse muradına çabuk erer.”
Tohum toprak içerisinde gizlendiği, zahmetlere katlandığı için, bostan yeşerir ve güzelleşir.
O hekim vaadleri lutufları hastayı korkudan kurtardı, içine rahatlık verdi.
Hekim cariyeden bu bilgileri aldıktan sonra, kalktı, padişahın huzuruna cıktı, onu, durumdan birazcık haberdar etti.
Dedi ki: “Bu derdin tedavisi için, şimdilik gereken tedbir, o adamı buraya getirmemizdir.
Altınlar, süslü elbiseler göndererek kuyumcuyu kandır, onu, o uzak şehirden buraya davet et.” Bunun üzerine padişah,
O tarafa ehliyetli, becerikli, bilgili ve dürüst iki kişiyi elçi olarak gönderdi.
O, iki kişi Semerkand’a kadar geldiler. Kuyumcuyu buldular. Ona padişahın daveti müjdesini verdiler.

Ona dediler ki: “Ey hünerde, ma’rifette ileri gitmiş kişi, ey kuyumculukta eşsiz olan ve en üstün dereceye ulaşan, varlık… Senin san’atta şöhretin şehirlere yayılmış ve herkesçe duyulmuştur.
İşte felan padişah kuyumcu başlığına seni seçti. Çünkü sen pek meşhur, pek büyük bir sanat karsın.
Şimdilik şu süslü elbiseleri altınları, gümüşleri al, padişahın yanına gelince, onun en hassas bendelerinden, sarayın ileri gelenlerinden nedimlerden olacaksın.
Kuyumcunun gözleri kıymetli elbiseleri, altınları görünce kamaştı, gurura kapıldı, şehirden, çoluk çocuğundan ayrıldı.
Padişahın, canına kastettiğinden habersiz, neş’e içinde yola düştü.
Zavallı kendi kanının diyetini, elbise sandıda sırtına giydi. Arap atına bindi, neşeli bir şekilde koşturdu.
O garip kuyumcu, yolculuğunu tamamlayıp da şehre gelince, hekim onu padişahın huzuruna çıkardı.
Padişah onu görünce, ona iltifatta bulundu, onu pek ağırladı, altın hazinesini ona teslim etti.
Sonra hemen padişaha dedi ki : “Ey büyük sultan, o cariyeyi bu kuyumcuya ver.
Ver ki, ona kavuşunca, cariye iyileşsin zevkinin ateşi hastalığının ateşini gidersin.”
Padişah o çok güzel, ay yüzlü cariyeyi kuyumcuya bağışladı. Bir birini özleyen bu iki dostu birleştirdi.
Böylece onlar altı ay kadar muratlarına erdiler, cariye de tamamiyle iyileşti.
Ondan sonra, hekim, kuyumcu için bir şerbet yaptı. Kuyumcu şerbeti içince, kızın önünde erimeye başladı.
Hastalık yüzünden. Kuyumcunun güzelliği gidince, cariyenin ona karşı ilgisi kalmadı .
Kuyumcu zayıflayıp çirkinleşti. Yüzü sararıp soldu. Kızın gönlüde ondan soğudu.
Keşke kuyumcu baştan başa ayıp, ar ve tamimiyle çirkinlik timsali olaydı da, başına böyle kötü hal gelmeyeydi.

Kuyumcunun gözlerinden dere gibi kanlı yaşlar akıyor. Çünkü onun yüzünün güzelliği, canının düşmanı olmuştu.
“Tavus kuşunun kanadı, canının düşmanı olmuştur. Bir çok padişahların da kuvvet ve azametleri helaklarına sebep olmuştur.
Ruhumdan ve gönlümden aşağı olan, benim gerçek varlığım olmayan için beni öldüren, bilmiyor mu ki kanın uyumaz ve mazlumun kanı yerde kalmaz.
Bu gün benim başıma gelen, yarın onunda başına gelecektir. Benim gibi bir adamın kanı nasıl boş yere akar?
Bu dünya, bir dağa benzer. İşlerimiz, yaptıklarımızda seslenmek gibidir. Seslerimiz, güzelde olsa, çirkinde olsa, dağa çarpar, döner yine bize gelir.”
Kuyumcu bu sözleri söyledi ve hemen toprak altına gitti. O cariyede aşktan ve hastalıktan arındı, tertemiz oldu.
Açıklama : Bu hikayede geçen padişah, Allah tarafından insanlara nefhedilmiş, verilmiş, en kıymetli varlığımız, özümüz olan ruhumuzu temsil eder. Cariye daha doğrusu, varlığımızın en aşağı, en bayağı duygusu olan nefs; hislerimizin, şehvetimizin sembolüdür. Hekim, İlahi tabip, mürşid-i kamili göstermektedir. Kuyumcu; dünya sevgisini altını, gümüşü, maddi zenginliği, heva ve heves-i ifade eder.
Ruh her bakımdan üstün bir varlık olduğu halde, kendi mevkiini, şerefini düşünmeden, bir cariyeye (=nefis)gönül vermiştir. Böylece ruh aslının ne olduğunu hesaba katmadan nefsin esiri olmuş ve şehveti sevgili olarak seçmiştir. Nefs tineti icabı gözü aşağılardadır. Heva ve hevesine kapılmıştır. Onun dünyevi istekleri, altın ve gümüşü sevmesi, hastalığı, kuyumcuya olan aşkı ile sembolize edilmiştir. Cariyenin yani nefs’in maddeye karşı duymuş olduğu şiddetli arzu, onu padişah ruhtan uzaklaştırmaktadır. Ruh; gönül verdiği nefsin kendisine yar olmayışından ve hastalığından çok üzgündür. Onu bir çok hekimlere gösterir tedavi edemeyen hekimler, sahte şeylerin sembolüdür. Ruhun nefs-i sıhhate kavuşturması için becerikli bir hekime yani Mürşidi Kamile ihtiyacı vardır. Allah’ın lütfuyla gerçek bir hekime Mürşid-i Kamile kavuşunca hakikati anlar ve ona ; “Benim gerçek sevgilim sensin.” Der. Çünkü Mürşid-i Kamilin yüzündeki ilahi nuru, ilahi güzelliği bulur. fakat gönül verdiği cariye (nefs)’in, aşağı duygulardan, manevi hastalıklardan kurtulmasını istemektedir. Padişah (ruh) Mürşid-i Kamilin tavsiyesine uyarak cariye (nefs)’i vaktiyle gönül vermiş olduğu cismani arzu ve şehveti temsil eden kuyumcu ile evlendirir. Nefsin maddi sevgiliye kavuşması, onun şehvetten bıkmasını sağladı. Neticede dünyevi arzuların maddi zenginliğin sembolü olan kuyumcu yok olunca , nefs, düştüğü hatayı anladı. Şehvetten, ihtirastan yakasını sıyırdı, temizlendi ve ruha layık bir sevgili oldu.
Bu güzel hikayenin hakikatini anlar ve üzerinde biraz düşünür isek insan kendinden bir şeyler bula bilir.

Nuri Köroğlu

Kaç Türlü Evliya Vardır ?

Allah-u Teâlâ Hazretlerinin, Evliya kullarını bilip tanımanın alameti vardır. şeriatı düzgünse, ahlakı güzelse, eliyle, diliyle, şehvetiyle, kimseye zarar vermiyorsa, O insan evliyadır.

Demek ki;

Eliyle kötülük yapmazsa, hırsızlık yapmazsa, vurmazsa, diliyle başkasını incitmezse, midesine haram lokma girmezse, şehvani arzusunu başka yerlerde tatmin etmezse, Kur‘an ve sünnete tam bağlı ise, işte O insan evliyadır. Evliya, nasıl asker denildiği zaman, erinden generaline kadar hepsine asker deniliyor. Ama hepsinin rütbeleri farklı farklı, kimi Onbası, çavuş, başçavuş, asteğmen, üsteğmen, yüzbaşı ve böyle böyle, Orgeneralliğe kadar yükseliyor ise, Evliyaya da, erinden generaline kadar evliya denir, onlarında kendi aralarında sınıf ve rütbeleri vardır.

Evliya, üç türlü olur.


Birincisi;

Allah-u Teâlâ Hazretleri onu sever. Allah bilir, kendisi ise bilmez.


ikincisi;

Hem Allah-u Teâlâ Hazretleri bilir, hem de kendisine bildirir.


Üçüncüsü ise;

Buna da Ulul Azam Evliya denir. Hem Allah-u Teâlâ Hazretleri bilir, hem kendisi bilir, hem de evliya olduğunu umuma bildirir.


Evliyalar iki hal üzere olurlar;

Birincisi

Allah‘ı seven, ikincisi ise Allah‘ın sevdiği evliyadır. Birinci evliya durumunda olan yani Allah‘ı seven evliya; Belli bir yaşa kadar hata işlemiş günah işlemiş, eşkıya, harami, alkolik… gibi durumlarına pişmanlık duyup tövbe etmiş ve nefsi ile çetin mücadelelere girip, Allah‘a dost olmuştur.

İkinci Evliya ise

Ezelden temiz gelir Cenabı Zül Celal Hz.lerine ve Habibine tam bir teslimiyet gösterir, Günahı Kebair‘den ve gafletten uzak olarak büyür. ilahi Muhafaza altında olur. Bu tür evliyaya‘da Allah‘ın sevdiği evliya denir.

Nuri Köroğlu

Kamil Bir Şeyhin İnsanın Hayatı İçin Önemi

Birçok insan bir Allah dostunun ziyaretinde bulunmanın zevkini içinde yaşamak için, dünya hayatında olmasa da, vefat etmiş zatların kabri başına giderek, ziyarette bulunur. Kim bilir o Veli’nin yanında kaldığı an, taşıdığı duygu kişiyi hangi hale ulaştırır? Vefat etmiş zatların bu şekil ziyaretleri insan için manevi bir gıda olur da, ilimde derinleşen kimseler bunun ne ifade ettiğini fark etmez mi? Onların ölüleri böyle hayat sahiplerine tesirli iken, dirileri tesirsiz olur mu?

Elbette Hak Teala (c.c) dostluk kurduğu kimseleri mahcup edip, mahrum bırakmaz. Nimetlerini onlardan esirgemez. İnsanın dünyada şu kısacık ömründe kendini olgunlaştıracak kamil ve ehliyetli birisini bulması yüce Allah’ın ne büyük bir lütfudur. Kamil bir zat için, sahip olduğu güzellikleri yaşatacak kabiliyetli bir kimse bulunması da böyledir.

İslam kültürü, asırlardan bu yana şu iki sınıf topluluğun gayretleri ile korunmuş ve bizlere kadar da emanet olarak tevdi edilmiştir. Bunlar: Dini ilimleri öğrenmek ve öğretmekle meşgul bulunan şerefli alimler ile İslami edepleri yaşayan Tarikat meşayihi bulunan Kamil Mürşitlerdir. Allah’ın (cc) bu iki sınıfa lütfettiği nimetler sayesinde İslam ayakta kalmış ve diğer dinler gibi bozulup gitmemiştir. Alimlerin okuttuğu bilgiler, Tarikat şeyhleri tarafından pratikte yaşanır hale getirilerek, büyük bir kültür hazinesi oluşmuştur.

Nuri Köroğlu