Nefsin Hastalıkları : LANET ETMEK

Lanet etmek, lanet edilen canlının, hem dünya hem de ahirette Allah (cc)’ın rahmetinden uzak kalmasını dilemek demektir. Lanet olsun, Allah (cc)  lanet etsin, lanet olası, mel’un adam gibi sözler; farkında olunsun veya olunmasın, kişinin rahmetten tard edilmesini, uzak tutulmasını istemek demektir. Lânetlenmiş varlıkların başında şeytan gelir. Şeytan aleyhi’llâ’ne cümlesi, “Allah’ın rahmetinden kovulmuş şeytan” anlamında çokça kullanılan bir ifadedir. Taşıdığı anlam itibariyle Kur’an-ı Kerim’de lanetin muhatabı şeytan,  kâfirler ve yahudilerdir.

  Bir mü’mine lanet etmek, onun şeytan gibi İlâhî rahmetten ebediyyen mahrum kalmasını dilemek anlamına gelir. Bu ise, o Müslüman’ın hayat hakkına saldırıda bulunmak, onu öldürmek gibi çok ağır bir suçtur. Hatta bir Müslüman’ın tam anlamıyla ölmesini dilemek anlamındadır. Bir hadis-i şerifte Efendimiz (sav); “Mü’mine lanet etmek, onu öldürmek gibidir.” buyurmuşlardır. (İbni Mâce, Keffârât 3.)

Öldüren, öldürdüğü Müslüman’ı sadece dünyevî hak ve menfaatlerinden mahrum bırakır. Lanetçi ise, dileğine kavuşsa da kavuşmasa da Müslüman’ın hem dünya hem de ahiret mutluluğuna mâni olmak için teşebbüste bulunmuş demektir.

Diğer peygamberler, kavimlerine lanet ettikleri halde, Peygamber Efendimiz (sav) bir savaşta, kâfirlerin yok olması için dua etmesini istediklerinde;

“Ben lanet etmek için, insanların azap çekmesi için değil; herkese iyilik etmek için, insanların huzura kavuşması için gönderildim.” buyurdu. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de de mealen; “Resulüm! Biz Seni âlemlere rahmet, iyilik için gönderdik” buyruluyor. (Enbiya 107)

Zeyd b. Eslem (ra) şöyle anlatırlar:

“İbni Numan (ra) içkili vaziyette, Efendimiz (sav)’in yanına getirildi. Efendimiz (sav) kendisine sopa attırdı. Bu durum dört beş kez devam etti. Adamın biri:

”Allah lanet etsin. Ne çok içiyor. Hâlbuki o kadar da dövülüyor” dedi. Efendimiz (sav):

”Sakın O’na lanet etme. Zira O, Allah ve Rasulü’nü hep sever” buyurdu.

”Sakın öyle demeyin. Kardeşiniz aleyhine şeytanla işbirliği yapmayın. Fakat ”Allah’ım! O’nun günahını affet. Allah’ım O’na doğru yolu göster” diye dua ediniz.” buyurdu.

Peygamber Efendimiz (sav); genel bir beddua, lanet etmedi. Ancak lanete müstahak olan bazı gruplara lanet etmiştir. Hadis-i şeriflerde, “Allah lanet etsin!” denilen zümrelerden bazıları şunlardır:

-Kadın elbisesi giyen erkeğe, erkek elbisesi giyen kadına;

-Kadın gibi davranan erkeğe, erkek gibi davranan kadına;

-Rüşvet alıp verenlere;

-Ashabıma sövenlere;

-Zekat vermeyenlere;

-Ana-babasına lanet edene;

-Lûtilere;

-Zalim âmirlere, fasıklara, sünnetimi yıkan bid’atçılara;

-Altın ve gümüşün kuluna, paraya tapana;

-Halkın işlerini üstlenip de onlara güçlük çıkarana;

-Hanımını anasından üstün tutana;

-Sadaka vermeye engel olana;

-Allah’tan ümit kestirip dinden nefret ettirenlere;

-Bid’atlar çıkınca âlim ilmini açıklasın! İlmini açıklamayana;

-Vücuduna dövme yapana, yaptırana, faiz alıp verene;

-Ana ile evladın, kardeşle kardeşin arasını açana;

-Kızını fasıkla evlendirene;

-Ölü için ağlayana

Kur’an-ı Kerim’de, Ebu Leheb için, “Onun eli kurusun” buyruldu. Ebu Leheb’in oğlu Uteybe, (Tebbet) suresi gelince, Rasulullah Efendimiz (sav)’e hakaret etti. Üzülen Peygamber Efendimiz (sav); “Ya Rabbi! Buna bir canavar musallat eyle!” dedi. Ebu Leheb’in oğlu Uteybe Şam’a giderken, bir gece arkadaşlarının arasında yattığı sırada, bir aslan gelip arkadaşlarını koklayıp bıraktı. Sıra Uteybe’ye gelince onu parçaladı.

Efendimiz (sav), sol eliyle yemek yiyen birine de; “Sağ elin ile ye!” buyurdu. “Sağ kolum hareket etmiyor” diye yalan söyledi. Bir Peygamber ile alay eden bu kimse için Rasulullah (sav); “Sağ elin artık hareket etmesin” buyurdu. Peygamber Efendimiz (sav)’in buna benzer bedduaları vardır. Diğer insanların ibret almaları ve hidayete kavuşmaları için böyle mucizeler vâkî olmuştur.

Ana-babanın çocuğuna yaptığı hayır dua, mazlumun (kâfir bile olsa) kendine zulmeden zalime yaptığı beddua, misafirin ev sahibine yaptığı hayır dua kabul olur. Yoksa misafirin, suçsuz olan ev sahibine yaptığı beddua kabul olmaz. Mazlumun, kendine zulmetmeyen birine yaptığı beddua kabul olmaz. Ana-babanın, evladına yaptığı hayır dua kabul olur. Kötü ana-babanın, suçsuz ve iyi olan çocuğuna yaptığı beddua kabul olmaz. Kısacası haksız olarak yapılan beddua kabul olmaz. İbni Mübarek Hazretleri, çocuğunu şikâyet edene, “Çocuğa beddua ettin mi?” dedi. O da evet deyince, “Çocuğun ahlâkını sen bozdun.” buyurdu. Efendimiz (sav);

“Bir kul, herhangi bir şeye lânet ederse, o lânet semaya yükselir. Fakat göklerin kapısı bu fena söze karşı kapanır; yere iner, onun da kapıları kapanır. Sonra sağa sola başvurur, girecek yer bulamayınca, lanete müstehak olana gider. Eğer lânete lâyık değilse, bu defa lanet edene rücû eder (döner).” buyurmuşlardır. (Hadîs-i şerîf Riyâzüs Sâlihîn)

Beddua etmeye alışmamalıdır. Çünkü Efendimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Kendinize, çocuklarınıza ve mallarınıza beddua etmeyiniz! Duaların kabul olduğu bir vakte rastlar da, bedduanız kabul olur.”(Müslim)

Nefsin Hastalıları : SÖZ TAŞIMAK (NEMMAMLIK)

Söz taşımak; duyulması istenmeyen bir sözü başkalarına götürüp söylemek demektir. Yalan katılırsa iftirada olur. Koğuculuk günahtır. Ahirette cezası ağır olduğu gibi, dünyada da insanların aralarının açılmasına sebep olur. Onun için “Taş taşı da, söz taşıma” derler. Rasulullah (sav) Efendimiz ümmetini bundan men etmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Hasetçi, koğucu ve falcı benden değildir.” (Taberani)

Kabir azabının üçte biri koğuculuktandır. Rasulullah (sav) Efendimiz, bir gün iki kabre uğradı:

“İkisi de azaptadır. Biri, elbisesini idrardan korumaz, diğeri ise koğucu idi” buyurdu. (Sir’a)

            Hazret-i Musa Aleyhisselâm zamanında kıtlık olmuştu. Kaç defa yağmur duasına çıkılmışsa da duaları kabul olmamıştı. Allah-ü Teâlâ Hazretleri, Musa Aleyhisselâma vahyetti ki:

“İçinizde bir koğucu vardır. O bulunduğu müddetçe duanızı kabul etmem.” Musa Aleyhisselâm dedi ki: 

Ya Rabbi! Onu bildir, aramızdan çıkaralım. Allah-ü Teâlâ buyurdu ki:

Ey Musa! Ben sizi koğuculuktan men ederken, Kendim koğuculuk yapar mıyım?

Bunun üzerine herkes tövbe etti ve yağmur yağdı. Söz taşımanın, lâf götürüp getirmenin koğuculuk sayılamayacak, kınanamayacak bir türü daha vardır ki o da, Rasulullah (sav) Efendimizin:

“Halk arasını düzelten ve bunun için hayır kastıyla söz ulaştıran veya hayır kastıyla (yalan) söyleyen, yalancı değildir” (Buhari) mealindeki hadislerinde belirtmiş olduğu türden olandır. Şeklen koğuculuğa benziyor olmasına karşılık, niyet ve maksat bakımından onunla taban tabana zıt bir davranış biçimidir.

Başkasından bize söz getiren, bizden de başkasına söz götürür. Bunun için söz getirenden emin olmamak lâzımdır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Sizin en fenanız, aranızda söz taşıyanlar, aranızı bozanlar ve insanları birbirine düşürenlerdir.”

            Koğuculuk, yalnız bir kimsenin söylediğini, diğerine anlatmak değildir. Bir kimsenin rencide olacağı bir işi de açığa vurmak koğuculuktur. Ancak anlatmakta dinen bir fayda varsa yahut bir günahtan alıkonacaksa o sözü anlatmakta mahzur yoktur. Koğuculuk afetinden kurtulmak için, söz getirene karşı şu altı şeyi yapmak gerekir:

1- Ona inanmamalı. Çünkü söz getiren fâsıktır.

“Fâsığa inanılmaz. Sözü ile hareket edilmez. Koğucunun sözlerini kabul etmek, koğuculuktan daha kötüdür.” buyurulmuştur.

2- Onu bu münkerden nehyetmeli. Çünkü Allah-ü Teâlâ: “Münkerden nehyet” buyurdu. (Lokman 17)

3- Onu sevmemeli! Çünkü söz taşımak günahtır. Günahkâr sevilmez. Onu düşman bilmeli!

4- Söz getirdiği kimseye acaba hakikaten söylemiş mi diye suizanda bulunup da ona kötü gözle bakmamalı! Çünkü ‘suizan’ haramdır. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav):

“Suizan etmeyin! Suizan, yanlış karar vermeye sebep olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayın, kusurlarını görmeyin, münakaşa, hased ve düşmanlık etmeyin, birbirinizi çekiştirmeyin, kardeş gibi birbirinizi sevin!” buyurmuştur. (Müslim)

5- Getirilen sözün doğru olup olmadığını araştırmamalı! Çünkü tecessüsü, günahları araştırmayı, Allah-u Teâlâ yasak etmiş:

“Birbirinizin kusurunu araştırmayın” buyurmuştur. (Hucurat 12)

6- Getirilen söz hakkında kimseye bir şey söylememeli! Eğer söylenirse, başkasının perdesi yırtılmış, günahı meydana çıkarılmış olur. Kusurları gizlemeli, açığa vurmamalı. Çünkü hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

“Arkadaşının kötülüğünü gizleyenin kusurları, kıyamette gizlenir.” (Taberani)

“Arkadaşının ayıbını görmeyip gizleyen, cennete gider.” (Taberani)
“Arkadaşının ayıbını açığa vuranın ayıbı açığa çıkar. Hatta evinde bile rezil olur.” (Ibni Mace)

“Müslüman’ın ayıbını araştıran, ona kötülük etmiş olur.” (Ebu Dâvud)           

“Birini tövbe ettiği günahtan dolayı ayıplayan, aynı günaha maruz kalmadan ölmez.” (Tirmizî)

Görüldüğü gibi söz taşıyan kaç tane farzı terk ediyor ve kaç tane haram işlemiş oluyor…

Nuri KÖROĞLU

Nefsin Hastalıkları : YALAN SÖYLEMEK

Yalan: Kişinin gerçeği saklayıp bildiğinin aksini söylemesidir. Yalan, günahların en çirkini, ayıpların en fenası, kalpleri karartan bütün kötülüklerin başıdır.  Dinimiz yalanı haram kılmış ve şiddetle yasaklamıştır. Yalan nefsi bir hastalıktır, müslümanların kendilerini bundan korumaları gerekir. Kur’an-ı Kerim yalancıları Allah’ın ayetlerine iman etmeyen ve Allah’ın hidayetinden mahrum kalan kimseler olarak tanıtmaktadır. Onların akıbeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:

“Kıyamet günü Allah’a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün.”

Cenab-ı Hakk, “Yalan sözden kaçının” (Hac, 22/60) diye emrettiği halde basit dünya menfaatleri için yalan söyleyenler vardır. Özellikle yalan yere şahitlik yapmak çok kötü bir davranış ve büyük bir günah sayılmıştır. Gerçek bir Müslüman kendi aleyhinde de olsa, doğru söylemeli ve asla yalana yaklaşmamalıdır. Çünkü Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler! Hak üzere durup adaleti yerine getirmeye çalışan hâkimler ve Allah için doğru söyleyen şâhidler olun. Velev ki, o şahitliğiniz nefisleriniz yahut ana babanızla yakın akrabanız aleyhine olsun. İster üzerine şahitlik yapılan kimseler zengin veya fakir bulunsun.” (Nisa, 4/135).

Safvân İbnu Süleym radıyallahu anh anlatıyor: “Ey Allah’ın Resûlü! dedik, mü’min korkak olur mu?”

“Evet!” buyurdular. “Peki cimri olur mu?” dedik, yine:

“Evet!” buyurdular. Biz yine:

“Peki yalancı olur mu?” diye sorduk. Bu sefer: “Hayır!” buyurdular.” Muvatta, Kelâm 19, (2, 990).

Peygamber Efendimiz de, yalan söylemenin ve yalan şahitlik yapmanın büyük günahlardan olduğunu ısrarla belirtmiştir (Riyazü’s-Sâlihîn, III, 138). Ayrıca yalanın münafıklık alâmetlerinden olduğunu haber vermiştir. (Müslim, İman, 107)

Dinimizde sadece üç yerde yalan söylemeye izin verilmiştir:

1- Zulüm ve haksızlığa uğramış bir adamın can, mal veya namusunun zarar görmekten kurtarılması için;

2- Dargın olan karı-kocayı veya iki kişiyi barıştırmak için. Çünkü Resulallah, insanlar arasını düzelten, bunun için hayırlı söz söyleyen ve hayırlı söz ulaştıran kimse yalancı değildir.” (Müslim, Birr ve Sıla, 27) buyurmuştur.

3- Harpte düşmanı yenmek için.

Ancak bu yalanların da açık ve sarih yalan değil kinayeli olmasına dikkat etmek gerekir. Hadislerde geçen “insanların arasını bulmak için yalan söylemek yalancılık sayılmaz” sözü, “bu yalanda günah yoktur” anlamındadır. Çünkü hadiste yalan, yalan olmaktan çıkarılmamakta, sadece bu çeşit yalana günah terettüp etmediği bildirilmektedir. Şüphe yok ki yalan, gerek arayı düzeltmek için, gerekse başka amaçla söylenmiş olsun yine mahiyeti itibâriyle yalandır. Ancak burada yalanın söyleniş amacının başkasını kandırmak olmadığından günah sayılmamıştır. Hattâ böyle yapan kimseler Hz. Peygamber’in ifadesiyle faziletli bir iş yapmış olup oruç tutmuş, namaz kılmış veya sadaka vermiş kadar da sevap kazanırlar (Ebu Dâvud, Edeb, 50).

Birbirine dargın olan iki kişinin arasını bulurken, “falan adam senin için dua ediyor” dese de, bununla o adamın, “Allah’ım, bütün müslümanları affet” demiş olduğunu kasdetse, yalan bir beyanda bulunmuş olmaz denilmektedir (Tecrid-i Sarih Tercemesi, VIII, 111-112). İmam Beyhaki’nin rivayet ettiği bir hadiste de Hz. Peygamber:

“Tevriyeli, kinayeli ifadelerle yalandan kurtulup rahatlama vardır.” buyurarak bu meseleye açıklık getirmişlerdir (et-Tâc, V, 55)

YALAN SÖYLEMENİN SEBEPLERİ

1- Yersiz utangaçlık ve çekingenlik: Bazı kimseler, bazı şeylerden dolayı yersiz yere utandığı için yalan söylüyor ki bu utangaçlığının önünü alsın. Halbuki hadis-i şerifte de beyan edildiği gibi bu tür utangaçlıklar akılsızlıktan başka bir şey değildir.

2- Hased ve kin: Birine karşı hasedi ve eski bir kini olduğu için onun hakkında yalan söylüyor. Onun iyiliklerini örtmeye veya tersine yorumlamaya kalkışıyor ve ona yersiz kusurlar bulmaya çalışıyor.

3- İmanın zayıflığı: Allah’tan korkmadığı ve onu kendisine hazır ve nazır görmediği için yalan söylüyor. Halbuki bütün söylediklerinin kaydedildiği ve hepsinden hesaba çekileceğini bilir ve inanırsa ister istemez yalandan kaçınır.

4- Kendini temize çıkarmak: Bazen kendi kusurlarını örtmek ve kendini suçsuz göstermek için yalana yelteniyor ve suçu başkalarının boynuna yıkmaya çalışıyor. Şu cümleleri çok duymuyor muyuz?: “Benim dersim iyiydi ama, öğretmen bana gıcık gittiği için zayıf aldım!” “Gücüm az değildi ama, düşman çoktu!” “Ben iyi çalıştım ama, sınav çok zordu!” Ve benzeri bahaneler…

5- Şaka ve eğlenme: Bir çok zaman yalan şakadan başlar ve azar azar artar ve ciddileşir. Bu yüzden İmamlarımız, yalanın şakasından da ciddisinden de sakındırmışlardır

Resul-i Ekrem (s.a.a) buyurmuştur: “Halkı güldürmek için yalan konuşan kimseye yazıklar olsun, yazıklar olsun, yazıklar olsun!”

6- Kendinde bir eksiklik hissetmek: Bazıları aşağılık kompleksine kapılarak eksikliklerini tamamlamak için yalan söyler ve kendilerini daha iyi göstermeye çalışırlar.

7- Makam ve mal hırsı: Bir çokları yalan konuşmadan makam veya servete, paraya pula erişemeyeceklerini gördükleri için yalan konuşuyorlar. Tarihte ve günümüzde örnekleri çoktur.

YALANIN SONUÇLARI

1- Nifak (iki yüzlülük): Hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: “Yalan insanları yavaş yavaş iki yüzlülüğe ve münafıklığa götürür.”

2- Değersizlik: Yalan, toplum arasında insanın değerini düşürür ve kimsenin ona güveni kalmaz. Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Yalancıların ilminden fayda gelmez.”

3- Hayasızlık: Yalancı adam rezil olduğu için artık hürmetleri korumaz ve hiçbir şeyde haya etmez. Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Yalancı adamın hayası olmaz.”

4- Başkaları hakkında kötü düşünmek: Yalancı adam kendisi yalan söylediği için başkalarının da kendisine yalan söylediğini zanneder.

5- Vicdanı önünde mahçup olmak: Yalancı adam söylediği her yalandan sonra vicdan ateşinde yanıp durur ve huzur görmez.

6- Sürekli korku, kaygı ve ıstırap içinde olmak: Günahkar sürekli yalanının ortaya çıkıp rezil olacağından korktuğu için, hep korku ve ıstırap içinde yaşar. Onun için sevgili Peygamberimiz (s.a) şöyle buyurmuştur: “Doğruluk, rahatlık ve huzur vesilesidir yalan ise şüphe ve ıstırap vesilesidir.”

7- Tahkir olmak ve aşağılanmak: Bazen yalancıyla dalga geçilir; “Hadi bir yalan uydur da bizi biraz eğlendir…”

8- Rezil ve rüsva olmak: Evet toplumun içerisinde rezil olmak yalanın en önemli ve acı sonuçlarından birisidir. Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor: “Allah, bir gün, sakladığınız yalanları ortaya çıkaracaktır.”

Nuri KÖROĞLU

Nefsin Hastalıkları : DÜNYA SEVGİSİ

“Kim (yalnız) dünya hayatını ve nimetini istemekte ise, işlerinin karşılığını orada onlara tam olarak veririz. Ve orada, onlar hiçbir zarara uğratılmazlar. İşte onlar, ahirette kendileri için ateşten başka hiçbir hisseleri olmayan kimselerdir”

(Hud 15-16)

Dünya sevgisi, seni Allah-ü Teâlâ Hazretlerinden uzaklaştıran her şeydir. Kadın, çocuk, mal, rütbe, mevki düşüncesi Allah-ü Teâlâ’yı unutturacak kadar ileri giderse, bu kişi zarara uğrayanlardandır. Dünya bir amaç değil maksada ulaştıran bir araçtır. Bu aracı iyi yolda kullanan kazanır, kötü yolda kullanan kaybeder. Mesela, düşmanlarınızın etrafınızı kuşattığı bir anda size yeni ve güzel bir araba veriliyor. Sonra bu araba ile şu kadar zamanda şu karşıdaki köprüyü geçerseniz, düşman gelmeden kurtuluşa ereceksiniz deniyor. Eğer siz, o anda arabaya bakıp (Ne kadar da güzelmiş) diyerek onu sevmekle meşgul olur, verilen zaman içinde karşıya geçmezseniz, düşman gelir, sizi kıskıvrak yakalar, köprüyü geçemezsiniz. İşte dünya sevgisi de aynı araçla uğraşmak gibidir. Yani “Binek ne güzelmiş” diyerek, onunla meşgul olup hedefe varmamaktır. Kötülenen sevgi budur. Nitekim hadis-i şerifinde Sevgili Peygamberimiz (sav) “Dünya sevgisi bütün günahların başıdır.” (Beyheki) buyurmuştur. Dolayısıyla insan dünya bineğini sevmekle meşgul olmayarak, bir an önce o binitle saadet diyarına gitmeye çalışmalıdır!

Dünya hayatında madde esaretinden sıyrılıp, mana iklimine yelken açmalı ebedi ahiret yurduna hazırlanmalıdır.

Sevgili Peygamberimiz (sav) pek çok hadis-i şerifinde dünyayı zemmetmiş, onunla meşguliyetimizin Allah’ı unutmamıza sebep olmaması lazım geldiğini duyurmuş, dünyaya meyledip Allah’ı unutanın ahirette zelil ve perişan olacağını beyan buyurmuşlardır.

Rasulullah Efendimiz (sav) ölmüş bir koyunun yanından geçerken sahabelere:

Gördüğünüz şu koyun ölüsünün, sahibi nezdinde ki kıymeti nedir?” diye sordu. Cevap verdiler:

“Hiçbir kıymeti olmadığı için buraya atılmıştır.”

Bu cevap üzerine Efendimiz (sav) şöyle buyurdu.

“Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, dünyanın Allah katındaki kıymeti, ölü bir koyunun sahibi yanındaki kıymetinden daha çok değildir. Eğer dünyanın Allah katında sivrisinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfirlere bir yudum su bile içirmezdi.”

Gelip geçici dünyaya, sanki ondan hiç ayrılmayacakmış gibi bağlanmak en büyük zarardır. “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası namına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” (Lokman / 33)

Dünya halleri değişken olduğu için, Allah-ü Teâlâ’nın irade ve takdiriyle, bir müddet hoşa giden şeylerle karşılaşan bir kimseye düşen görev, bunlardan dolayı Rabbine şükretmek ve o elde ettikleriyle insanlara iyilikte bulunmaktır. Bu kimsenin, kesinlikle aldanış içine girerek bu nimetleri kalıcı ve değişmez zannetmemesi lazımdır. Kur’an-ı Kerim’de bu aldanışa ve onu aşılamaya çalışan şeytana karşı uyarı yapılarak şöyle buyrulmuştur:

“Ey insanlar! Allah’ın vaadi ve sözü haktır. Onun için, dünya hayatı sizi aldatmasın ve bununla aldatıp oyalamaya çalışan şeytan sizi saptırmasın. Çünkü şeytan sizin düşmanınızdır. Siz de onu kendinize düşman edinin. O kendisine inanıp uyanları cehennem ehli olmaya davet eder.”(Enbiya/35)

Sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuşlardır:

“Dünyaya aldanan bir kimsenin ne gece namazında, ne de gündüz orucunda hayır yoktur. Dünyaya karşı uyanık olmak, bu kimsenin ibadetinden daha hayırlıdır.”

“Akıllı kimse nefsine çeki düzen veren ve ölümden sonrası için çalışan kimsedir. Akılsız olan ise, nefsinin arzularına uyan ve buna rağmen Allah-ü Teâlâ’dan en iyi şeyi bekleyen kimsedir.”

            Hz. Ömer (ra) Allah Rasulü’nün, hasır üzerinde yatmakta olduğu bir sırada, huzuruna girer. Efendimizin (sav) mübarek yanağına hasırın izinin çıkmış olduğunu görür. Bu manzara karşısında Hz. Ömer ağlamaya başlar. Efendimiz (sav) sorar:

            ─Ya Ömer! Niçin ağlıyorsun?

            ─Ya Rasulullah! Kâinat sizin hürmetinize yaratılmışken, kuru hasır üzerinde yatıyorsunuz ve hasır yanağınızda iz bırakmış. Oysa şu an Kisralar, krallar kuş tüyü yataklarda. Bu Beni duygulandırdı. Deyince

            Allah’ın Rasulü cevap verir:

            ─ Ya Ömer! İstemez misin? Dünya onların, ahiret de bizim olsun…

 “Kim, âhiret kazancını istiyorsa onun kazancını artırırız. Kim de dünya kârını istiyorsa ona da dünyadan bir şey veririz. Fakat onun âhirette bir nasibi olmaz.” (Şura /20)

Dünyalık ile böbürlenen her insanın sonu hüsran olmuştur. Çünkü sevdiği her şey, dünya ile beraber zeval bulur. Yaratılışı itibariyle ilâhi muhabbet ile yoğrulan insan, sevgili olanı unutup dünyaya müptela olunca, dünyadaki sevdiklerinin kendisinden ayrılmasıyla her seferinde elem ve hüsrana düşer. Hâlbuki insan kalbi dünya için değil, Allah için yaratılmıştır.

Dünyaya karşı uyanık olmak lazımdır. Dünyaya az rağbet edip onun hakkında olmayacak beklentilere girmemek gereklidir. Dünya öyle istikrarsız bir yerdir ki, sağlam olan birden hastalanır, emniyet içinde olan birden korkuya müptela olur, sevinçli olan birden kederlenir. Zengin olan bir anda fakirleşir. Dünyaya önem verip onu sevmek, akıllı kimselerin işi değildir. Nitekim Hz. Peygamber (sav) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;

‘Dünya ahirette evi olmayanın evi ve orada malı bulunmayanın malıdır. Dünya malını aklı olmayan toplar.’

Hz. Peygamber (sav) başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;

‘İnsan, ‘Malım, Malım!’ der. Hâlbuki onun malı yediği ve giydiği şeylerdir. (Müslim)

Dünyayı seven bir kimse, öldüğü zaman sevdiğinden ayrıldığı için azap çeker. Bu azabın şiddeti de dünya sevgisinin şiddeti ölçüsündedir. Allah-u Zülcelal’i ve ahireti seven ise, ölürken sevdiğine kavuştuğu için sevinç duyar. Bu sevincin büyüklüğü de Allah ve ahiret sevgisinin büyüklüğü derecesindedir.

İnsanda Allah ve ahiret sevgisini oluşturan ve güçlendiren şey, Allah’ın marifeti ve Allah’a ibadettir.

Onda dünya sevgisi uyandıran ve kuvvetlendiren şey ise, nefsin şehvetlerine uymaktır. Nefsin şehvetleri bu yüzden kötülenmiştir.

Dokuz yüz elli sene yaşayan Hz. Nuh (as)’a vefat hastalığında;

‘Dünyayı nasıl buldun?’ diye sormuşlar. Kendisi de;

‘Dünyayı iki kapılı bir han gibi dördüm. Bir kapıdan girdim, diğerinden çıktım.’ demiştir.

Gerçekten dünya hayatı çok kısadır. Bakınız, Hz. Nuh (as) dokuz yüz elli yıl yaşadığı halde, sanki onu hiç yaşamamış gibi görmüştür. Buna göre kendi halimizi düşünmemiz gerekmektedir.

Su ile ateş nasıl bir arada bulunmazsa, dünya ve ahiret sevgisi de aynı kalpte bulunmaz. Onun için baki olan ahiret hayatı için geçici olan bu dünyayı satanlar, her ikisini de kazanırlar. Ama dünya için ahiretini satanlar, her ikisini de kaybederler.

Yunus Emrem der ki, dünya yalandır.

Güvenme malına, malın talandır.

Seherde dervişe uyku haramdır.

Uyuma der Bana sultan Enbiya.

Hiç yatma der Bana sultan Evliya.

Nuri KÖROĞLU

Nefsin Hastalıkları : MAKAM SEVGİSİ (HUBB-Ü CAH)

Allah’ın koruduğu kimseler hariç, din ve dünyalık hususunda parmakla gösterilir olmak kişiye şer olarak yeter!..Allah sizin şöhretlerinize bakmaz, kalplerinize bakar(Hadis-i Şerif)

Müslüman bütün makamların gelip geçici olduğunu ve ahirette hesaba çekileceğini unutmamalıdır. Peygamber Efendimiz (sav) buyurmuşlardır ki:

“Koyun ağılına giren iki aç kurdun ağılda verdiği zarar, mal ve makam sevgisinin mümin kişinin dinine verdiği zarardan daha fazla değildir”(İ.Gazali kırk hadis)

Hilkati en güzel surette yaratılan insanın, iç dünyası da onu takviye eden bazı kuvvetlerle donatılarak yaratılmıştır. Bunlar akıl, ruh ve nefis kuvvetidir. İnsan üzerinde müspet veya menfi etki eden ise nefistir. Nefsin kuvveti hayra yönelik olursa, akıl ve ruh da hayra yönelir. Nefiste, şer üstün gelirse, akıl ve ruhu da kendi istikametine yöneltir. Ayette Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere batıran da ziyana uğramıştır.”(Şems /9-10) buyurulmuştur.

Nefsi emmarenin hastalıklarından olan makam sevgisi Sevgili Peygamberimizin ;“Mal ve mevki sevgisi, suyun sebzeyi yeşertmesi gibi kalbde nifakı yeşertir.” buyurduğu en tehlikeli hastalıklardandır. Bu hastalık gönül evini yıkar yakar mahveder. Bir insanda en son çıkacaklardan olan nefis hastalığı, makam ve mevki sevgisi yani riyaset sevgisidir. Çok tehlikeli şeytanî tuzaklardan olan bu hastalığa “hubb-u câh”ta denir.

Hubb; sevgi, bağlılık, tutku demektir; câh ise, makam, mansıb, paye, şöhret ve itibar manalarına gelmektedir. Dolayısıyla, “hubb-u câh”; makam sevgisi, paye tutkusu, şöhret düşkünlüğü, rütbe hırsı ve itibar arzusu gibi manaları ihtiva eder.

Makam sevgisi insanın baş olma sevdasına kapılmasına, bu sevda da sevl hastalığının (kendini beğenme) meydana gelmesine sebep olur. Bu hastalığa yakalanan kimse kibir hastalığına yakalanır. Cenabı Hak (cc) kibirlenenleri asla sevmez. Cenabı Hak Kuran-ı kerimde kibirlenen firavun, nemrud vb. zalimlerin ne halde olduklarını bize haber vermiştir.

Makam sevgisi insanın nefsini firavunlaştırır. İnsanın nefsi firavunlaştı mı zalimlerden olur. İnsanlara zulmetmeye başlar. Allah (cc) zalimleri asla sevmez. Onları hem bu dünyada, hem de ahirette zelil eder. Zelil olanlardan olmamak için mal ve makam sevgisinden kurtulmak gerekir.

Özellikle dünya hayatını her şey sanan kimselerde, yükselme merakı, makam arzusu ve teveccüh tutkusu had safhadadır. Bazıları, siyasî, adlî, mülkî ya da askerî bir makamı elde edebilmek için can atarlar. İnsanlara çok parlak görünen bir kısım payelere ulaşmak ve halkın teveccühünü kazanmak için çırpınır dururlar. Bunların çoğu kalblerini itminana erdireceğini zannettikleri bir makama yükselmek için üst üste tavizler verirler. Şayet, o arzularına nâil olurlarsa bu defa da bir yandan diğer beklentilerini gerçekleştirmek, diğer taraftan da o makamı korumak maksadıyla yeni tavizleri normal karşılarlar. Böylece nefsin emrinde hareket edip kendi sonlarını hazırlamış olurlar.

Gelip geçici olan makam, mevki de üstünlük sebebi değildir. Birçok krallar, derebeyler, firavunlar mevki sahibiydi. Hepsi gitti. Ancak iyilerin iyiliği, kötülerin kötülüğü söylenmektedir. Kötü birinin mevki, makamı ile övünmesi neye yarar?

Dünya ve ahiret saadetine kavuşmak ve insanlara hizmet edebilmek için mal ve makam sahibi olmak çok iyidir. Bütün dünya bir kimsenin olsa, mala mağrur olmadan dine uygun harcasa, çok büyük sevap kazanır. Süleyman aleyhisselam, büyük bir zenginlik ve saltanat içinde yüzdüğü halde, bu saltanata itibar etmemiş vechesini Allah’ın gayrısında hiçbir şeye çevirmemiştir. Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerimde “O ne iyi kuldur” diye Onu övmektedir. (Sad 30)

Mal ve makam sahibi olmak başka, mal ve makam sevgisi başkadır.!

Mal ve mevki, dünyanın iki temelidir. Mal, yararlı eşyaya hâkim olmak, mevki ise; saygısı ve itâati arzu edilen gönüllere hâkim olmaktır. Zengin arzularını karşılamak için paralara (binlere, milyonlara) altına ve gümüşe malik olur. Mevki sahibi de hâkim olduğu gönülleri kendi arzusu doğrultusunda kullanır.  Demek ki makamın anlamı: İnsanların gözünde değer sahibi olmak, kendisinin olgun ve değerli olduğuna gönülleri inandırmaktır. Bu inanç, gönüllerde ne denli güçlü olursa, kişinin gönüllere hâkimiyeti de o kadar güçlü olur. Kişi, gönüllere hâkim olduğu ölçüde sevinir, mevkisi ve sevgisi artar.

Makamın (mevkinin) ürünleri: Övme, hizmet, yardım, saygı, meclislerde başta oturma, her yerde öne geçme ve benzeri şeylerdir. Makamın kalbe yerleşmesinden bu yararlar doğar. Makamın kalbe yerleşmesi demek, kalbin bir kişide ilim, ibâdet, güzel huy, soy temizliği, velîlik, yüz güzelliği, beden güçlülüğü ve halkın değer verdiği benzeri olgunluk sıfatlarının bulunduğuna inanmasıdır. Bu sıfatlar, kişiye, gönüllerde değer verilmesini, kişinin mevkisinin yerleşmesini sağlar.

       İnsan, tabiatı gereği malı sevdiği gibi makamı da sever. Çünkü makam, maldan da etkilidir. Bundan dolayı insan, maldan çok makamı ister.

        İnsanın bu iki eğilimi, eğer ölçülü olursa zarar vermez, hatta maddeten ve manen yararlı olur. İnsana, ihtiyacını görmek için belirli bir miktar mal gerekir. Makam da öyledir. Yaşamak için yemeğe ihtiyaç olduğu gibi yardım edecek arkadaşa, yol gösterecek hocaya, haksızlık ve saldırıdan koruyacak bir devlete de ihtiyaç vardır. 

     Hizmetçinin gönlünde onu kendisine hizmet etmeğe yöneltecek kadar, arkadaşın gönlünde de karşısındakini kendisine arkadaşlık ettirecek kadar bir sevginin bulunması; hocasının kalbinde de irşâda yönlendirecek kadar bir değerin bulunması kötü değildir. Öyle olmazsa ne hizmetçi hizmet eder, ne arkadaşı arkadaşlığını sürdürür, ne da hocası kendisini irşâd eder.

        Demek ki mal gibi, gayelere erişme vasıtası olan makam da kötü değildir. Ancak kişi bunların bizzat kendilerini sevmemeli, bunları gaye değil, gayeye ulaşmak için vasıta bilerek, kendisine lâzım olacak kadar mal ve makam almalı, sınırı aşmamalı; bunları elde etmek için helâl, harâm demeden her çareye başvurmamalı, ancak mübâh ve meşru vasıtalarla mal ve mevki kazanmalıdır. Şayet bu iki eğilim, nefis gibi kendi başına bırakılırsa insanı insanlığından çıkarıp, gözünün iliştiği her canlıyı parçalayan bir canavar yapar.

Mevki hırsı iki yolla tedavi edilebilir: Bunlar ilim ve ameldir. İnsan ilmen ne için mevki sahibi olmağa çalıştığını düşünmelidir. Kişi, insanların gönüllerine hakim olmak ve onları kendi yararında kullanmak için mevki sahibi olmak ister. Fakat bütün arzularını elde etse de bir gün ölecek ve elde ettiklerini geride bırakacaktır. O halde  mevki kendisine ölümden sonra yarayacak kalıcı işlerden değildir. Yeryüzündeki bütün insanlar kendisine  secde etmiş olsa dahi elli yıl sonra ne secde eden kalır, ne de secde edilen. Kendisinin hali de daha önceki mevki sahiplerinin hali gibi olur.

İşte insan bunu düşünürse, şu geçici şeyler uğruna, kendisine sonsuz hayatın mutluluğunu sağlayacak dini bırakmanın doğru olmadığını anlar. Kim gerçek kemal ile hayali kemali birbirinden ayırdederse onun gözünde mevkinin değeri küçülür. Bu da ancak âhirete, gözüyle görür gibi, ölüm vuku bulmuş gibi bakanlarda olur. Fakat insanların çoğunun gözü zayıftır, sadece şu dünyayı görür, ötesini göremez. Öyleleri dünyayı âhirete yeğlerler. Bunun için Yüce Allah; Kur’an’ı Kerim’de : “Hayır siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır!” (A’la 16–17) “Hayır, siz şu çabuk geçen (dünyây)ı seviyorsunuz ve âhireti bırakıyorsunuz.”(Kıyamet 20–21) “Bunlar, şu çabık geçen (dünyây)ı seviyorlar da önlerindeki ağır bir günü bırakıyor (ihmal ediyor)lar.” (İnsan 27) buyurmuştur.

            Öyle ise ey insan! Geçici dünyanın heva ve heveslerine aldanma! Hangi makamın sahibi, hangi malın sahibi olursan ol sana yapılan iltifatlar ve payeler bir gün bitecek ve o gün geldiğinde seni ecelden hiç kimse kurtaramayacak. Hesap vermek üzere Sultanlar Sultanı’nın (cc) huzuruna bir hiç olarak çıkacak ve hesap vereceksin. Bunu unutma ve ebedi hayatını mahvedecek bu kötü hastalıktan kurtul.

            Bunun tedavisi ise kanaat, zikir, tevazu ve Allah’ın rızasından gayrı her şeyden kendini uzak tutmaktır. Dünya ve ahiret kazançlarının elde edilmesinde sana izin vereni unutma! Bulunduğun hale razı ol. Nefsinin sesine kulak verme önemli olan Allah’ın razı olması Onun memnuniyetidir. İnsanların iltifatı ancak sen yaşadığın sürece olur. Öldüğünde yalnız kalırsın Onun için kalbinde bulunan masiva sevgisini Allah’ın ismini zikrederek onun rızasını arayarak temizle ki gönül evin huzur bulsun.

Açıldı sır babı şeyhim yüzünden

Can sefalar buldu tatlı sözünden

Masiva tozunu gönül gözünden

Tevhid ile sildik elhamdüliilah

Nuri KÖROĞLU

Nefsin Hastalıkları ; CİMRİLİK (HASİSLİK)

“Allah’ın kereminden kendilerine verdiklerini (infakta)cimrilik gösterenler sanmasınlar ki o kendileri için hayırlıdır. Tersine bu onlar için pek fenadır. Cimrilik ettikleri şey de kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır.”

(Ali İmran:180)

Cimri (hasis): Parasını ve malını harcamamak için her türlü sıkıntıya, eziyete katlanan, paraya, mala aşırı düşkün olan; dinen verilmesi îcâb edeni, zekâtı ve sadakayı vermeyen, pinti, eli sıkı olan, bahîl, malda ve ilimde cimrilik edendir.

Günahların büyüğü üçtür: Hasislik (cimrilik), hased (çekememezlik) ve riya (gösteriş). (İmam-ı Gazâlî)

Peygamber Efendimiz (sav) buyurmuşlardır ki;“Kişide bulunan şeylerin en şerlisi harisane cimrilik ve kişiyi benlikten çıkaran korkaklıktır.”(Gazali)

Nefsin hastalıklarından olan cimrilik gönül evinin mahvolmasının en büyük alâmetlerindendir. Cehennem tuzaklarından bir tuzaktır. Cimrilik konusu, Allah’ın çok kötülediği bir haslettir. İman eden bir kimse asla cimri davranıp mal yığmaz. Tamahkâr davranmaz. Nefsinin cimriliğinden kendini kurtarır. “O halde gücünüz yettiği kadar Allah’tan korkun. (O’nun öğütlerini) dinleyin. İtaat edin. Kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerdir. “(Tegabün, 64/16)ayetinin gereğince hareket eder. Gözlerin ve gönüllerin döndüğü o şiddetli hesap gününden korkar, Allah (cc) için verir.

Cimriliğin başlıca sebebi aşırı mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur. Peygamberimiz: “Çocuk, cimrilik ve korkaklık sebebidir” buyurmuştur. Aşırı mal hırsı ve cimriliği yüzünden durmadan mal biriktiren ve tükenir endişesi ile hastalıklarında bile harcamayıp, dünyayı kendilerine zindan eden cimriler vardır. Hâlbuki mal Allah’ın nimetidir ve bu nimet yerli yerince harcanırsa Allah onu artırır.

Peygamberimiz (sav), “Hasis (cimri) insan Allah’dan uzak, cennetten uzak ve cehennem ateşine yakındır. Cömert cahil, ibadet eden cimriden Allah’a daha sevimlidir.” buyurmuşlardır.

Ebu Saîd el-Hudrî (ra) anlatıyor: “Rasulullah(sav) buyurdular ki: “İki haslet vardır ki bir müminde asla beraber bulunmazlar: Cimrilik ve kötü ahlâk.”

Cimriler, insanlar arasında da, Allah katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür. Rabbimiz ayet-i celilesinde:“De ki, Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla yine de cimrilik ederdiniz. Hakikaten insan çok cimridir” ( İsrâ, 17/100).

“Onlar ki hem kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah’ın kendilerine fazlından verdiği şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri gizleyen nankörlere hor ve rüsvay edici bir azap hazırladık.” (Nisa,4/37) buyurmuştur.

Peygamber Efendimiz (sav) de cimriliğin afetlerinden bahsederken şöyle buyurmaktadır: “Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir. ” “Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: -İlâhi! İnfak edene karşılığını ver; diğeri: -Allah’ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et), diye dua ederler. (Riyazüs Salihin I,253)

Her hastalığın tedavisi ancak onun sebebinin zıddı ile olur. Binaenaleyh servet sevgisi aza kanaat, sabır ve cömertlikle olur. Kendisini zorla vermeye alıştırmakla ortadan kalkar. Basiret nuruyla malı vermenin gerek dünyada, gerek ahirette vermemekten daha hayırlı olduğu bilindiği zaman, bu durum kişiyi vermeye yöneltir. Eğer nefsi hayır hususunda harekete geçerse, derhal ilk hatıra gelene icabet etmeli ve duraklamamalıdır. Çünkü şeytan durmadan kendisine fakirliği telkin etmekte ve kendisini korkutarak cömertlikten alıkoymaya çalışmaktadır.

Şüphesiz ki bu sıfatlar bir takım ameller isterler. Ne zaman ki onlara muhalif hareket edilirse, onlar sönerler ve sonunda ölürler. Cimrilik ise malı sarf etmemeyi ister. Onun bu isteği men edildiği ve zorlukla da olsa mal verildiği takdirde, cimrilik sıfatı da inşallah yok olup ölecektir.

Cimrilik iman zayıflığına, Allah’ın rızkına kefil olduğuna güvenmemeye delalet eder ki bu insanı hüsrana götürür.

Cimriliğin bir tanesi de Efendimiz (sav)’e yapılanıdır ki bu cimriliğin en kötüsüdür! Zira Sevgili Peygamberimiz hadis-i şeriflerinde “En cimri insan, yanında adım anıldığı halde Bana salât-ü selam getirmeyendir.” (Tirmizî, Deavât, 100) buyurmuşlardır. Âlemlerin Efendisi’nin mübarek ismi okunduğunda Müslüman’a yakışan O’na salât-ü selam okumaktır.

Bir yoksulu, yetimi ve çocukları sevindirmenin verdiği manevi huzurun dünyanın hiçbir zenginliğiyle değişilemeyeceğini ne yazık ki cimri insanlar asla bilemezler… Bu zevki Allah onlara tattırmaz. Pinti ve zengin insanlar huzur ile uyuyamazlar. Çünkü malının her kuruşunda fakirin hakkı vardır. Bu hak verilmediğinde ise, insanlarda depresyon ve buna benzer ruhsal problemler çok erken yaşlarda var olur. Dolayısıyla zengin olup da cimri olanların paraları farkında olmadan hastane parası olarak gider. Allah onların elinden bu paraları zorlada olsa mutlaka alır. Hasanı Basrî (ra) ‘ye “Cimrilik nedir?” diye sorarlar, o da

“İnsanların malının zekât olarak verdiği kısmını kayıp, elinde kalan kısmını sefer saymasıdır”

Hiç şüphesiz cimriliğin kaynağı mal sevgisi, aşırı ihtiras, fakir düşme korkusu ve evlat sevgisidir. Bişr-i Hafi Hazretleri (ra) der ki: “Cimri ile karsılaşmak acıdır, ona bakmak ise kalbe sıkıntı verir”

İmam-ı Azam [Allah (cc) O’na rahmet etsin] buyurdular ki:

“Ben cimrinin âdil olabileceğine ihtimal veremem. Çünkü cimrilik, sahibini aldanmayayım diye, mızmızlanarak saymaya ve sonunda hakkından fazlasını almaya sürükler. Böyle bir insan güvenilmeye de lâyık değildir.”

Bir gün Yahya (as) İblis ile karşılaşır ona: «Ya İblis! Söyle Bana, dünyada en sevdiğin ve en kızdığın insan hangisidir?» diye sorar. İblis O’na «En sevdiğim insan, müminin cimrisi ve en nefret ettiğim insan da, fasık cömerttir.» diye cevap verir. Hz. Yahya (as) ona «Neden?» diye sorar. Şeytan şu cevabi verir: «Çünkü cimrinin cimriliği bana yeter, fakat fasık cömerde gelince. Allah (cc)’ın, cömertliğini göz önünde bulundurarak onu affedeceğinden korkarım.” Daha sonra şeytan «Eğer Sen Yahya (as) olmasan Sana bu sırrı açmazdım diyerek yürüdü, gitti.

Cimri insan, aynı zamanda tamahkârdır

Mal düşkünü bir insan, akıl ve vicdan sahibi bir insanın kesinlikle tenezzül edip yapmayacağı şeyleri yapar, en küçük şeylere tamah eder, fırsatçı olur. Her durumda kendisine nasıl bir çıkar sağlayacağını hesap eder. Belki ömrü boyunca kullanmayacağı küçücük bir şeyi elde edebilmek için olmadık oyunlar oynar, yalan söyler, sahtekârlık yapar.

Cimri insan hırslıdır.

Cimri insan hem elindekini harcamayıp tutar, hem de malının ve mülkünün daha da artması için her fırsatı kullanır. Elbette bir insan Allah yolunda harcamak için zengin olmayı isteyebilir ve bunun için her türlü imkânını kullanmak isteyebilir. Ancak burada kastedilen Allah’ın rızasını unutarak, tamamen hırs ile malını sahiplenen ve artırmaya çalışan insanlardır.

Böyle bir insan, bir kişinin bile bunları kullanmasından büyük bir rahatsızlık duyar. Hiç ihtiyacı olmadığı halde sadece elinin altında olması bile ona garip bir tatmin duygusu verir. Kendisinden daha güzel bir arabası olan veya kendisinden daha fazla kıyafeti bulunan bir insan onda gerilim oluşmasına neden olur. Allah-ü Teala Hazretleri mal sevgisinin hırsa dönüştüğü bu insanlar için:(Durmaksızın mal ve servet)Toplayıp bir yerde (üst üste) yığmakta olanı. Gerçekten, insan, ‘bencil ve haris’ olarak yaratıldı. Kendisine bir şer (kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar. Ona bir hayır dokunduğunda engelleyici olur (veya cimrilik eder). (Mearic Suresi, 18-21)

Hiç unutulmamalıdır ki, dünya hırsıyla mala, çocuklara, paraya, işlerine, akrabalarına, evlerine tutkuyla bağlanan bu insanlar ahirette çok farklı bir hayat yaşayacaklardır.

Dünyada elde ettikleri zenginliğin ve mülkün en küçük bir parçasına dahi asla kavuşamayacakları gibi, eğer tövbe etmezlerse dünyada Allah rızasını unutarak elde edip hırs yaptıkları her mal, onlara sonsuz cehennem azabı olarak geri dönecektir.

Ver, azalır diye korkma!…

Çünkü Allah (cc), rızıkları kullar arasında bölüştürmüştür.

İşler bozuk giderken cimriliğin faydası yok.

Buna karşılık işler yolunda giderken vermenin zararı yok.

Nuri KÖROĞLU