Menkıbeler ; EYVALLAH

Zamanında bir kişi Mürşid-i kâmil olan bir zatın dergâhına gider.

Efendim, ben size derviş olmak istiyorum. Beni dergâhınıza kabul edip ders verir misiniz? der.

Şeyh efendi; dersini verir ve şu tavsiyede bulunur,

“Evladım sana ne yaparlarsa yapsınlar ne derlerse desinler sen ‘Eyvallah’ diyeceksin”

O kişi üstadına:

“Üstadım şu külahımı al ‘Eyvallahım’ı ver” deyip dersini alır yola çıkar.

Derviş giderken bir yere gelir, acayip garaip sesler duyar, bir kadının feryat figanını işitir. Hemen içeri girer, iki adam bir kadını öldürmüş bileziklerini almaya çalışır halde iken görür.

Hırsızlar: Sen kimsin be Adam!

Derviş; Eyvallah, der.

Hırsızlar, bu esnada, durumu fırsat bilip bilezikleri alıp kaçarlar. Çevredeki komşular seslerin artmasıyla birlikte evin içine girerler yerde yatan cesedi görünce “bu kadını sen mi öldürdün?” diye sıkıştırırlar.

Derviş; Eyvallah, der.

Hemen zaptiyeler çağrılır ve adamcağız tutuklanır, hâkim karşısına çıkartırlar.

Hâkim sorar: Bu kadıncağızı sen mi öldürdün?

Derviş; Eyvallah, der.

Hâkim, her halde bu adamın akli dengesi yerinde değil, benimle dalga geçiyor, biraz içerde dursun da aklı başına gelsin, der.

Bu arada asıl kadını öldürenler altın paylaşırken kavga ederler. Biri diğerini öldürür. Öldüren adam hızlıca evine gider ve saklanır. Gece yatar, uykusunda kâbuslar görmeye başlar, kan ter içinde uyanır.

Karısı; “Ne oldu bey! hiç böyle olmazdın” deyince. Adam başından geçenleri bir bir anlatır.

Karısı: Katil adam diyerek bağırmaya başlar.

Adam kadına bir tokat atarak, azarlar. Kadında tokadı yedikten sonra doğru babasının evine gider. Başından geçenleri bir bir anlatır. Kadının babası da hâkimin yanına gidip damadını şikâyet eder. Her şeye eyvallah diyen o derviş bu arada suçlu bulunmuştur ve asılmak üzere darağacına doğru giderken, hâkim hemen bir görevli gönderir ve o suçsuz olan adamı darağacından aldırır, dervişi hâkim yanına getirirler.

Hâkim şöyle der; Katil sen değilmişsin!

Derviş: Eyvallah, der.

İdamdan kurtulan derviş o belde den ayrılıp doğruca şeyhine yanına varır.

Şeyhine; “Şeyhim; al şu eyvallah’ı, ver şu külahımı” der. Şeyh Efendi: “Evladım kaderinde bir iftiraya uğrayıp bu iftira yüzünden vefat edecektin, ancak sen, bizim duamızın yüzü suyu hürmetine ve Allah’a olan tevekkülün sayesinde kurtuldun.” Buyurur.

Araştırmacı Yazar Nuri KÖROĞLU

Mesneviden Hikayeler ; NASUH TÖVBESİ

Vaktiyle Nasuh adında bir adam vardı. Kadınlar hamamında tellallık ederek geçinirdi.Yüzü kadın yüzüne benzerdi. Tüyü, tüsü yoktu. Erkekliğini daima gizlerdi. Kadınlar hamamında tellallık ederdi. Kötülükte, hilede pek ileri, pek becerikli idi. Yıllarca tellallık etti, hiç kimse onun halinden, sırrından bir koku almadı, şüphelenmedi.

Çünkü sesi kadın sesine benzerdi, yüzü de kadın yüzüne. Fakat şehveti pek güçlü ve uyanık idi. Çarşaf giyerek başını örter, yüzüne peçe sarardı. Fakat şehvetli ve azgın bir genç idi. Bu suretle o aşık, padişahların bile kızlarını ovar, yıkardı.

Tövbe eder, tellallıktan ayrılmak isterdi, fakat kadın sevgisi, kafir nefsi onun tövbesini bozdurur dururdu. Bu kötü ve çirkin işler gören kişi, bir arifin yanına gitti ve ona; “Dualarında bizi hatırla” diye yalvardı. Arif adam, onun gizlediği sırrı öğrendi, fakat ayıpları örten Allah’ın hilmi gibi, sırrı açığa vurmadı.

Ariflerin dudağında kilit, gönüllerinde sırlar vardır! Dudağını kapamış, susmuştu ama, gönlü seslerle dolu idi. Hakk şarabını içen arifler, sırları bilirler fakat, onları örterler. İşin sırlarını kime öğrettilerse, ağızlarını mühürlediler, dudaklarını diktiler. Arif tuhaf tuhaf güldü ve dedi ki; “Ey kötü yaradılışlı kişi; eylediğin işten Allah sana tövbe nasip etsin!” Dua, yedi göğü geçti, kabul edildi. Sonunda, o yoksulun işi yoluna girdi, düzeldi.

Çünkü şeyhin duası, her duaya benzemez.  Şeyh, Hakk ’ta yok olmuştur; onun sözü Hakk sözüdür. Hakk, kendisinden bir şey isterse, dilerse, kendi isteğini nasıl reddeder?

Celal sahibi Allah, onu bu nefret edilen işten, bu günahtan kurtarmak için bir sebep halk etti.

Nasuh bir gün hamamda tas doldururken, padişahın kızının birinin kıymetli bir cevheri kayboldu. Onun küpesinin halkalarından bir cevher kayboldu ve onu bulmak için her kadın aramaya koyuldu. Hamamın kapısını sımsıkı kapadılar; herkesin bohçasını, eşyasını aramaya koyuldular. Herkesin eşyası arandı ama, cevher de bulunmadığı gibi çalanda rezil olmadı. Bunun üzerine herkesin ağzını, kulağını, bedenindeki delikleri aramayı düşündüler. Kıymetli cevheri aşağıda, yukarıda, her yandaki deliklerde arayacaklardı. Birisi; “genç ihtiyar kim varsa anadan doğma soyunsun!” diye bağırdı.

Sultanın hizmetçi kızları, o değerli cevheri bulmak için herkesi teker teker aramaya başladılar. Nasuh korkusundan tenha bir yere çekildi; yüzü korkudan sararmış, gözleri gövermişti. Ölümünü gözünün önüne getiriyor, yaprak gibi tirtir titriyordu.

“Allah’ım” dedi, “Nice defalar tövbeler ettim, ahdler ettim, sonra onları bozdum! Ben bana layık olanları işledim, sonunda bu kara sel, bu kara bela geldi, bana çattı. Aranma sırası bana gelirse, eyvahlar olsun; canıma ne çetin şeyler gelecek ne belalara düşeceğim. Ciğerime yüzlerce kıvılcım düştü, yalvarmamda yanık kokusu duy. Böyle bir keder, böyle bir gam küfürde bile olmasın!”

Rahmet eteğine sarıldı; merhamet, merhamet!

“Ne olurdu anam beni doğurmasaydı yahut beni arslan parçalayıp yeseydi. Ey Allah’ım, Sen, sana layık olanı yap! Çünkü beni her delikten bir yılan sokuyor. Ne de taştan canım, ne de demirden yüreğim varmış; yoksa böyle dertlerle, böyle ıstıraplarla çoktan kan kesilirdim. Vaktim daraldı, bir an içinde padişahlık et, feryadıma yetiş. Eğer bu defada günahımı örtersen ne olur? Ben artık, her türlü yapılmayacak şeylerden tövbe ettim. Bir daha tövbemi kabul buyur da tövbemi bozmamak için çok gayret sarf edeyim. Bu defa da bir kusur da bulunursam, artık bir daha tövbemi kabul etme, sözümü dinleme.”

Hem ağlayıp inlemede, yüzlerce damla gözyaşı dökmede, hem de “Celladın haline, hain kişilerin ellerine düştüm” demede idi. “Hiçbir frenk bu şekilde olmasın. Hiçbir dinsiz bu hale düşmesin.” Kendine, kendi canına ağlayıp duruyor; Azrail’i çok yakında, gözünün önünde görüyordu.

O kadar “Ya Rabbi ya Rabbi!” dedi ki, kapı ve duvarda onunla beraber “Ya Rabbi” demeye başladı. O; “Ya Rabbi” derken, birden cevheri arayanların sesi duyuldu.

Bu ses “Ey Nasuh herkesi aradık; sen de buraya gel” diyordu. Bu sesi duyunca Nasuh, kendinden geçti, adeta bedeninden ruhu uçtu gitti. Çatlamış, harap bir duvar gibi yıkılıverdi. Aklı fikri gitti, cansız bir hal aldı. Aklı fikri başından gidince, sırrı o anda Hakk’a ulaştı.

Varlıktan boşalınca, varlığı kalmayınca Allah, onun can doğanını huzura çağırdı. Onun varlık gemisi muradına ermeden parçalanınca, rahmet deryasının kenarına düştü. Aklı başından gidince, canı Hakk’a ulaştı. İşte o zaman, rahmet denizi coştu, köpürdü. Can beden ayıbından kurtulunca, sevine sevine aslına gitti.

Can doğan kuşuna benzer, ten ona uzaktır. O; ayağı bağlı, kanadı kırık halde, beden tuzağına düşüp kalmıştır. Canı helak eden o korkudan sonra, “İşte kaybolan cevher” diye müjdeler geldi. Korku gitti, “O, kaybolan değer biçilmez cevher bulundu” diye ansızın bir ses geldi.

“Bulundu ferahlık. Müjdelik ver; gevheri bulduk” diyorlardı. Gürültüler, naralar, el çırpmalar, “hüzün gitti” diye bağrışmalar hamamı dolduruyordu. Kendinden geçen Nasuh, tekrar kendine geldi. Gözleri aydınlandı, gözüne iyi günler, aydın günler göründü.

Herkes ondan helallik, hoşgörülük istiyor, durmadan elini öpüyorlardı. “Hakkında kötü zanda bulunmuştuk; aleyhinde bulunmuş, seni çekiştirmiştik” diyorlardı. O padişahın kızına herkesten daha yakın olduğu için, herkes bu işi daha çok ondan ummuştu. Nasuh padişah kızının has tellakı idi; ona mahremdi. Hatta onlar, iki ayrı bedende tek ruh gibiydiler. “Sultana ondan daha yakın bir kadın yok, cevheri aldıysa o, almıştır” diyorlardı. Hatta, önce onu aramak istemişler, fakat saygı gösterdikleri için geriye bırakmışlardı. “Çaldı ise” diye düşünmüşlerdi. “Bir yerlere bıraksın da kendini kurtarsın” Bu sebeple Nasuh’tan özür diliyorlar helallik istiyorlardı.

Nasuh onlara dedi ki; “Bu bana Allah’ın lütfu, ihsanı; yoksa ben dediğinizden beterim. Benden helallik istemeye, özür dilemeye hacet yok. Çünkü ben, dünyada yaşayan insanların en günahkarıyım. Bana isnat edilen kötülükler, benim yaptığım kötülüklerin, yüzde biridir. Birisi hakkımda;”Kötü, fena” dese, bu bir şüphedir, zandır. Ama ben, kendi kötülüğümü apaçık görüyorum. Kim bende birazcık kötülük görüyorsa ve biliyorsa, muhakkak ki o bildiği kötülük, yığın yığın günahlarımın, pek çok olan kötülüklerimin binde biridir. Günahlarımı, kötülüklerimi, bir ben bilirim, bir de kötülükleri örten Allah bilir. Önceleri kötülükle İblis bana üstad olmuştu. Sonra da ben o kadar günah işledim ki, İblis benim gözümde bir rüzgârdan ibaret oldu. Bütün bu suçları, bu günahları Hakk gördü de görmezlikten geldi. Günahlarım sebebiyle yüzümü sarartmadı, beni utandırmadı. Sonra Hakk’ın rahmeti, benim günahlarla yırtılan kürkümü dikti ve bana can gibi tatlı olan tövbeyi nasib etti.Ya Rabbi, sana şükürler olsun. Beni ansızın gamdan azad ettin, kurtardın. Bedeninde her kılın bir dili olsa da hepsi ile sana şükretse, yine de şükrünün yerine getiremez.”

 Bundan sonra birisi geldi, Nasuh’a dedi ki; “Padişahımızın kızı iltifat buyuruyor, seni çağırıyor. Ey tertemiz kadın! Padişahın kızı seni çağırıyor, hemen gel de başını yıka. Onun gönlü, senden başka tellak istemiyor. Başını kille yıkayacak, vücudunu ovacak başka bir tellak arzu etmiyor.

Nasuh kendini çağıran kadına “Git, git” dedi. “Elim işten kaldı, senin bu Nasuh’un şimdi hastalandı. Koş acele bir başkasını ara! Vallahi benim elim işten kaldı.”

Kendi kendisine; “Günah başımdan aştı; gönlümden o korku, o yanış, o acı nasıl gider?” diye düşündü.

“Ben bir defa öldüm de tekrar dirildim, dünyaya yeniden geldim. Ölümünde acısını tattım, yokluğunda. Gerçekten öyle hususla tövbe ettim ki, canım enimden ayrılmadıkça, artık tövbemi bozmam.”

Açıklama: Bu hikâyeden de anlaşılacağı gibi insan; yaptığı günahlardan ötürü ümitsizliğe kapılmamalı, hatalarını anlayıp candan ve gönülden bir daha işlememek üzere tövbe edip Hakk’a sığınmalıdır.

Araştırmacı Yazar Nuri KÖROĞLU

CEZBE, MECZUP, DİVANE

Bir tasavvuf deyimi olan ‘CEZBE’ lügatte kendine çekmek, bir şeyi sürüklemek manasına olup, Tasavvufta Allah sevgisi ile istiğrak olup, kendinden geçer bir hale gelmek demektir. Cezbe; kulun Hak Teâlâ’ya külfetsiz olarak yaklaşması ve Rabbani tecellilere muhatap olmasıdır. Yani, Allah-u Teâlâ’nın kulunu kendisi ile meşgul etmesidir.

Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerimde mealen;

“Allah Dilediğini kendine çeker” (Şura /13) buyurmuştur.

Cezbe Allah’ın kula ihsanı olduğu için kulun kendi elinde değildir. Allah’ın sevdiği kulu, kalbinden perdeyi kaldırıp, çalışma ve gayreti olmadan, ‘yakin nuru’ ile kolayca manevi makamlara yükseltilmesidir. Böyle bir cezbe kulda istikamet ve ibadet arzusu doğurarak bela ve musibetlere sabretme gücü kazandırır. Kul ruhi cezbeyle hakikatin kaynağını bulur. Allah’ın dışında her şeyi unutarak kendinden geçer, kulluğundan habersiz hale gelir.

Meczub

Cezbeye tutulan kimseye de ‘MECZUB’ denir.

Üstadımız, Sultanımız Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri meczupların durumları hakkında şöyle buyurdular;

Meczup, Allah delisi demektir. Ancak iki türlü meczup vardır birincisi Allah’a âşıktır, O‘ndan başkasını sevemez, aklı ve fikri Allah ve Resulünü görmek olur. Türbelere gider, kabristanlara gider, oralarda görür. Bir de ikinci kısım meczup vardır. Bu meczupta, halka meczuptur. Dünyaya meczuptur. Allah’ı sever ama dünyayı da bırakamaz. Dünyalık için meczupluğunu satar.

Meczup denilen kişiler de eğer söyledikleri şeriata, sünnete uygunsa, halleri ve gördükleri sahihtir. Cenabı Zül celal Hazretleri kalp penceresini melekler tarafından açmıştır, Rahmanidir. Eğer gördüklerinde Kur’an ve sünnete bazısı uygun, bazıları uygun değil ise, bu sefer o meczubun kararsız olduğunu, sebatsız olduğunu, gördüklerinin ise, melek ve şeytani pencereden geldiğine delalet eder ve sözlerine itibar edilmez.”

Konuya açık bir örnek teşkil etmesi için Abdullah Baba Hz.lerinin meczup bir dervişinin başından şöyle bir hadise geçer; Abdullah Baba Hz.leri evinde iken bir gece telefonu çalar. Geç vakitte çalan telefon, ev halkını tedirgin eder. Mübarek telaşlanmamaları gerektiğini söyleyip: “Bizi bu saatte ancak meczup dervişlerden birisi aramıştır” diyerek telefonu kaldırır. Telefonun diğer tarafında, İzmir Tire’den bir meczup çok telaşlı bir halde durumunu telefonda

Abdullah Baba Hz.lerine şöyle der:

─ Efendim! Çok zor durumdayım, bana yardım edin, der.

Abdullah Baba Hz.leri:

Hayırdır evladım ne oldu? diye sorar.

─ Efendim gecenin bu vaktine kadar beni manen uyutmadılar, kan ter içinde kaldım ne yapacağımı bilemedim sizi aradım, der.

Abdullah Baba Hz.leri:

Evladım sen bugün ne yaptın nerelere gittin? diye sorar.

─Efendim, bu gün kabristan ziyaretine gittim. Oradaki ölmüşlerimizin ruhlarına Fatiha gönderdim, ondan sonra da evime geri döndüm,

Abdullah Baba Hz.leri:

─ Tamam, evladım sen şimdi telefonu kapat birazdan tekrar ara, buyururlar. Aradan bir müddet geçtikten sonra, Abdullah Baba meczubu telefonla arar ve der ki:

Evladım, sen bugün Müslüman mezarlığına gittin, onlara Fatiha gönderdin öyle değil mi? diye sorar.

Meczub;

─ Evet, Efendim

Abdullah Baba Hz.leri

Peki! Sen mezarlıktan çıkarken, orada bulunan gayr-i Müslim mezarlığının yanından geçerken, ‘Bunlar da Allah’ın kulları, bunların ruhlarına da hediye edivereyim’ dedin mi? diye sorunca,

O kardeşimiz hayrete düşer ve şöyle der:

─ Efendim ben size bunu anlatmamıştım ama gerçekten böyle söyledim.

Abdullah Baba Hz.leri,

─ Evladım sana sabaha kadar eziyet edenler Mezhep imamlarımız idi. Sebebi de senin bu hareketindir. Önce İmam Azam Hazretleri, İmam Şafii Hazretlerine sordu: ‘Ya İmam sen böyle bir içtihat yaptın mı?’ O da: ‘Hayır yapmadım’ dedi İmam Şafii, İmam Malik Hazretlerine sordu. O da: ‘Hayır’ dedi. İmam Malik de İmam Ahmed b. Hanbel Hazretlerine sordu. O da: ‘Hayır yapmadım’ dedi. İşte evladım seni sabaha kadar birbirlerine atıp durdular. Sen şimdi tövbe et, gayr-i Müslimlere göndermiş olduğun Fatiha ve ihlâs-ı şerifleri Müslümanlara hediye et, inşallah düzelirsin, der. O meczub kardeĢimiz aynen Abdullah Baba Hz.lerinin söylediği şekilde mezarlığa gidip Hıristiyan mezarlığına gönderdiği ihlâs ve Fatihaları Müslümanlara hediye eder de, tövbe ve istiğfarda bulunur, böylece bu manevi rahatsızlığı geçer.

Üstadımız bundan sonra ‘Divane’ kimsenin durumuna işaret ederek buyurdular ki:

“Divane o kimsedir ki, ne söylenirse kâr etmez. Allah’ı sever, aklı fikri ondadır. Üstüne başına bakmaz, soğukta yürür üşür de üşüdüğünün farkına varmaz. Dünyaya itibarı olmaz.

Zamanın birinde Abdülaziz Debbağ Hazretlerine, derviş mi daha üstün, bunlar mı daha üstün? Diye sormak üzere bir kısım insanlar gelir ve içlerinden bir tanesi, Debbağ Hazretlerine:

─ Efendim falanca yerde şöyle takvalı, maneviyatlı, zikir ehli birisi var, gidelim mi? derler.

Debbağ Hazretleri de:

─ Peki, gidelim, der. O zâtın yanına varırlar.

Abdülaziz Debbağ Hazretleri yanındaki dervişine dönerek:

─ Buradaki kişi kendi nefsi ile baş başa, yalnız ibadeti ve taati ile uğraşıyor. Senin yaptığın ise daha zor, sen halkın arasında Hakk’a vasıl olabilmenin mücadelesini veriyorsun. Senin makamın bundan yüksek, deyince dervişi:

─ Aman Efendim nasıl olur? der.

Bunun üzerine Debbağ Hazretleri:

 ─ Evladım, sen halkın içinde insanları irşat ediyorsun, onlara İslam’ı anlatıyorsun, düşkünlere yardım ediyorsun, fakirin hakkını gözetiyorsun. Bir kişiyi irşat etmek, bir dünyayı irşat etmek gibidir. Allah (cc) sana bu amellerinden dolayı bir beldenin kızıl develerinin tüyleri adedince sevap yazıyor. Onun için sen bundan daha hayırlısın buyurur. Diyelim ki, Beş yüz milyon Müslüman var, sende bir kişiyi Müslüman ettin, Allah yoluna getirdin. Allah ve Resulü senin bu amelinden hoşnut olmuştur. Rasulullah (sav) buyuruyor ki:

Vallahi, senin hidayetinle bir tek kişiye hidayet verilmesi, senin için kıymetli develerden müteşekkil sürülerden daha hayırlıdır” (Dâvud)

Şu müjdeye bak, divaneye bak, meczuba bak. Bir de aklı fikri yerinde olan, olduğu gibi görünüp, göründüğü gibi olan istikamet üzere bulunan insana bak!

Rasulullah (sav) Hazretlerine Sahabe-i kiram geliyor:

Ya Rasulullah, akşam sakalın siyahtı, Şimdi on sekiz, yirmi kadar ak peyda olmuş. Bundaki hikmet nedir? diye sorunca,

Cenab-ı Peygamber (sav) Hazretleri:

“Beni, Hûd Suresi kocattı” buyurdular.

Ey Habibim! emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hud/112)

İşte bu divaneler ve meczuplar bu ölçünün içerisindedir. Yani, Müslüman’san Müslüman gibi görün, kâfirsen kâfir gibi görün. İşte bu divaneler ve meczuplar bu ölçünün içerisindedir. Demek ki; İnsan neye bağlanması gerekiyor, Kur-an ve sünnete.

Ayinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim,

Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür daim.

Siz Muhammed-il Mustafa’yı (sav) severseniz O, Allah’a olan bir aynadır. O aynadan göreceksiniz Allah’ı, Onu görünce ereceksiniz makama. Allah’ı sevmeyince bunların hiçbirisi olmaz.

Araştırmacı Yazar Nuri KÖROĞLU

Nuri Köroğlu ALLAH TEALA'YI ANMAK ; ZİKRULLAH

ALLAH TEALA’YI ANMAK ; ZİKRULLAH

Zikir; ıstılahta kelime olarak ezberleme, anma, anımsama, hatırlama, söylenmesi tavsiye edilen hamd, sena ve dua anlamlarında kullanılır.

Tasavvuf ıstılahında çok geniş yer tutan zikir, Allah-u Teâlâ’nın yüceliğini dile getirmek ve manevi olgunluğa ulaşmak gayesiyle belli bir isim ya da sözcükleri tekrarlamaktır.

Yüce Allah’ın (cc) bilinen güzel isimleri ve tevhid-i şerifle yapılan zikir, “zekere” fiilinin mastarıdır. Aslı zikirdir. Türkçe de zikir şeklinde kullanılır. “Zükr” kelimesi ile aynı anlamdadır. Çoğulu “ezkar” ve “zükür” olarak gelir. Zikra kelimesi de zikrin mübalağası olup çok zikretmek demektir. Zikir aynı kökten gelen kelimelerle birlikte, Kitabımız Yüce Kur’an da üç yüze yakın yerde geçmektedir

Allah-ü Teâlâ Hz. leri, Kuran’ı Kerim’in birçok ayetinde, kendisini zikretmemizi bize emretmiştir. Cenab-ı Hakk’ın beyan olunan bu emirleri ayetlerinde şu şekilde zikredilmektedir:

Allah (cc) Hz. leri buyuruyor ki;

“Ey İnananlar! Allah (cc) Hz. lerini türlü tespihler çekerek çok zikrediniz ve O’nu (cc) sabah akşam tesbih ediniz. Zira o sizi karanlıklardan nura çıkarandır.” (Ahzab /41,42)

“Rabbinin ismini sabah ve akşam zikret habibim. Allah’ın (cc) zikrine bütün vakitlerde devam et.” (İnsan / 25)

“Allah’ı (cc) çok zikredin, ta ki umduğunuza kavuşasınız.” (Cuma – 10)

“Öyle ise beni anın ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin” (Bakara /152) buyurmuştur.

Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hz.leri, kendisini Allah-ü Teâlâ‘ ya adayan, O’nu her zaman ve her yerde zikreden, aynı zamanda insanların da zikretmesine vesile olan müstesna bir şahsiyetti.

Kendisi; Allah’ü Teâlâ Hz.lerini zikretmenin en büyük ibadet olduğunu söyler. Bu meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için gerek yüce Kuran’a, gerekse Rasulullah Efendimizin hadis-i şeriflerine müracaat edilmesi gerektiğini bizlere anlatırdı.

Kur’an-ı Kerim ve hadislerde, zikrin faziletlerinden sıkça bahsedilmesine rağmen, günümüzdeki insanların zikrin hikmetini tam olarak idrak edemedikleri için zikrullah’tan uzak kalmışlar, ya da gerek görmeyerek kendilerini zikirden alıkoymuşlardır…!

Üstadımız Abdullah Baba Hz.leri;

Cenab-ı Zülcelâl Hazretleri’ne vasıl olmanın iki yolu olduğunu; bu yollardan birisi ‘Hafi zikir’ diğerinin ise ‘Cehri zikir’ olduğunu söyler. İki şekilde yapılan zikrullahı, şöyle ifade etmişlerdir;

Peygamber (sav) Hazretleri, Mekke’den, Medine’ye hicret ederlerken, Sevr Mağarası‘na müşrikleri aldatma maksadıyla sığındıklarında, yanında yol arkadaşı, can dostu olan Ebubekir Sıddık (ra) vardı. Ebubekir Sıddık (ra) Efendimiz mağara içerisinde, müşriklerin Rasulullah Efendimize zarar vereceği endişesiyle, korkuya kapılmıştı. Onun bu halini gören Sevgili Peygamberimiz:

“Korkma Ya Ebubekir.! Dilini damağına yapıştır. ‘La ilahe illallah’ de. Üzülme! Allah (cc) Habir ismi şerifi ile haberdardır. Basir ismi şerifi ile bizi görür. Bize bizden yakın olan O’dur. (Veli ismi şerifi ile dostlarına yardım edendir. Âlim ismi şerifi ile bilendir. Semi ismi şerifi ile işitendir. Selam ismi şerifi ile selamete ulaştırandır…) Sen dediğimi yapbuyurdu.

Hz. Ebubekir-i Sıddık (ra) Efendimiz dilini damağına yapıştırarak, bir nefeste yirmi bir defa ‘La ilahe illallah’ kelime-i tevhidi zikredince, üzerindeki korku geçti. Ve kalp aynası açıldı. Hafi zikri, Peygamber (sav) Efendimiz bu şekilde Ebubekir Efendimize telkin etmiş oldu.

Diğer bir Hadis-i şerifte:

Hz. Ebubekir-i Sıddık (ra.)’ın komşusu bir gün Peygamber (sav) Efendimize gelerek;

─ Ya Rasulullah, Ebubekir’in evinden ciğer kokuları geliyor. Komşusu olduğum ve kaç gündür aç olduğum halde bize ikram etmedi diye söyler.

Bunun üzerine Peygamber (sav) Hazretleri kalkar ve Ebubekir-i Sıdık (ra)’ın evine gelir. Fakat evin içerisinde yiyecek hiçbir şey yoktur.

Ebubekir Sıddık (ra) Hazretleri, Rasulullah (sav) Efendimiz’e:

─ Buyur, Ya Rasulullah! Anam, babam sana feda olsun! Sizi buraya getiren sebep nedir? diye sorar.

─Ya Ebubekir! Komşusu aç iken, tok yatan bizden değildir. Komşun, senin ciğer yediğini söylüyor. Evinden ciğer kokuları geliyormuş ve sen ona ikram etmemişsin. Bu doğru mu?

─Ya Rasulullah! Hâlim, Allah-u Teâlâ Hazretlerine ve size malumdur. Ben günlerdir ağzıma bir şey koymadım! Sadece Allah’ı zikrediyordum! dedi ve dilini damağına yapıştırıp; ‘La İlahe İllallah’ demeye başladı.

Biraz sonra evin içerisinde ciğer kokusu gibi bir koku meydana geldi. Peygamber (sav) Hazretleri, Hz. Ebubekir’in komşusuna dönerek:

─ Bahsettiğin koku bu muydu? diye sordu.

O da: ─ Evet, Ya Rasulullah! Bu kokuydu. Ben anlayamadım. Allah’ım beni affetsin! Sen de affet! Meğerse Ebubekir’in ciğeri Allah aşkından püryan olmuş, gelen koku buymuş dedi.

Ebubekir Sıddık (ra) Hazretleri, Serveri Kâinat Efendimize:

─ Ya Rasulullah! Hafi zikre devam ettikçe, bende acayip garaip haller oldu. Nereye baksam sizi görüyorum. Hacete gitmeye dahi utanıyorum. Zevcemle münasebete bile hayâ ediyorum. Bundan dolayı çok mahcubum. Bunda bir hata var mı? diye sordu.

Peygamber (sav) Hazretleri:

─ Hayır, Ya Ebubekir! ‘Fenafir-Resül’ makamına gelmişsin, dedi.

Ebubekir Sıddık Hazretlerinin yapmış olduğu esmaları değiştirdi ve Hazreti Ebubekir Fenafillâh makamına geldi. O makama ulaştığında;

─ Ya Rabbi! Ne olur benim bedenimi öyle büyüt ki; ‘La İlahe İllallah Muhammedun Resülullah’ diyen hiçbir mü’min cehenneme girmesin, diye dua etti.

İşte Peygamber (sav) Hazretlerinin terbiyesi altında hafi zikir yapan o mübarek sahabe Allah’ü Teâlâ Hazretlerine vasıl oldu.

“Bunlar (hidayete ulaşan kişiler) iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki kalpler ancak Allah ı zikretmekle huzur bulur.” (Rad /28)

Cenab-ı Zülcelâl Hazretlerine vasıl olmanın ikinci yolu ise; Cehri zikir ile olur.

Hz. Ali (ra) Efendimiz, bir gün Rasulullah (sav) Hazretlerinin hane-i saâdetlerine gelir.

─ Ya Rasulullah! Allah’a varan yolların en kısa olanını, kullarına en kolay gelenini, nezdinde en üstün olanını bana bildir, diye istekte bulunmuş. Bunun üzerine Peygamber (sav) Hazretleri:

─ Ya Ali! Ben ve benden önceki Peygamberlerin söylediği sözlerin en kabule şayanı; ‘La İlahe İllallah’ Kelime-i Tevhid’tir. Yedi kat yer ile yedi kat gök terazinin bir kefesine konsa, ‘La İlahe İllallah’ Kelime-i Tevhid de diğer kefesine konsa ‘La Ġlahe Ġllallah’ hepsinden ağır gelir, buyurdu.

Hz. Ali (ra) Hazretleri:

─ Ya Rasulullah, Allah’ı nasıl zikredeyim?

Hz. Peygamber (sav) Hazretleri:

─ Ya Ali! Dizini dizime daya. Alnını da alnıma koy. Gözlerini kapa ve üç defa söyleyeceğimi dinle. Sonra sende üç defa söyle, ben dinleyeyim.

Akabinde, Peygamberimiz gözünü yumup, yüksek bir sesle, üç kere ‘La İlahe İllallah’ dedi. Hz. Ali (ra) Efendimizde dinledi.

Hz. Ali (ra) Efendimiz gözünü yumup, sesini yükselterek üç defa ‘La İlahe İllallah’ dedi.

Bu şekilde Peygamber (sav) Hazretleri, Hz. Ali (ra) Efendimize cehri zikri telkin etti. (El İnayetür-Rabbaniye)

Mekke Fethi’nde, Kâbe’nin içerisindeki putları sahabeler yıkmaya başladılar. O anda Hz. Ali (ra) Efendimiz, Peygamber (sav) Hazretlerinin yanına gelerek;

─ Ya Rasulallah! İçerideki Lat ve Uzza putları çok ağır ve yüksek yapılmış, omzuma çıkın da, yıkalım, dedi.

Peygamber (sav) Hazretleri:

─ Ya Ali! Bende nübüvvet mührü var. Benim ağırlığımı küre-i arz zor tartıyor. Sen beni taşıyamazsın. Onun için, sen benim omzuma çık, buyurdular.

Hz. Ali (ra) Efendimiz:

─ Aman, Ya Rasulullah! Sizin omzunuza çıkmaya, hayâ ederim! dedi.

Peygamber (sav) Efendimiz, tekrar:

─ Çık Ya Ali, deyince

Hz. Ali Efendimiz:

─Affet Ya Rabbi! diyerek, Rasulullah (sav) Hazretlerinin mübarek omuzlarına çıktılar. Put çok ağır ve yüksek olduğundan, Hz. Ali Efendimiz putu iterken dengesini bir an kaybedip aşağıya bakınca, Rasulullah Efendimiz de kendisine baktığını gördü. O anda Hz. Ali (ra) Efendimiz on sekiz bin âlemde Peygamber (sav) Hazretleri’nin cemalini gördü ve Fenafir Resül makamına ulaştı.

Peygamber (sav) Hazretlerinin terbiyesi altında cehri zikre devam eden, Hz. Ali (ra) Efendimiz de en sonunda fenafillâh makamına geldi. Ve bu makamda;

―Ben görmediğim Rabbime iman etmem, buyurdu.

Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin zâtında değil, sıfatlarında fani oldu. Hz. Ali ya da O’nun gibi gerçek, samimi bir şekilde Hakk’a vasıl olup, teslim olan tüm müminlere bakınız. Yüce Kur’an nasıl müjdelemektedir.

“Sen ancak zikre uyan ve görmeden Rahmandan korkan kimseleri uyarabilirsin. İşte böylesini mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele.” (Yasin / 11)

Cehri olsun, hafi olsun, ferden olsun, cemaatle olsun; Allah’ı zikir caizdir. Aynı zamanda pek kuvvetli bir sünnettir. Her kişinin ömründe en az bir defa ‘La İlahe İlallah Muhammedür Rasulullah’ demesi ve yüksek sesle söylemesi farzdır.

Hafi ve cehri zikrin ilk öğreticisi Peygamber (sav) Efendimizdir. Rasulullah Efendimiz hem hafi hem de cehri zikri bizzat yapmış ve sahabelerine de tavsiye edip, yaptırmıştır.

Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hz. leri, bu konuyla alâkalı yukarıda detaylı bir şekilde, sahabe hayatından örnekler vererek bizleri aydınlattılar. (Allah Makamlarını Ali kılsın, Âmin!) Biz de bu konuyla ilgili bazı ayet, hadis ve fetvalardan bir nebze sizlere aktarmak istedik.

Cehri Zikir ile ilgili Cenabı Zül Celal Hz. leri:

“Hac ibadetlerinizi bitirince, babalarınızı (bağırarak) zikrettiğiniz gibi, hatta daha kuvvetli bir şekilde Allah’ı zikredin.” (Bakara / 200) buyurmaktadır.

El-Esas Fit-Tefsir‘de Said Havva merhum şöyle diyor:

“Kurban Bayramı ve teşrik günlerinin (Arefe ve Kurban Bayramının dördüncü gününün) özelliklerinden birisi de hac farizasını eda edenlerle, etmeyenlerin (yani bütün Müslümanların) toplu olarak cehri (yüksek sesli) bir şekilde tekbir ile Allah’ı zikretmeleridir. Hz. Ömer (ra) ın (Hacda) bulunanlarla (adeta Mina tekbirlerle sallanırcasına) beraber tekbir getirdikleri sabittir. (İsmail Hakkı Bursevi – C.1,S.531)

Âraf Suresi 205. Ayetinde geçen;

“Kendi kendine yalvararak, ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an, gafillerden olma.”

Emrini delil gösterenler; bu ayete göre cehri zikrin uygun olmadığı görüşünü ileri sürmektedirler. Bu son derece yanlıştır. Zira bütün müfessirlerin ortak görüşüne göre bu ayet, Mekke’de zulmün en şiddetli olduğu devirde inmiştir. Açıktan, Ben Müslümanım diyenlerin en ağır işkencelere uğradıkları bir zamanda, Rabbimiz gizli zikri tavsiye etmiştir. Fakat ne zaman ki Medine’de İslam devleti kurulup, hürriyet sağlanmış, işte o vakit cehri zikir de pek çok misali ile tatbik oluna gelmiştir. Müfessirlerin ortak görüşüne göre ayetin;

“Yüksek olmayan bir sesle an” kısmının, yüksek sesle zikretmenin mahzurlu olduğu anlamına gelmeyeceği hususunda fikir birliği etmişlerdir.

Nasıl ki; “İhramdan çıkınca avlanın” ayetinde, ihramdan çıkan kişinin avlanması farz kılınmıyorsa, bundan dolayı vuslatta esas olan usuldür.

Şimdi de Rasulullah (sav)’ın ve O’nun ashabının cehri zikir yaptıklarına dair bazı rivayetleri nakledelim.

Hadis kitaplarının en sahihi olan Buhari’den naklediyoruz.

İbni Abbas (ra) şöyle buyurmuştur:

“İnsanların farz namazlarından çıktıktan sonra yüksek sesle zikretmesi; ta, Hz. Peygamber (sav) zamanında vardı. Hatta ben namazın bittiğini onların sesini duyunca anlardım.” (Buhari)

Yine bir başka Hadisi şerifte Ya‘la Bin şeddad diyor ki:

“Babam şeddad bin evs şu hadisi anlattığı sırada, yine sahabeler den Ubade bin Samit (ra)’de orada bulunuyor ve tasdik ediyordu. Babam şöyle diyordu:

Bir gün yanında oturduğumuz bir sırada, Hz. Peygamber (sav) ehli kitabı (yani Yahudi ve Hıristiyanları kastederek)

İçinizde yabancı kimse var mıdır? Buyurdular.

Hayır, dedik.

Bunun üzerine kapının kapatılmasını emrettiler ve sonra da;

Ellerinizi kaldırınız ve “La İlahe İllallah” deyiniz, buyurdular.

Bizde ellerimizi kaldırdık ve uzun bir müddet “La İlahe İllallah” diyerek zikrettik. Sonunda Hz. Peygamber (sav) şöyle dua etti:

Allah-ü Teâlâ’ya hamd olsun. Ey Rabbim! Sen beni bu kelime ile gönderdin ve bu kelimenin karşılığında cenneti vaat ettin. Sen vaadinden dönmezsin, buyurdular.

Sonrada Hz. Peygamber (sav) bize dönüp:

“Sizi müjdelerim, Allah hepinizi affetti” buyurdular.” (Hayatüs-sahabe)

Bu konuda daha pek çok hadisi şerif zikredebiliriz. Ancak mevzunun anlaşılması için yeterli olduğunu düşünüyoruz.

İşte cehri zikir ve hafi zikrin hak oluşunu ve Allah-ü Teâlâ Hazretlerine vasıl olabilmenin metotlarını, Hz. Peygamber (sav) Sahabe-i Kiram’a, onların durumlarını gözeterek kendilerine cehri zikri ya da hafi zikri telkin etmişlerdir. Cehri zikrin veya hafi zikrin birbirine karşı herhangi bir üstünlüğü yoktur.

Şimdi de âlimlerimizin konuyla alakalı fetvalarından nakiller yapalım. Bu mesele üzerindeki şüphe ve tereddüt karanlığı zikir nuru ile kaybolsun.

İbn-i Abidinde şöyle deniliyor:

Hadiste sesli zikrin efdal olduğunu belirten hadisler vardır. Mesela; “Her kim beni cemaat içinde anarsa, ben kendisini daha hayırlı bir cemaat içerisinde anarım” buyrulmuştur. (Buhari)

Bununla beraber gizli zikrin efdal olduğunu beyan eden hadislerde vardır. Bu iki tür hadislerin anlaşılması şu şekilde olmalıdır: Sesli ve sessiz zikrin ikisi de efdaldir. Ancak bunu uygulayanların haline ve bulunduğu vakte göre değişir.

Nitekim namazda gizli ve aşikâr olmayı gerektiren hadislerin anlaşılması bu şekilde olmuştur.

Zikrin hayırlısı gizli olanıdır. Cehri olanı da buna aykırı değildir. Çünkü bu hadis; riyadan korkulduğu, uyuyanlar uyandığı yahut namaz kılanlar rahatsız olduğu zamana mahsustur.

Böyle bir durum yoksa âlimler sesli zikrin efdal olduğunu söylemişlerdir. Zira bunda amel daha çoktur. Dinleyenlere de faydası dokunur. Zikreden şahsın kalbini uyandırır, onu düşünmeye sevk eder. Uykusunu düzenler ve neşesini artırır… Meselenin tamamı Fetavayi-Hayriyyededir.

Hamevi Haşiyesinde İmam Şaraniden naklen denilmektedir:

Gelmiş geçmiş bütün ulema cemaat halinde zikrin, mescitlerde ve diğer yerlerde müstehap olduğunda ittifak etmişlerdir. Meğerki onların aşikâr zikri uyuyan veya namaz kılan yahut Kur’an okuyan bir kimseyi rahatsız etmemiş ola… (İbn-i Abidin)

Yine aynı kitapta; “Cehri zikri hoş karşılamayan birkaç fetva nakledildikten sonra şöyle deniyor. Bu mesele (sesli zikir meselesi) Hayriyede yazılmış ve “kadıların fetvasındaki (cehri zikir men eden hüküm) zarar verici sesli zikre hamdedilmiştir” demiş ve şunu eklemiştir.

“Bu konuda birtakım hadisler. Bu hadisler sesli zikri emreder. Bazı hadisler de vardır ki gizli zikri gerektirir. Bu iki grup hadisin arasını şöyle bulmak mümkündür; yani bu meselede hüküm şahısların ve hallerin değişmesiyle değişir. Riyadan korkulduğu, namaz kılanlar eziyet görecekler ve uyuyanlar rahatsız olacaklar diye korkulduğu vakit gizlice söylemek efdaldir. Eğer bu engeller yoksa sesli söylemek daha efdaldir. Çünkü sesli söylemek daha fazla ameli gerektirir. Birde onun faydası onu dinleyenlere sirayet eder. Zikredenin kalbi uyanır, gayreti tamamen (Hakkı) düşünceye yönelir. Benliğini tamamen zikre verir. Uykusu açılır ve neşesi daha da artar.”

Cehri zikir ile meşgul olan sahabeler; Hz. Ali, İbni Abbas, İbni Ömer, Ebu Musa, Enes bin Malik, Ebu Hureyre, Abdullah Zülbacedeyn (ra) ile hafi zikir ile meşgul olan; Hz. Ebubekir, Hz. Osman, Hz. Selman-ül Farisi, İbni Mesud, Ebu Derda (ra) Sahabe-i Kiram Efendilerimiz her iki yolda da Allah’a vuslat yolunu bulmuşlar, tabiine öğretmişler, kendileri de bizzat tatbik etmişler ve bizlere kadar ulaşmıştır. Hafi ve cehri zikir hakkında ayeti kerimeler Kuran’da pek çok yerde kayıtlıdır. Bundan dolayı Mürşid-i Kâmil olan zât, dervişinin durumuna göre cehri zikri veya hafi zikri telkin eder. Derviş kabiliyeti, samimiyeti, muhabbeti, çalışması nispetinde yol alır.

İnşallah hafi ve cehri zikir meselesi bir nebze olsun aydınlatılmış, bu konu hakkındaki şüpheler giderilmiş ve Allah-u Teâlâ’nın zikri teşvik olunmuştur.

Konulara daha çok vakıf olunması açısından Allah’ı zikir hakkında birkaç Ayet-i Kerime aktarmamız uygun olacaktır.

“(Resulüm) Sana vahy edilen, kitabı oku ve namaz kıl. Muhakkak ki namaz kötülüklerden alı kor! Allah’ı zikir elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilir.” (Ankebut / 45)

“Şeytan onları (münafıkları) etkisi altına aldı da Allah’ı zikretmeyi unutturdu. İşte onlar (zikirden uzak münafıklar) şeytanın yandaşlarıdır.” (Mücadele /19)

“İman edenlerin, Allah’ı zikir ve Hak’tan inen Kur’an sebebiyle ürperme zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi (zikrullahı terk edici) olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onların birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Hadid /16)

“Namazı bitirince de ayakta, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler ve şöyle derler: Rabbimiz! Sen, bunu boşu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (Ali İmran /191)

Zikrullah’ın fazilet ve kıymetine dair Hadisi şeriflerden bazıları;

“Size amellerinizin en hayırlısını ve melik (olan Rabb)’inizin katında en sevaplı olan ve derece bakımından en yüksek hem de altın ve gümüş sadaka dağıtmanızdan, (Allah’ın dini için cihat edip İslam) düşmanlarının boyunlarını vurmanızdan size daha hayırlı olan ameli haber vereyim mi? Sahabe;

“Ver Ya Rasulullah!” deyince,

Hazreti peygamber (sav) “Zikrullahtır” buyurdu. (Tirmizi)

Zikrin faziletine ve Allah katındaki kıymetine dair Hz. Muaviye’nin Peygamber (sav) Efendimiz ’den naklettiği Hadisi Şerif’te şöyle bahsedilmektedir:

“Bir gün Peygamberimizin zevcesi Ümmi Habibe’nin evine geldim. Allah’ın Resulü de geldi. Biraz sohbetten sonra, alnından pırıl pırıl nur tanesi indi, benzi sarardı, beyazlaştı. Ondan sonra gözünü açtı. Kız kardeşim Ümmi Habibe terlerini sildi. Terini kurutmak için ateşe götürdü. Ateş ne terini kuruttu ne de mendilini yaktı. Odanın içi Miski Amber gibi kokuyordu. Acele yürüdü. Ben de arkasından yürüdüm. İçlerinde Selman-ı Farisi’nin (ra) de bulunduğu Ashab-ı Suffe’nin olduğu yere geldi. Dört yüz kişi kadar vardı. “İllallah, İllallah” diye tesbih ediyor, zikrediyorlardı.

Rasulullah (sav) Hz. leri şöyle buyurdular:

“Allah için size and veririm, yemin ederim, ne yapıyorsunuz?”

Onlar da:

“Allah’ı (cc) zikrediyoruz. “İlahi Ente Maksudi ve Rızake Matlubi Ya Hz. Allah” diyoruz.

Ya Rasulullah! Maksadımız O’nun rızasıdır. Bizi karadaki, denizdeki mahluklar gibi değil; en güzel şekilde “Ahseni Takvim” olarak yarattı. Habibine ümmet eylediği için biz onu tesbih ediyoruz” dediler.

Rasulullah (sav) Efendimiz:

Size, zikrullahın değerini anlayın diye yemin vererek söyledim. Şimdi Cebrail kardeşim geldi. Cenabı Allah (cc) meleklere şöyle hitap ediyor:

“(Ey meleklerim!) Görüyor musunuz bu kullarımı? Onlar katımda sizden çok sevimlidir.” Melekler cevaben:

“Ya Rabbi! Biz sana hakkıyla zikredici şükredici değil miyiz?” der.

Allah-ü Teâlâ Hz. leri;

“Evet! Sizler bana şükredicilersiniz. Fakat onların zikri bana daha hoş geliyor. Onların kalbine nefis verdim, mal sevgisi, makam sevgisi, evlat sevgisi, her türlü sevgiyi verdiğim halde; kalplerindeki sevgileri tevhit nuruyla attılar. Masiva kalmadı kalplerinde. Nazargahım kalpleri oldu. Yere göğe sığmam, mümin kullarımın kalbine sığarım.

Onlar benden rızamı istiyorlar. Onun için sizden çok üstündür.” buyurdu.

O halde devam ediniz. Ben üzerinize rahmetin indiğini gördüm ve size ortak olmak istedim.” buyurdular. (Taberani)

Rasulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır;

“Allah-ü Teâlâ buyuruyor ki;

Ben kulumun zannı (ne ise) ona göreyim. Beni zikrettiği zaman onunla beraberim. Eğer (kulum) beni kendi kendine zikrederse; ben de onu kendi zatımda zikrederim. Eğer kulum beni cemaat içerisinde zikrederse; ben de onu o cemaatten daha hayırlı bir cemaat içinde zikrederim.” (Buhari, Müslim,)

“(Ey ashabım!) Eğer cennet bahçelerine uğrarsanız; o (bahçelerde) çok kalın. Sahabeler sordular:

“Ya Rasulullah cennet bahçeleri nerelerdir”

Rasulullah Efendimiz buyurdu ki;

“Zikrullah Halakalarıdır.” (Tirmizi )

Her kim ki, cemaatle sabah namazını kılar, (namazdan) Sonra güneş doğuncaya kadar (cemaatle veya tek olarak) zikrullah yapar, bundan sonra da iki rekât namaz kılarsa; onun için tam bir hac ve umre sevabı vardır. Tam bir hac ve umre sevabı vardır. Tam bir hac ve umre sevabı vardır. (Tirmizi)

Muaz Bin Cebel (ra) şöyle anlatıyor:

Son konuşmamızda Hz. Peygambere (sav);

“Ey Allah’ın Rasulü! Allah-ü Teâlâ katında amellerin en şereflisi hangisidir? diye sordum.

Dilin, Allah’ın zikrinden dolayı yaş olduğu halde ölmendir” buyurdu. (H.Sahabe)

Cabir (ra) şöyle anlatıyor:

“Bir gün Medine mezarlığında bir ateşin yanmakta olduğunu görerek oraya gittik. Hz. Peygamber (sav) yeni açılan bir kabre girmişler, orada bulunanlara;

Cenazeyi bana uzatınız” buyurdu.

Onu ayakları tarafından Hz. Peygamber (sav)’e uzattılar. Sonradan bu kişinin yüksek sesle zikir yapan bir sahabe olduğunu öğrendim. (Ebu Davud,)

Abdullah Zulbacadeyn denilen mübarek sahabe daima yüksek sesle zikrullah yapardı. Bir gün Hz. Ömer (ra) onun hakkında;

“Acaba riyakârlık mı yapıyor?” dedi.

Hz. Peygamber de (sav):

“Hayır! O yanık halde Allah’a yalvaran birisidir” buyurdular. (Riyazüs-salihin.)

Abdullah bin Amr (ra) der ki;

Rasulullah (sav) şöyle buyurdu:

“Tesbih Sübhan Allah’ mizanın yarısını, ‘Elhamdülillah’ ise tamamını doldurur. ‘La İlahe İllallah’ sözüne gelince; onun sevabı hiçbir maniye takılmadan doğruca Allah’a gider. (Tirmizi)

Cabir (ra) demiştir ki; Rasulullah (sav) şöyle buyurdu:

“Zikrin Faziletlisi ‘La ilahe İllallah’ (demek) tir. Duaların en faziletlisi ise ‘Elhamdülillah’ demektir.” (Nesai)

Abdullah Baba (ks) ayetler ve hadisler ışığında Allah’ı (cc) zikreden bir kul idi. Hiçbir zaman Kur-an ve Sünnet yolundan çıkmaz usul ve adaba riayet ederdi. Sabah Namazını eda ettikten sonra, güneş doğuncaya kadar Allah’ı zikir ile meşgul olurdu. İkindi Namazından sonra da kerahet vakti çıkıncaya kadar yine zikir ile meşgul olur; şu hadisi şerifi okurlardı:

“Yemin ederim ki! Sabah namazından sonra Allah’ı (cc) zikreden bir toplulukla oturmam (ve onlarla) zikretmem; benim için Hz. İsmail (as) ın soyundan bir köleyi âzat etmekten çok daha hoştur. Ve yine yemin ederim ki! İkindi namazından sonra güneş batıncaya kadar Allah (cc)’ı zikreden bir cemaatle oturmam; bana dört köle âzat etmekten daha sevgilidir.” (Ebu Davut)

Abdullah Baba (ks) gece yatmadan önce iki rekât namaz kılar ve daha sonra Peygamber (sav) Efendimiz‘in sünnet-i seniyyesi üzere yatağına yatmadan şu duaları okurdu:

Üç defa Kevser

Üç defa İhlas-ı Şerif

Üç defa Felak suresi

Üç defa Nas suresi

Bir defa Fatiha-i Şerife

Bir defa da Ayetel kürsi okur. Vücudunu mesh ederdi.

Otuz üç defa Subhanallah,

Otuz üç defa Elhamdülillah,

Otuz dört defa Allah-ü Ekber, deyip sağ tarafına döner, ayaklarını toplar ve Allah’ı zikrederek yatardı.

Abdullah Baba Hz.leri usul ve adaba çok önem verir ve riayet ederdi. Coşkulu ve aşk ile zikrullah yaptırırdı. Ancak, zikrullah içerisinde bağırmayı, kendini yerlere atmayı, adap dışı hal ve hareketleri asla tasvip etmezdi.

“Nasıl namazın tadili erkânı varsa, uymak riayet gerekiyorsa, zikrullahın da edep ve adabı vardır. Edep ve adabın olmadığı yere maneviyat gelmez.” buyurdular.

Hiçbir zaman Kur’an ve sünneti seniyyeden zerre kadar taviz vermemiş ve hiçbir zaman Kur’an ve sünnet yolundan ayrılmamıştır. Hayatı boyunca böyle yapmış ve aşk ehli olan âşıklara da böyle yapmalarını telkin etmiştir.

Nuri Köroğlu

Nuri Köroğlu | MÜRİD Ve DERVİŞ

MÜRİD Ve DERVİŞ

Allah’a Hamd ve Sena ederiz ki, bizleri kendi yoluna çekerek, kendisi ile meşgul etti. Dostları vasıtası ile kendisiyle nasıl dostluk kurulacağından haberdar etti. Onlara ihsan buyurduğu sayısız nimetlerle, kendisini sevmeyi ve emirlerine itaat etmeyi öğretti. Bu itaatin neticesinde irade insanı olmayı nasip etti. Eğer bunlardan nasip yazmamış olsa idi, bu değerlere ulaşmaya belki imkân ve fırsat bulamazdık. Asrın getirdiği felaketlere karşı kendimizi koruyamazdık. Şu zamanda eğer içimizde bir şevk beliriyor, bir ateş yanıyor ise, bu yolu bizlere öğreten ve sevdiren Üstadımız sayesindedir. O vazifesini hakkı ile yerine getirdi. Bir Üstat olmaktan daha ziyade, nasıl Mürid olunur, nasıl Derviş olunur, bunları şahsında belirgin bir hale getirmiş idi. Bu kadar büyük bir makamı ihraz ettiği halde, çoklarının düşük mertebe saydığı ‘Müridlik’ ve ‘Dervişlik’ vasfını üzerinde daima korurdu. O’nun en belirgin vasıflarından birisi bu idi. O hem Kâmil bir Mürşid hem Rabbani bir Âlim ve hem de Sadık bir Mürid idi.

Seneler geçtiği halde, kendilerinden feyiz aldığı Üstatlarını daima rahmetle yâd eder ve sanki onların varlığına her zaman muhtaç imiş gibi erdemli bir şahsiyet sergilerdi. Onlardan aldığı kıymetli bilgileri hazine gibi muhafaza eder, sözlerini yerli yerince sarf ederdi. Kendisine bir şey sorulduğunda, hemen kendilerinden feyiz aldığı Üstatlarını hatırlayarak, konuyla alakalı olarak onların açıklamalarından bizleri faydalandırır ve gönlümüzü gıdalandırırdı. Gaziantepli Bilal Nadir Hazretleri ile Çorumlu Hacı Mustafa Efendi’den çokça bahseder ve onların sevgisini kalplerimize nakşederdi.

Sufiyye hazaratı, kulun adet üzere olan alışkanlıklarını Allah’ın rızası uğruna terk etmesini, iradenin başlangıcı olarak kabul ederler. Sağlıklı bir iradeye sahip olabilmek için nefsanî arzulardan sıyrılmak gerekmektedir. Bu itibarla alışkanlığı terk etmek irade demektir. Bunun zirvesi ise; Kulun herhangi bir işarete dayanmadan, her vakit Allah’ı kalbinde bulmasıdır. Bu mertebe, “Sabıklar” ın mertebesidir. Bunlar, isteklerinden arınmış kimselerdir. Bunların iradesi kemal seviyeye ulaşmıştır. Evvelkisi ise “Mübtedi” lerin mertebesidir. Daha işin başlangıcında olan kimselere isteyen manasına “Talib”denir. Belli bir yola giren kimseye de “Mürid”denir.

İrade; lügatte dileme, isteme, meram etme manasına gelir. Gönül ehlinin diliyle Hak Teâlâ’yı aramaktır. İrade; Saliklerin yolunun başlangıcıdır. Allah-ü Teâlâ’yı kastedenlerin bu yolda attıkları ilk adımdır. İnsanın bir şeye ulaşabilmesi için o şeyi önce istemesi, talep etmesi lazımdır. Tasavvufta irade; Allah yolunda giden kimsenin işinin ilk başlangıcıdır.

Sufiler; sapık arzu ve düşüncelerden kurtularak, tam bir irade ile Allah’a yönelen kimseyi ‘Mürid’ diye isimlendirirler. Müridleri de birisi ‘Mutlak Mürid’ birisi ‘Mecazi Mürid’ ve diğeri de ‘Riyakâr Mürid’ olmak üzere üç kısma ayırmışlardır.

Üstadımız, Abdullah Baba Hazretlerinin, Mürid ve Derviş kavramları hakkındaki o seçkin beyanlarını sunacağız.

“Cenab-ı Zül Celal Hazretlerine vasıl olmak isteyen, Allah (cc)’ı arzulayan, bu sebeple bir Mürşid-i Kâmilden ders almış herkese Mürid denir.”

Mürid

Lügatte irade eden, dileyen, isteyen manasınadır. Allah’tan rızasını isteyerek, kendisini bu hususta başarılı kılmasını isteyen kimseye ‘Mürid’ denir. Istılahta ise; kalbini Allah’tan başka her şeyden yana arındırmış, yüzünü Rabbine çevirmiş ve O’na kavuşma özlemi içerisinde Tarikat disiplinine uyarak, dünyanın debdebe ve ihtişamından yüz çeviren kimse demektir. Kur’an’da buyurulduğu üzere bu kimseler şu ayette geçen gerçek irade sahipleridir:

“Hayır, öyle değil; iyilik yaparak kendini Allah’a veren kimsenin ecri, Rabbinin katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. (Bakara /112)

Kul iradesini Allah’a yöneltirse, Allah’ın da merhametiyle kulunu karşılaması söz konusu olur. Bu kıvama gelebilmek için, Tasavvufta Kemal mertebelerine ulaşmış, Kâmil bir Mürşidin terbiyesine girilmek sureti ile O’nun direktifleri doğrultusunda yaşamak gerekir. Bu noktaya işaretle Üstadımız şöyle buyurdular:

“Ancak mürid olan kişi Üstadının emirlerini ve şeriatı harfiyen, yerine getirmelidir. Onun için de üç çeşit mürid vardır:

1. Mutlak Mürid

Bu mürid, üstadına tam teslim olmuştur. Üstadı ona ne emrederse, ‘Neden, niçin?’ diye sormaz. Derhal boynunu büker, söylediğini yerine getirir. Hiçbir sebep aramaz. Çünkü mutlak mürid, kendisini Allah’a vasıl edecek olan zattan gelen her şeye rıza gösterir.

Ali Havvas Hazretleri buyurdu ki:

Sadık müridin vasıfları dörttür:

1. Şeyhinin sevgisini sadık bir şekilde muhafaza etmek.

2. Şeyhinin emrini canından aziz bilmek.

3. Şeyhine karşı kalpten dahi olsa itirazı terk etmek.

4. Şeyhinin huzurunda kendi irade ve ihtiyarından soyunmak.

Herhangi bir mürid bu sıfatları üzerinde toplarsa, onda kabiliyet var demektir. Böyle bir müride manevi kapılar açılır. Bu sıfatları üzerinde toplayan bir mürid, kuru bir kav gibi olur. Kavı ıslak olan müridden ahit almak isteyen kimsenin çakmağından çıkan kıvılcımlar söner. İşte bu sebepten ötürü, müridlerin çoğu şeyhlerinden faydalanamazlar. Çünkü sadık müridin vasıfları üzerlerinde yoktur.

Üstadımız, mutlak müridin özelliklerini tasvir mahiyetinde, Pirlerin Piri, Seyyid Abdülkadir Geylani (ks) Hazretlerinden bir misal getirmek üzere şöyle buyurur:

Buna bir örnek verecek olur isek, Pirimiz Abdülkadir Geylani (ks) Hazretleri daha küçük yaşta iken Ebu-l Vefa Hazretlerinin sohbetine gitmek için camiye yaklaşır. Bu arada Ebu-l Vefa Hazretleri camide vaaz ederken:

─ Birazdan içeriye bir genç gelecek, o içeriye girmek istediğinde onu dışarı atın diyor. O genç camiden içeri girmek istediğinde dışarı kovalıyorlar, tekrar girmek istiyor. Gene çıkarıyorlar. Üçüncü defa da aynısını yapınca;

Ebul Vefa Hazretleri:

─ Bırakın o genci içeri girsin. Onu iyi tanıyın. Onun adı, Abdülkadir’dir. Eğer onu camiden üç defa değil otuz üç defa bile kovsaydım, yine de gelirdi. Bu gencin horozu kıyamete kadar ötecektir.” buyurarak, bir müridin mürşidine karşı teslimiyetinin nasıl olması gerektiğini bizlere göstermişlerdir. İşte bu mutlak müridin özelliğidir.

Tarihimiz, şeyhlerine karşı sağlam bir teslimiyet gösteren büyüklerin örnekleri ile doludur. Bu teslimiyet huzurda şeyhin kendisine gösterilirken, hakikatte Rasulullah (sav)‘e gösterilmiş olmaktadır. Zira bu ruh ve anlayışla yetişenler, her an kendilerini sanki Allah ve Resulünün huzurunda imiş gibi hissederler.

Abdullah ibn-i Mübarek (rh. a) der ki:

Bir gün İmam-ı Malik’in huzurunda bulunuyordum, Hadis rivayet ediyordu. Kendilerini akrep sokmaya başladı, yaklaşık olarak on kere soktu. İmamın yüzü değişti, morardı ama asla hadisi rivayetini kesmedi ve sözünde hiçbir değişiklik olmadı. Ders meclisi dağılıp ve halk yanından ayrılınca kendisine:

Bugün mübarek çehrenizde hayli değişiklik oluştu, sebebi nedir? diye sordum.

Bunun üzerine hadisenin tamamını anlattı. Sonra buyurdu ki: Benim bu derece sabrım kendi şecaat ve dayanıklılığımdan dolayı değil, sadece Peygamberimizin hadisine olan tazimimdendir.”

İşte büyükleri seçkin kılan özellik!

Bundan sonra Üstadımız, ikinci derecedeki Müridi anlatmaya geçiyor. Buyuruyor ki:

2. Mecazi Mürid

Bu kişi de zahiren Üstadının emrindeymiş gibi görünür fakat manada nefsinin emrindedir. Üstadımız Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri bize şöyle buyururdu:

“Oğlum, müridlerimize iki şey öğretebildik. Birincisi, sofradaki yemeği sünnetlemek. İkincisi de bir misafir geldiği zaman onu kucaklamak” derdi. Yine buyururdu ki:

“Yanımızda iken babaya bağlıyız diyorsunuz, yanımızdan ayrılınca nefislerinize tabi oluyorsunuz. Hanımlarınıza kötü davranıyorsunuz. Ölçü ve tartılara dikkat etmiyorsunuz. Gıybet ediyorsunuz, birbirinizin arkasından konuşuyorsunuz. İşte bizim yanımızda iken tabi oluyorsunuz, dışarı çıktığınızda nefislerinize tabi oluyorsunuz” derdi. Bu da mecazi müridliktir.

Görülüyor ki; İslam ahlakı Tarikat şeyhleri tarafından korunmuştur. Pirimiz Abdülkadir Geylani’ye nispet edilen bir söz vardır ki:

Bir edep için, binlerce derviş feda olsun. Edep gittiğinde onu geri getirecek bulunmaz ama binlerce derviş kıyamete kadar gelecektir” demiştir. İslam, ahlaktır ve ahlaklandırmaktır. Bu yüceliğe, olgun zâtlara uyularak ulaşılır. Zahirde uyuyor görüntüsü vermek kişiyi maksada ulaştırmaz! Bundan sonra Üstadımız, riyakâr müridin durumuna geçerek şöyle buyururlar:

3. Riyakâr Mürid

“Üstadından kendisine eza veren bir hal sadır olduğunda, hikmetini araştırmadan üstadını terk eder, ikiyüzlüdür. Örnek olarak:

Üstadımız yanımıza niye gelmedi, bizi niye çağırmadı ki, bana niye şöyle dedi, gerçek şeyh olsa şöyle yapardı, böyle yapardı, gibi kendi kafasında bahaneler üretir. Hâlbuki Mürşid-i Kâmil bir zâtın müride ihtiyacı yoktur. İhtiyaç sahibi olan müriddir.”

Çünkü Allah-ü Teâlâ Hazretlerine müridi vasıl edecek olan mürşididir. Onun himmet ve nazarı ile nefis meratiplerini geçer. İşte bunun idrakinde olmayan, yaşanan hadiseleri nefsine göre yorumlayan kişi, riyakâr mürid olur.

İsminden de anlaşıldığı gibi, bu Mürid, gerçekte iradesini Hakikate yönelten bir kimse olmayıp, büyük bir zâtın meclisine yakın olmak sureti ile insanların kendisine hürmet etmesini, şeyhin de kendisine iltifat etmesini amaçlar. Bunlar bal küpünün etrafında uçuşan sinek misalidirler. Tabiatlarında içtenlik yoktur. Samimiyet yoktur. Sevk ve idare etme vasfı yoktur. İlim ve irfandan nasipleri yoktur. Halkın saadetini sağlayacak kabiliyetleri yoktur. Ama buna rağmen, halkın seçkin kimselere gösterdiği saygı ve alakayı, kendilerine de göstermelerini isterler. Bunun en kısa yolu, büyüklerden birinin hizmetine girmektir. Fakat bu anlayışa hizmet edenler, daima zarar etmişlerdir. Toplum daima bunlardan sıkıntı çekmiştir. Mevla Teâlâ böyleler hakkında çok üzücü mesajlar verir. Birisinde buyurur ki:

“İnsanlar içinde Allah’a, bir yar kenarındaymış gibi kulluk eden vardır. Ona bir iyilik gelirse yatışır, başına bir bela gelirse yüz üstü döner. Dünyayı da ahireti de kaybeder. İşte apaçık kayıp budur.” (Hac/11)

Buraya kadar Mürid hakkında malumat verildi şimdi ise, Derviş kavramı hakkında malumat verilecektir. Farsça bir terim olan “Derviş”kavramı, kapı kapı dolaşarak dilenen yoksul bir kimseye verilen bir isimdir. Daha önceleri: Arif, Abid, Zahid gibi kavramlarla tanınmış bulunan Sufiler, Talip, Mürid, Salik, Vasıl gibi muhtelif isimlerle anılmışlardır. Derviş kavramının Tarikatlara hicri beşinci asırda girdiği söylenir. Bazı Tarikat mensupları arasında Derviş kavramının, “Kapı Eşiği”manasında algılandığı görülür. Bununla, kapı eşiği gibi ayaklar altında çiğnense bile, Allah yolunda bütün sıkıntılara katlanması gerektiği ifade edilmektedir. Bunun yanı sıra fakir, miskin, kalender gibi kavramların da Derviş kelimesi ile eşanlamlı kelimeler olarak kullanıldığı söylenir.

Tarikatların ruhuna göre, dervişlerin de fiillerinde farklı bir görüntü sergilediğini söyleyebiliriz. Zira bazı Tarikatlar: ‘Bir lokma, bir hırka’ anlayışı ile miskinliği ön plana çıkarırken, bazıları bu hareketi tasvip etmemektedir. Bazıları Tekkelere kapanıp nefsi tezkiye ile meşgul olurken, bazısı cihada katılmaya öncelik verir. Bazısı dergâhta çile çıkarmayı öncelikli bulurken, bazısı da hudutlarda nöbet tutmayı daha önemli bulur.

Birer Ruhi eğitim kurumu niteliği arz eden tarikatlar, bu kavramı pek çok yönden, ‘Suffe Ashabı’nın özellikleri ile mezcederek kullanmışlardır. Dervişlerdeki ibadet aşkı, dünyaya olan rağbet azlığı, zikre düşkünlük, kanaatkârlık, tefekkür, halvete devamlılık, riyazet, mücahede, gibi pek çok fikri ve ameli unsurlarda, dervişlerin suffe ashabı gibi tezyin edildiklerini söyleyebiliriz. Bu bakımdan dervişler, bu özellikleri korudukları sürece, Suffe Ashabının elde ettikleri ilim, hilim, vakar, vera, takva, zühd gibi manevi hal ve vasıfları elde ettikleri bir hakikattir.

Üstadımız ‘Dervişlik Makamı’ diye, Velayette bulunan bir makamdan bahsediyorlar ki, birçok Veli zatların sahip oldukları makamdan üstün olduğunu belirtiyor. Bu makama da Üstada olan teslimiyet sayesinde ulaşıldığını ve Dervişlik makamının Mürşid-i Kâmil zatların mertebesine ulaşmadığını da belirtiyor. Buradan hareketle, bazı büyüklerin:

“Allah’ım! Bizi Dervişlerden kıl” diye dua ettiklerini, kendilerinden nasihat almak üzere yanlarına gelen müridlerine:

“Evladım, gözün yaşlı, amelin ve duan ihlaslı, boynun bükük, elbisen eski, dervişler yoldaşın ve Allah-ü Teâlâ ile Rasulullah (sav) dostun olsun” diye tavsiyede bulunduklarını görüyoruz. Yine Yunus Emre’nin şiirlerinde: ‘Derviş Yunus’ mahlasını kullandığını görmekteyiz. Şimdi asrımızın mana sultanı, hak yolunda rehberimiz, Üstadımız Abdullah Baba Hazretleri, ‘Derviş’ kavramını izah edişine gelelim:

“Derviş olan zât pak bir itikada sahip olur. Üstadının önünde tecrit olur, yani benlikten tecerrüt eder (sıyrılır) Sadakatli ve doğru olur. Mürşid-i Kâmil olan üstadına karşı teslimiyeti tam olur. Üstadının elinden tutarak bütün günahlarına tövbe etmiş, onun muhabbeti ile gönlünü doldurmuştur. Bütün sevdiklerinden, Üstadı ona daha sevimli gelir. Oğlundan, kızından, malından ve hatta kendi nefsinden bile Üstadı daha sevimli olur. İradesini Üstadına teslim eder. Zira Üstadının eli, onun için Rasulullah (sav)’in eli gibidir. Dervişin kendisini üstadına teslim etmesi, Rasulullah’a ve Cenab-ı Zül Celal Hazretlerine kendini teslim etmesi gibidir. Zira Mürşid-i Kâmil olan zât kendini, Allah ve Resulüne teslim etmiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerimde Allah Teâlâ Hazretleri:

“Sana biat edenler ancak Allah’a biat ederler. Allah Teâlâ’nın kuvvet ve yardımı o biat edenlerin vefa ve sadakatlerinin üstündedir” (Fetih /10)

Derviş

Üstadımız Abdullah Baba Hz.leri bu konuda şu izahatı yapmıştır ;

“Derviş o kimsedir ki, üstadına öyle güzel itikat besler ve inanır. Onun Cenab-ı Zül celal Hazretlerine açılmış bir kapı olduğunu bilir. O zât Cenab-ı Hakk’ın dergâhına girer, çıkar. Onun için derviş, Üstadı ne işlerse Hak Teâlâ’nın emri ile işlediğini, işlediği bu fiiller ister hayır suretinde olsun ister şer suretinde olsun, Üstadının Allah Teâlâ Hazretlerinin müsaadesi ile hareket ettiğini bilir ve o zatı sürekli Hakk’a açık bir kapı olarak görür. Dervişlik makamı bunu gerektirir. Derviş toprak gibidir, her fena şey ona atılabilir fakat ondan sadece güzel şeyler çıkar. O yeryüzü gibidir. Üzerinde iyi de kötü de yaşar. Derviş tahammülde toprak gibi olmalıdır. Basılacak, çiğnenecek, ezilecek, kirletilecek, o yine yeşillik verecek. Üstünde gezinenleri bir bir nimete gark edecek, şikâyet etmeyecek.”

Dervişlik makamı çok zordur. Dervişlik makamı velilik makamından üstündür. Ancak Mürşid-i Kâmilden ve kümmeliyni evliyadan üstün değildir.”

Dervişlik böyle mübarek bir meslek olup, Din büyüklerinin üzerinde gittikleri ve Peygamber (sav) Efendimizin ‘Siret-i Ahmediyyesi ‘denilen şerefli bir yoldur. Bunun için Ulema: “Sufi, Allah’ın şeriatı ile şeriatlanmış, Resulünün Sünneti ile Sünnetlenmiş kimsedir” demişlerdir. Derviş , Allah‘tan, bu manada bir istikamet temenni eden kimsedir.

Nuri Köroğlu Mürsid-i Kamillerin Çeşitli Kerametler İle Donatılmaları

Mürsid-i Kamillerin Çeşitli Kerametler İle Donatılmaları

Keramet; Allah-ü Teâlâ’nın Velileri elinde meydana getirdiği birtakım harikalar ve o zatlara ihsan ettiği bütün Mevhibelerdir. Bu konu esas olarak “Keramet” bahsinde ele alındığı için tekrarına lüzum görmüyoruz. Üstadımız buyurur ki:

“Mürşid-i Kâmil olan zâtlar Vahdette tek Kesrette çoğalabilirler. Zira Cenab-ı Zül Celal Hazretlerinin sıfatlarında fani oldukları için Allah Teâlâ bu zatları aynı anda farklı yerlerde bulundurabilir.”

Bu nokta oldukça hassas bir nokta olup, dinin her cephesine nüfuzu olan bilginlerin ki, bunlara: “Zül Cenaheyn” denilir. Bundan maksat; Şeriat ve Tarikat ilimlerini kendi nefsinde toplayan kimselerdir. Bunların sayıları sınırlıdır ama bu ümmet içerisinde böylesi zatlar yetişmiştir. Böyle Mütebahhir zatların eserlerinde gördüğümüz kadarı ile Veli bir kimsenin, aynı anda değişik yerlerde bulunması, ‘Tayy-i Mekân’ sahibi olması, Hz. Ali (ra) gibi, kale kapısını elinde kalkan gibi kullanması vb. durumları rivayet ettiklerini görüyoruz. Bu hadise veli zatın beşerilik vasfından sıyrılıp, nurani bir vasfa bürünmesi sayesinde olur. Nitekim Hayber kalesinin kapısını kâfirlerin suratına fırlatan Hz. Ali (ra)’e bu hal sorulduğu zaman:

“Hayber’in kapısını bedeni kuvvetimle değil, Rabbani kuvvetle söküp attım” demiştir. Bu durum, Hak Teâlâ’nın sıfatları ile sıfatlanmayı gerektirdiği için, Üstadımız ;

“Cenab-ı Zül Celal Hazretlerinin sıfatlarında fani oldukları için Allah Teâlâ bu zatları aynı anda farklı yerlerde bulundurabilir”,

Bu konuya açıklık getirmesi bakımından örnek verecek olursak; Meşayih-i Kiramdan Somuncu Baba olarak tanınan zât, Bursa Ulu Camide halka vaaz ve nasihat ettikten sonra Ulu caminin üç kapısında da aynı anda cemaatle musafaha etmiş ve bu hadiseye oradaki herkes şahit olmuştur.

Evliyaullahın büyüklerinden Beyazid-i Bistami Hazretlerinin de böyle bir mevzuu olmuştur.

Bir gün Beyazid-i Bistami Hazretlerinin hanımı şöyle der:

“Efendi! Allah size hayırlı uzun ömürler versin. Evlatlarımıza hatıra kalması için kendi el yazmanız ile bir Mushaf-ı şerif yazsanız teberruken hatıra kalsa,”

Beyazid-i Bistami Hazretleri:

“Peki Hanım! Sen de bana hurma helvası yap, canım hurma helvası çekti,” buyurdular.

Hanımı helva yapmaya gider. Beyazid-i Bistami Hazretleri de Mushaf-ı şerifi yazmaya başladı, bir müddet sonra helvayı pişiren kadıncağız, Beyazid-i Bistami‘nin odasına girdiğinde hayretler içerisinde baka kalır. Zira odada yüzlerce Beyazid-i Bistami oturmuş, Mushaf-ı şerif yazıyordu. Birazdan hepsi yazdıkları Mushaf-ı şerifleri asıl olan Beyazid-i Bistami Hazretlerinin önüne koyup tek tek mübareğin cesedinde toplandı ve tek Beyazid-i Bistami kaldı. Mushaf-ı şerif tamamlanmıştı. Hanımı bu gördüğü hadise karşısında şaşırıp kalınca,

Beyazid-i Bistami Hazretleri şöyle buyurdular:

“Ey Hatun! şayet buraya bir panayır kurulsa, Vallahi alan da satan da Beyazid-i Bistami olur”, der.

Bu durumu yadırgayan bazı ilim ehli, bu konuda Allah’ın kudretini hiçe saymaktadırlar. Bize göre bu durumun keramet olduğu gayet açıktır. Ömer Nesefi (ks) buyurur ki:

“Allah dostlarının kerametleri Hak’tır. Keramet Veli için alışılagelmiş olanı iptal etme yolu üzere ortaya çıkar. Mesela; uzak mesafeleri kısa zamanda aşmak, ihtiyaç anında yiyecek, içecek ve elbisenin ortaya çıkması. Su üzerinde ve havada yürümek. Hareketsiz, cansız cisimlerin ve konuşamayan varlıkların konuşması gibi.”

Veli zâtın, Allah’ın o esnada “El-Veli” isminin tecellisi ile bir anda nurani bir vasfa bürünerek, üzerinde Hak Teâlâ’nın çeşitli kudreti belirir. Buna Hâkim Semerkandi’nin yaklaşımı daha keskindir:

“Allah-u Teâlâ, Nebi (sav)’e hiçbir kimseye ikram etmediği bir keramet ikram etti de, onu yürütüp, yedi kat göklere yükseltti ve dört bin senelik mesafede bulunan, Allah’ın dilediği yere, gecenin bir cüz’ünde varıp döndü. Bundan daha büyük keramet olur mu? Aynı şekilde, muhalif olana: “Mü‘min mi daha hayırlıdır, yoksa kâfir mi?”deriz.

Ve: “Biz kâfirlerden bir anda doğudan batıya seyreden kimse bulduk. O da Allah’ın lanetine uğramış bulunan İblis-şeytan’dır.” Kâfir böyle olunca, Evliya’nın kerameti inkâr olunamaz. Akıl sahiplerine bu kadar izahat yetişir.

Kâfir olan şeytanın kan misali insanın damarlarında gezip dolaştığı açıktır. Dünyayı bir anda dolaştığı vakıadır. Onun hakkında nice olumsuz görünen hadiseler mümkündür. İyi güzel de yaratıkların en adisinde bunların imkân dâhilinde olacağını akıl kabul ederken, yaratıkların en şereflilerinde bunların imkân dâhilinde olacağını akıl neden kabul etmesin? Üstadımız Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri Mürşidi Kamillerin çok önemli bir vasfına(manen) işareten buyurdular ki;

“Ruhani ve Nurani âlemde görevimiz devam etmektedir. Kur’an ve Sünnet yolunda uyup ta bize üç ihlâs bir fatiha gönderen bizi gören veya görmeyen hepsi için Cenabı Zül Celal Hz.lerinden bütün dervişlerimizin günahlarının affı için vaat aldım Elhamdülillah, Bütün hastalıklarından bizi şifacı kıldı.”

Mürşid-i Kamillerin hali iki kısımdır. Biri vefatıyla tasarrufu nihayete eren, diğeri ise irtihalinden sonra da irşat ve salahiyeti devam eden Mürşid-i kâmildir. Eğer vefat eden Mürşid kendisinden sonra irşat yetkisini devretmediğini, kendisiyle beraber devam edeceğini bildirirse, o Mürşid vefatından sonra da tasarruf sahibidir.

Abdullah Baba (ks) Hazretleri bir sohbetinde Bir Türkmen şeyhi ile bir Arap şeyhinin hadisesini şöyle anlatır.

Zamanında bir Türkmen şeyhi ile bir Arap şeyhi sohbet ederlerken Arap şeyhi Türkmen şeyhine: “Mürşid-i Kâmil insan odur ki, dervişlerini Allah’ın izni ile sırat köprüsünden geçirir” diyerek, Türkmen şeyhini biraz da hafife alarak böyle söyler. Türkmen şeyhi de O zaman: “Buyur deneyelim” deyince, Arap şeyhi manen sırat köprüsünde sağa sola doğru koşturup dervişlerini toplamaya başlar ve nihayetinde karşıya geçer. Türkmen şeyhi de karşıya geçer. Arap şeyhi Türkmen şeyhine:

“Efendi, ben dervişlerimi sırattan geçirdim görüyorum ki sen sadece kendin geçebilmişsin. Dervişleriniz nerede”? deyince,

Türkmen şeyhi üzerinde ki cübbesini yanlarına doğru kaldırır. Arap şeyhi bakar ki, bütün dervişleri cübbesinin altındadır. Üstadımız bu kıssanın arkasında şöyle buyurur;

Dervişinin yeri, şeyhinin yanıdır.”

Abdullah Baba (ks) Hazretleri bu kıssayı anlattığında o meclis içerisinde basiret gözü açık olan dervişler hep bir ağızdan:

“Vallahi O Türkmen şeyhi sizsiniz Efendim” diyerek o yaşanan hadiseyi müşahede etmişlerdir.

Abdullah Baba (ks) Hazretleri de bu zümreye dâhil olan Allah’ın izni ve yüce katında ki değeri hasebi ile dervişlerine himmet edebilme özelliğine haiz büyük bir zattır. Bazı zatların kabirlerinde de irşat ve hidayet vazifelerini sürdürüp salahiyetlerinin devam edeceğine dair rivayetlerde tasavvuf kitaplarının pek çok yerinde rastlamak mümkündür. Bunlardan bazılarını nakletmek icap ederse:

Öncelikle Peygamberimiz (sav) Efendimizin şu hadisi şerifini zikredebiliriz.

“Dünya işlerinde şaşırıp, hayrete düştüğünüz zaman kabir ehlinden yardım isteyiniz.” (Acluni, Keşfül Hafa)

Örnek verecek olursak, Ebul Hasan-il Harakani ks Hazretleri tam on iki yıl Beyazid-ı Bestami k.s Hazretlerinin kabrinden istifade ederek feyz almış ve Seyri Sülûkunu tamamlamıştır. Ondan sonra da irşat ehli bir Mürşid-i Kâmil olarak Silsile-i Saadetin altıncı halkasını oluşturmuştur.

Büyük Üstadımız Bilal Nadir Hz.leri de Ukkaşe (ra) Hz.lerinin manevi terbiyesi altında seyri sülukunu tamamlamış ve irşat vazifesi ile görevlendirilmiştir.

Aynı şekilde Şah Nakşibendî Hazretlerinin, Abdul Halik Gucduvani Hazretleri ile aralarında beş vasıta olmasına rağmen onun ruhaniyetinden feyiz almıştır.

Hanefi İmamlarından Ahmed Bin Muhammed el- Hamevi ‘Nefahat-ul Kurb’ isimli eserinde buyurur ki:

“Evliyaullah, ruhaniyetlerinin cismaniyetlerine galip olması sebebiyle birçok surette görünebilirler. Onların tasarruf ve kerametleri, hayatlarında olduğu gibi, mematlarından sonra da devam eder.”

 Yine Hanefi büyüklerinden Allame Seyyid Şerif Curcani (ks) ‘Şerh-ul Mevakıf’ isimli eserinde;

“Mürid ve saliklere evliya suretlerinin zuhuru ve o suret vasıtasıyla, mürşidin hayat ve ölümü halinde feyiz verdiğini” bildirir. Ehlüllahın vefatından sonra irşat ve tasarruflarının devamına aklen delil ise şudur: Rasulullah Efendimiz vefat ettikleri zaman da İslam’la şereflenenler mahdut ve belli bir sayıda idi. Vefatından sonra fütuhatlar neticesidir ki, İslam bir çığ gibi büyümüş ve tüm cihana yayılmıştır. Eğer irtihalleriyle irşat ve salahiyetleri munkati (kesik) olsaydı, o güne kadar iman edenler de dinden çıkarlardı. Rasulullah’ın muktedir olmadığına, ondan sonrakilerinin güçlerinin hiç yetmemesi lazım gelirdi. İrşat ve salahiyetlerinin devam etmesinin neticesidir ki, İslam on dört asır gün be gün inkişaf etmiş ve etmektedir. Bu durum şüphesiz onun varisleri içinde geçerlidir. Bütün bunlar irşat ve tasarruflarının, ahirete intikallerinden sonra da kemaliyle ve tamamıyla intikal ettiğinin apaçık göstergesidir.

Hatta şu da bir gerçektir ki; vefat eden kişinin ruhu ceset kafesinden kurtulduğu için çok daha müessir ve süratli olmaktadır. Üstadımız Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri buyurdular ki;

“Dünyada bulunan ruh, kınındaki kılıca benzer. Ölümünden sonra ise cismani alakalardan soyulduğu için kınından çıkmış kılıç gibi olur.”

Keza Fahreddin Razi (ra) Metalibi Aliye isimli eserinde ölüleri ve kabirleri ziyaret ederek onların ruhaniyetinden faydalanma şeklini özetledikten sonra:

“Bedenlerden ayrılan ruhlar bazı yönlerden bedenlerle alakalı ruhlardan daha kuvvetlidir.” buyurmuş ve orada bunu izah etmiştir. Hulasa olarak diyebiliriz ki, Ehlüllahın vefatına ve ahiret diyarına intikallerinde dünyaya irtibat ve iltifatları kalmaz şeklindeki düşünceler yanlıştır. Zira böyle bir kanaat ve itikat, Evliyaullahın vefatından sonraki tasarrufunu inkârdır. Bu tasarruf, Rasulullah’tan intikal etmesi bakımından, bu inkârın ona da sirayet etmesi ihtimali vardır ki; çok büyük delalet ve hatadır.

Bu gibi düşüncelerden Allaha sığınırız.

Nuri Köroğlu Mürşid-i Kamile İntisap Etmek (İnabe almak), İntisap Şekilleri

Mürşid-i Kamile İntisap Etmek (İnabe almak), İntisap Şekilleri

İslam âlimleri, herhangi bir ilim şubesi ile meşgul olarak, o dalda ihtisas yaparak seçilen ulemayı çeşitli tabakaya ayırmıştır. Tefsir ilmi ile meşgul olanlara “Tabakatü‘l-Müfessirin” demişlerdir. Hadis ilmi ile meşgul olanlara “Tabakatü‘l-Muhaddisin” demişlerdir. Kelam ilmi ile meşgul olanlara “Tabakatü‘l-Mütekellimin” demişlerdir. Fıkıh ilmi ile meşgul olanlara “Tabakatü‘l-Fukaha” demişlerdir. Tasavvuf ilmi ile uğraşanlara da “Tabakatü‘s-Sufiyye” yahut diğer bir tabirle “Sufiyye Hazaratı” demişlerdir.

İslam kültürü, Allah’ın yüce Resulünden sonra Ashab ve Tabiin‘in ardından, bu salih zümre sayesinde bize kadar emanet edilmiştir.

İslam âlimleri, dinimizde üç çeşit bağlılıktan söz ederler.

Birisi, namaz kıldıran imama yapılan namazdaki bağlılık. Buna: “İKTİDA” denilir.

Birisi, ahlakı güzelleştirmek, olgun ve kâmil manada bir mü’min olmak hususunda, ehliyetli, Kâmil bir Mürşidin terbiyesine girmek sureti ile Mürşide yapılan bağlılık. Buna: “İNTİSAB” denilir.

Bir diğeri ise; zamanın imamı kabul edilen ve bütün Müslümanların onayı ile kabul edilen imama yani Halifeye yapılan bağlılık. Buna da: “BİAT” denilir.

Çoğu ulema bir mürşide bağlılığın lüzumunu eserlerinde belirtmişlerdir. Bu bağlılığa İslam literatüründe “İNTİSAB” denildiği gibi, İNABE” adı da verilir. Bu bağlılık Allah-ü Teâlâ’nın ahlakı ile ahlaklanmayı öğrenmeye matuftur. Allah’ın rızasını kazanmak, elbette bir sebebe bağlıdır. Çünkü vuslata ermek, Allah’ın rızasını elde etmek, ancak bir sebeple mümkündür. O, sebeplerde, gerçek ulema ile Tarikat Şeyhlerinin izinde bulunmakla mümkündür. (Ruhu‘l-Beyan )

Tasavvuf literatüründe bu yola girmiş kimselereMÜRİD” denir. Yani Allah’ın rızasını kazanmak için, kendi iradesinden soyunmuş kimse demektir. Mürid, kendisini bu yolda maksadına kavuşturacak kâmil sıfatlara sahip bir Mürşid bulduğu zaman, edeple huzuruna varmalı ve o zata sormalıdır: Peygamberimiz (sav)’den “İRŞAD” görevi alıp almadığı, Rüyada görüldüğü zaman, şekil ve suretine şeytanın girip giremeyeceği ve sıkışıldığı takdirde manen yardıma koşabileceği sorulur. Gerekli cevabı alırsa hemen intisap etmelidir.

Mürşitlerden tarikat alma yolları çeşitlidir. Sırf bereketlenmek için bir şeyhten inabe almakla, bir Mürşid-i kâmilin terbiyesine girmeyi birbirine karıştırmamalıdır. Bereketlenmek için şeyhten inabe almak isteyen, dilediği şeyhten ders alabilir. Ama bir Mürşid-i kâmilin terbiyesine girmek isteyen kimse, içine gireceği cemaatin adabına riayetle mükelleftir. (Adab)

Mürşidi Kamile İntisab Şekilleri

Mürşid-i Kamile iki türlü intisap olunur.

Birisi, Kalben mutmain olarak şüphesiz bir halde sıdk ile bağlanmakla, diğeri de istihare yaparak rüyada görüldüğü takdirde bağlanılır. Müridin mürşidi kabul etmesinden daha mühimi, Mürşid tarafından kabul edilmesidir. Çünkü Mürşid olan zât ile Allah’ın Resulü arasında manevi bir rabıta mevcut bulunur. Bunu Abdulvahhab Eş-Şa‘rani (ks) şöyle belirtir:

“Şeriatin sahibinden ilim alan veliye, Peygamberinin ayağını önünde görmeden adım atması haram olur.” ( Mizanü‘l-Kübra)

Sufi şeyhlerden kâmillik derecesine ulaşmış zâtlar, şunu çoğu kez belirtmişlerdir ki: “Eğer Allah’ın Resulünü gözümüzün önünden kaybedersek, kendimizi tehlikede görürüz.” (Mizanü‘l-Kübra)

Bunun için de kendisine intisap etmek üzere gelen kimseyi, haline göre Rasulullah (sav)’e havale ederek, O‘ndan alacağı talimat doğrultusunda hareket ederek, gerekirse inabe verir. (Miftahu‘l-Kulub)

Allah yolunda manevi terakkilere erişmek isteyen bir mürit, her şeyden önce kalbini fena hallerden korumalıdır. Bundan kasıt şudur: şeyhinin ilmi, takvası ve Veliliği hususunda kalbinde herhangi bir şüpheye yer vermemektir. (Müzekki‘n-Nüfus)

İmam Şa‘rani‘nin Şeyhi, Ümmi Ali Havvas (ks) Hazretleri buyurdu ki:

“Eğer bir şeyh, ömründe sadık bir müride rastlar ve bulursa, o mürit, o şeyh için elmastan ve mücevherden kıymetlidir. Yine sadık bir mürit de nasihatçi, kâmil bir şeyh bulursa, bu şeyhte onun için elmas ve mücevherden daha azizdir.”

Şeyh, müridin kalbine giden kapıdır. Mürit, o kapıyı hiçbir şekilde açık bulundurmamalıdır. Yani kalbini şüpheden arındırmalıdır. Çünkü kalbin selamete erebilmesi ancak arınmakla mümkündür. Mürşid kalbin arınmasına yardımcı olduğu için, O’nun şahsında dışından emirlerine karşı aykırı davranışta bulunmamalıdır. İçinden dahi itirazı terk etmelidir. (Gunyetü‘t-Talibin)

Müridin kalbi, mürşidinin kalbi ile bütünleştiğim zaman, o müridin kalbinde bulunan bütün masivaya ait duygular müridi terk eder. Böylece mürid:

“Temizlenen, Rabbinin ismini zikredip ona kulluk eden bir kimse hiç şüphesiz kurtuluşa ermiştir.” (A‘la /14,15) ayetinin sırrına erişir. Burada kastedilen temizlik, kalp temizliğidir.

Şu hâlde bu temizliği elde etmek için, Kâmil bir Mürşidin nefesine ihtiyaç var demektir.

Nuri Köroğlu Nefis İle Cihat, Cihad-ı Ekber

Nefis İle Cihat, Cihad-ı Ekber

Mücahede; İnsanın nefs-inin arzularına, kötü isteklerine ve şeytanın isteklerine karşı direnip savaşması demektir. Bu savaşın silahı ibadetler, zikir, tesbih ve duadır. Allah-ü Teâlâ Hz.leri Kur‘an-ı Azimüşşan’da;

“İman edip iyi işler yapanları, muhakkak salihler (zümresi) içine katarız.” (Ankebut / 9) buyurmaktadır.

Nefisle cihat etmek için birinci şart; Allah’a ve Resulüne itaat etmektir. Allah ve Resulüne itaat etmek onun yolunu takip eden kişi, ancak hareketleriyle örnek, peygamberimizin hakiki varisi, bir Mürşid-i Kâmil bir zât bulduğu zaman, manevi feyiz, manevi muhabbet alabilir. Bu aynı, sahabe olanla, olmayan arasındaki fark gibidir. Sahabe, Rasulullah (sav) Hazretlerinin sohbetinden, cemalinden, kemalinden, edebinden, yaşantısından istifade ettiği gibi, bir insanda, Mürşid-i Kamil’e gittiği zaman, onun, maneviyatından, sohbetinden, feyzinden, feyiz alır. Bu da nefis ile cihadına yardımcı olur.

Allah-ü Teâlâ Hz.leri buyuruyor ki;

“Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır. Bu lütuf Allah’tandır. Bilen olarak Allah yeter.” (Nisa /69,70)

Yine Kur’an-ı Kerim’de iman edip, salih amel işlemekten sık olarak bahsedilmektedir. Zaten Allah ve Resulüne itaat etmek budur. Fakat nelerin imandan ve salih amelden olduğunu bilmek ve uygulamak, nefisle cihat etmektir. İşte bu imanın gereği olan salih amelin dozajını ayarlamak için salih bir varis-i nebiye ihtiyaç vardır. Nefis ve şeytanın insana nüfuz ettiği kesindir. Fakat insanın bunu anlaması, anlasa bile çare bulması çok zordur. İnsan’da yedi sıfat vardır ki, bunlar; şehvet, gazap, heva, kibir, cimrilik, haset, küfür ve bidattir. Bütün bu sıfatlar, Nefs-i Emmare’nin özellikleridir. İmam Fahrettin er-Razi tefsir kitabında, nefs-in bu yedi sıfatına, Fatiha Suresi’nin yedi ayeti karşı gelmektedir. Bu yedi ayet, yedi nefis meratibine işaret etmektedir ki, o da şöyledir;

“Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir, nefs-i safiye ye işaret eder. O(Allah) Rahman ve Rahimdir, nefs-i Mardiye ye işaret eder. Din gününün sahibidir, nefs-i raziye ye işaret eder. Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz, nefs-i mutmainneye işaret eder. Bizi dosdoğru yola ilet, nefs-i mülhimeye, nimet verdiklerinin yoluna, nefs-i levvâmeye, gazaba uğramış ve dalalete uğramışların yoluna değil, nefs-i emmareye işaret eder. “

Bütün bunlar şunun ispatıdır; Hakiki hamdı ancak nefs-i safiye de olan idrak eder. Ve buradan çıkarılan en büyük sonuç dervişlik basamağının “Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz” ayetinin işaret ettiği nefs-i mutmainne makamında olduğudur. Mümin bu makamda, Allah’a kul olduğunun farkına varır.

Fatiha Suresi bu şekliyle yaşanırsa, elbette insanı kötü huylardan kurtarır. Fakat her ayette işaret edilen nefis meratiplerini, bir Mürşid-i Kâmilin eliyle geçirmek lazımdır.

Nefisle cihat etmekten kasıt, nefis meratiplerini atlamak ve Allah’a vasıl olmaksa bunun için iyi bir kalp doktoruna ihtiyaç vardır; onlarda mürşidi kâmillerdir. Çünkü bu görev onlara, Peygamber Efendimiz tarafından verilmiştir. Böyle zâtlar Peygamberimizin (sav) varisi oldukları için, onların şekline şeytan giremez. Dervişlerin nefsiyle cihat ederken gideceği yolu bilir, işinin hâkimidir ve nefisle cihadı en iyi bilen de onlardır. Onun için nefisle cihat ancak Mürşidi Kâmil ile olur.

Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri bu konu hakkında şöyle buyurmuşlardır.

“Nefisle cihat etmeyi anlayabilmek için, ilk önce nefsin fitnesinin ulaşamayacağı zümreyi bilmemiz gerekmektedir. Kur’an-ı Kerim de bu konuda nefs-in ve şeytanın müdahalesinin en az olacağı zümre olan salihler ve salih amel kavramından bahsedilmektedir.

Cenab-ı Zülcelâl Hazretleri, nefsi yedi kat cehennemin, her bir tabakasından, ayrı, ayrı, ateş alarak, onu ateş ile nurdan halk etti. Onun içindir ki; Nefsin fıtratı, cehenneme meyil eder, nefis kötülükleri ister, içki, kumar ister yalanı ister riyayı, gıybeti, cinayet işlemeyi vs… ister. Nefsin bu isteklerine karşı onunla mücadele eden müminler hakkında Allah-u Teâlâ Hazretleri, ayeti kerimesinde;

“Müminler ancak o zatlardır ki, Allah’a ve O’nun Peygamberine iman etmişlerdir, sonra bir şüpheye düşmemişler ve mallarıyla ve nefisleriyle Allah yolunda savaşanlardır. İşte doğrular da onların ta kendileridir.” (Hucurat /15) buyuruyor.

Bunun hakkında Peygamber (sav) Hazretleri de Ashabı ile birlikte Tebük gazvesinden dönerken;

– Ey ashabım! Dedi. Sağ elini kaldırdı, durdu sonra:

– Küçük cihat bitti, büyük cihada başlıyoruz, dedi

Sahabeler.

–Ya Rasulullah, kargımızda Endülüs mü var? Bizans mı var? Kisra mı var, Kayser mi var? kimler var? demeleri üzerine; Peygamber (sav) Hazretleri:

–Nefis var, nefis ile cihat, Cihad-ül Ekber’dir, buyurmuşlardır.

Bu hadis-i şerifi Pirimiz Seyyit Abdul Kadir-i Geylani (ks) Hz.’leri, Gunyet-üt Talibin kitabında, bizim seviyemize göre şöyle anlatıyor;

“Bir insan sağ eline kılıcı alır, sol eline kalkanı alır, başına miğfer, üzerine zırh alır, ata biner, kâfirle savaş yapar, öldürür ise bir kâfir öldürmüş olur. Kendisi ölürse şehit olur. Büyük cihatsa, nefis ile olan cihattır. Şeytanla cihat, yalanla, yeminle, zinayla cihat. Kötülüklerle, mal sevgisi ile mülk sevgisiyle, kasa sevgisi ile masa sevgisi ile cihat yapıp, kalbini Allah’ın tevhit nuruyla nurlandırmaktır. Allah’ın nazargâhı kalptir”, buyurmuştur.

Tabi bu nefisle mücadeleyi, insanın kendi başına yapması hemen, hemen imkânsız gibidir. Kişiye bir mürebbi, bir öğretici gerektir.

Talip nefsi ile mücadele ederken, onun en büyük destekçisi üstadıdır. İnsan sürdüğü koyunların çobanıdır, onlardan mesuldür. Nasıl ki, hane reisi evinden, devlet reisi memleketten, bir vali kendi bölgesinden mesul ise, bir Mürşid-i Kâmil de kendi dervişlerinden sorumludur. Onlara Allah ve Resulüne giden yolu göstererek, ikaz ve irşat eder. Haramlara gitmeyin, yalan söylemeyin, yemin etmeyin, diye uyarır. Helal lokma yemesini, başkasına kötülük yapmamasını ve başkasına yapılmış olan kötülüğü de önlemesi gerektiğini, telkin eder. Talibin nefs-i ile mücadelesinde nelere dikkat etmesi gerektiğini gösterir ve manen yardımcı olur. Bu şekilde devam ederken, diğer yandan çevresindeki insanlara da faydalı olur mesela, Allah’a (cc) ve Resulüne iman etmiş, fakat günahı kebair işleyen (içki, kumar, zina vs…) bir arkadaşlarını gördüğü zaman, bunların elinden tutar. Yardımcı olur, onları hoş görür, irşat eder, onları kazanmaya çalışır.

“Kimler benim huzurumdan uzaklaşmış, hidayetimden uzaklaşmış insanları, Allah’ın ibadet ve taatına getirir ise, insanların ve cinnilerin yapmış olduğu ibadetten evladır.”

“Kişi bir kötülüğü gördüğü zaman, gücü yetiyor ise eli ile gücü yetmiyor ise dili ile ona da gücü yetmiyor ise kalbi ile buğz etmeli. Muhakkak ki, buğz da imanın en zayıf noktasıdır. Buyuruyor.

Peygamber Efendimiz, “Nefisle olan cihat, Cihad-ül Ekberdir”, buyurmuştur.

Allah-u Teâlâ Hazretleri de ayeti kerimesinde;

“Allah’a ve O’nun Peygamberine iman edersiniz ve Allah’ın yolunda mallarınız ile ve nefisleriniz ile cihadda bulunursunuz. İşte bu, sizin için çok hayırlıdır. Eğer bilirseniz, (Saff /11) buyuruyor.

Yine Süleyman (as) Allah- ü Teâlâ Hz.lerine yalvarırken şöyle diyor; “Ey Rabbim! Beni gerek bana gerekse ana-babama verdiğin nimete şükretmeye ve hoşnut olacağın iyi işler yapmaya muvaffak kıl. Rahmetinle, beni iyi (salih) kulların arasına kat.” (Neml /19)

“Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler (salihler) arasına kat” (Suara /83)

Hak yolunda kulun en büyük engeli kendi nefsidir. Manevi kirlerden temizlenmeyen nefis, Yüce Allah’tan perdelidir, taattan uzaktır, ilâhî sevgiden mahrumdur. Bu hüküm her devirde geçerlidir. Azgın nefis insanı öyle esir alır ki, Yüce Allah’ı bıraktırır kendisine kulluk yaptırır.

Hevasını kendisine ilâh edinen kimseyi görmedin mi?” (Casiye/ 23) ayeti ve Rasulullah(sav)Efendimizin:

“Yeryüzünde tapılan tanrılardan, Allah-u Teâlâ’nın en çok buğz ettiği heva-i nefs’tir. (Taberani) Nefsin ne derece azdığını ve onun elindeki insanın ne kadar alçaldığını göstermektedir.

İnsan imanı ve dini için korkacaksa, kendi nefsinden korkmalıdır. Bütün ömrünü nefsi ıslah etmek için harcayan Allah dostlarını Allah yolunda perde görmek veya göstermek de bu azgın nefsin bir vesvesesi, şeytanın hilesidir. Çünkü Mürşidi Kâmil olan zâtlar kötülüğü emreden nefis ve şeytanın düşmanıdır. Onun için insanın nefsi ile mücadele ederken bir Üstada ihtiyacı vardır.

Nuri Köroğlu Salihler Divanı Ve Mürşid-i Kamillere Görev Verilmesi

Salihler Divanı Ve Mürşid-i Kamillere Görev Verilmesi

Allah-ü Teâlâ Hz. leri dünyanın cismani düzenini sağlamak için bazı insanların birtakım görevler üstlenmesini murat ettiği gibi âlemdeki manevi ve ruhani düzenin korunması, hayırların temini, kötülüklerin giderilmesi için de sevdiği bazı kullarını görevlendirmiştir. Bunlar büyük peygamberlerin yerine, onlardan bedel kişilerdir. Allah’ın yeryüzünü kendilerine musahhar kıldığı kimseler olarak değerlendirmiştir. Onlar âlemin intizam sebebidir. İnsanların işlerini Allah’ın kendilerine vermiş olduğu ilahi müsaade ile tanzim ederler.

Herkes tarafından kolayca tanınmayan ve gizli olan birtakım sırlara vakıf olan “bu zâtların” kendi içerisinde hiyerarşik bir düzeni söz konusudur. Bu topluluğun içine bazen kadınlardan da dâhil olanlar olur.

Hatta bu toplantıya Rasulullah (sav)’in ruhaniyetinin de iştirak ettiği olur. Bu toplantı zahirle ilgili olmadığı için, ruhen yapılan bir seyr-ü seferin neticesidir. Bu topluluk, hususi bir şekilde tanzim olunduğu için Rasulullah (sav)’in:

“Ruhlar, tanzim edilmiş ordular gibidirler. Bunlardan ruhlar âleminde bilişenler, birbirleri ile ülfet ve muhabbet ederler. Bilişemeyenler de ihtilafa düşerler” (Sünen-i Ebi Davud) buyurduğu hadisin delaleti ile bu zâtlar da tanzim olunmuş birer ordu gibidirler.

Yani başlarında itaat edecekleri bir emirleri, kendilerine yol göstereceği imamları, müşküllerini çözecek hâkimleri bulunur. Böyle donanımlı bir topluluk arz ettikleri için bunlara: Salihler Divanı manasına, “Divan-ı Salihin” denilir. Hak Teâlâ tarafından bir veliye ihsan olunan herhangi bir rütbe veya makam, bu Salihler Divanı’nda merasimle bütün Ehlullaha arz edilir. Artık o zât, veliler arasında o rütbeyle tanınır ve kendisine verilen manevi bir isimle anılır. Bir Mürşid-i Kâmil, irşat vazifesi ile memur olduğu zaman, bu manevi divanda böyle bir merasim icra olunur.

Toplantılarda dünyanın gidişatı hakkında, çeşitli ülkelerin durumu hakkında, tabii afetleri doğal olaylar hakkında vs. belli kararlar alırlar. Bu kararların uygulanması da o bölgelerin sorumlularına verilir… O bölgelerin sorumluları da emirlerindeki melekler veya cinleri kullanarak kararları yürürlüğe sokarlar bunlar, “Divan” da alınan kararları uygulayan görevli veliler “Rical-i Gayb” ordusudur… Bazı işler, vardır ki, bilfiil kendileri tatbik ederler, yaparlar Bazı işler de vardır ki onları görevli meleklere veya cinlere yaptırtırlar.

İşte “Divan” ın aldığı birtakım kararlar, görevli veliler tarafından ilgili birimler harekete geçirilmek suretiyle uygulamaya konur… Olayların o kararlar istikametinde gelişmesi oluşturulur… Ve nihayet şartlar tam olgunlaştığında olaylar Patlak verir! Biz dışarıdan baktığımızda, sanırız ki bir anda bu olaylar patladı. Oysa o olayların kökeni çok yıllar öncesine dayanır. Ve işte bahsettiğimiz Rical-i Gayb” denen zevatın, Hakk`ın takdirini tahakkuk ettirmesi olayı da böylece gerçekleşir! Tabii, bunların dışarıdan anlaşılması mümkün değildir. Nitekim bir açıklama da vardır bu konuda…

Rasûlullah (sav) şöyle buyurmaktadır;

Eğer Allah bir olayı takdir etmişse, o anda kişinin aklını başından alır, kişi fiili işler; sonra da o kişinin aklını ona iade eder.”

Bu defa o kişi; “tuh… Ben ne yaptım da bu kararı aldım, nasıl oldu da bu fiili işledim” der, pişman olur. Behemâhal Allah’ın takdiri yerine gelir!”

Şimdi, burada dikkat edin

“Behemâhal Allah’ın takdiri yerine gelir”

Bu işler, bu manevî görevlilerin varlığı ile Hakk`ın takdirinin ve kudretinin ortaya çıkması olayıdır!

Bu merasime Âlemlerin Efendisinin (sav) ruhaniyeti başta olmak üzere, diğer Peygamberlerin de ruhaniyetleri iştirak eder. Bundan başka Cihar-i Yâri Güzin Efendilerimiz ile birlikte, Ashab-ı Kiram, Tabiin ve Tebe-i Tabiin‘in Sufiyyeden olan imamları, Mezheb sahipleri ve o zamana kadar gelmiş geçmiş bütün Ehlullah hazaratı bulunurlar. Büyük bir merasim icra olunup, sonunda Rasulullah (sav)’in dua etmesi ile merasim sona erer. İşte Mürşid-i Kamil, bu özelliklerle mücehhez olan zattır.

Üstadımız Abdullah Baba Hazretleri buyurdular ki:

“Mürşid-i Kâmil olan zata Peygamberler (as), Piranlar ve diğer Evliyaullahın huzurunda görev tevdi edilir. Bu görev “İRŞAD” vazifesi hakkındadır. Bundan maksat, hepsinin bu zatı tanıması ve bilmesidir.”

Bütün Mürşid-i Kâmil zâtlar bu mana ikliminde Maneviyat ehlinin huzurunda, Rasulullah (sav)’in onayı ile bu yüce vazifeye tayin olmuşlardır. Nitekim Üstadımız dahi bu usul ile vazifelendirildiğini söylerdi. Ehlullahın bu durumunu adeta tasvir eder manada buyurulan bir hadis vardır ki şöyledir:

“Allah bir kulunu sevdiğinde Cebrail (as)’a, şöyle seslenir:

─ Ben filan kulumu sevdim. Onu sen de sev! der. Cebrail (as)‟da o kimseyi sever. Ve aynı şeyi Semada ilan ederek:

─ Allah (cc) filan kimseyi seviyor, siz de seviniz, der. Sema ehli de onu severler. O kimsenin sevgisi, dünyada bulunanlara arz edilir. Allah bir kuluna buğz ettiği zaman da Cebrail (as)’ı çağırır ve:

─ Ben filan kimseye buğz ediyorum, sen de buğz et! der. Cebrail (as)’da buğz eder. Sonra sema ehli arasında: ─ Allah filan kimseye buğz ediyor, siz de buğz ediniz! diye çağrıda bulunur. Onlar da buğz ederler. Sonra bu kişi, yeryüzündekilere buğz edilmek üzere arz olunur.” (Tacü‘l-Usul)

Allah dostlarına karşı insanların sergiledikleri sevgi, esas olarak bu hadiste bahsi geçen noktadır. Özellikle Kâmil Mürşit’lerin halk üzerindeki nüfuzları, böyle manevi bir destek sebebi iledir. Tasavvuf ehli bu konuda bu hadisi delil getirmişlerdir. Üstadımızın bahsettiği bu husus, Rasulullah (sav) Efendimizin belirttiği bu hadisin pratik bir yorumu niteliğindedir.

Bundan sonra Üstadımız Mürşid-i Kâmil zatların, Manevi Ameliyat oluşlarından bahsederek şöyle buyurur:

“Mürşidi Kamillere görev verildiği zaman, Allah Teâlâ kendi evlatlarına olan sevgisinin bir başka boyutunu, kendisine uyan Talip ve Müritleri hakkında kendisine verir. Böylece Taliplerini de kendi evlatları gibi severler. Kâmil-i Mürşitlik göreviyle birlikte, Taliplerine karşı cinsel bir duygu hissetmez. Kendisinden bu tür sevgiler tamamen alınır.”

Üstadımız Abdullah Baba Hz.leri, Kamil Mürşitlerin gerçekten çok ayrı bir özelliğini belirtmiştir. Eskiden Osmanlı Devleti zamanında, Meşihat Dairesi tarafından bütün şeyhler teste tabi tutulur ve bu testin neticesinde O şeyh hakkında müspet veya menfi bir karara varılırdı. Ele alınan meselelerden biri de bu “Manevi Ameliyat” konusudur. Bugün böyle bir müessesenin yoksuzluğu sebebi ile bu müesseseler başıboş bir halde seyredip gidiyor.

Bu nokta oldukça mühim bir noktadır. Dinde kendisine güven duyulacak, yüzüne bakıldığı zaman Allah ve Resulü hatırlanacak, bakışlarında ibret, halinde heybet, sözlerinde hikmet olgusu olacak kimseler, işte bunlardır. Buna da manevi bir lütuf olmazsa, insanın bu kıvamı elde etmesi mümkün değildir.

Her safiye makamına gelen zatlar Mürşid-i Kâmil olmaz. Ancak Peygamber (sav) Efendimizin vazife verdiği kişiler müstesna. İşte nefsi safiye makamın da olup ta irşat ile görevlendirilmeyen fakat nefis meratiplerini tamamlamış zevata “Kümmeliyni Veliyullah” denir.

Nükte:

Abdullah Baba Hz.lerinin Bir Başka Şeyh İle İmtihanı

Üstadımız, Abdullah Baba Hz.lerini ziyarete giden bir kardeşimiz orada yaşanan bir mevzuu şöyle anlatır. Nevşehir de misafir olduğumuz bir gün sabahleyin elinde kahvaltı sinisi Abdullah Baba Hz.leri içeri geldi Kahvaltıya oturduk. Kahvaltı yaparken Efendim bize;

─ Bu gece sofilerinin çokluğu ile övünen birisi ile imtihan olduk dedi,

─ Nasıl oldu Babacığım, dedim.

O Şahıs bana:

─ Seninle imtihan olalım mı? dedi.

─ Ben de olur yalnız nasıl olacak, dedim.

Önümüzde büyük bir havuz vardı, içinde de büyükçe bir yılan vardı. O şahıs bana hitaben;

Bak şimdi elimi havuza sokacağım, o yılan beni ısırmayacak, bana itaat edecek, dedi. Ve elini havuza soktu, yılana doğru uzattı ama yılan ısırmadı. Havuzun öbür tarafına doğru gitmeye başladı. Elini çıkararak, gördün mü hayvanlar bile bana itaat ediyor, dedi.

Ben de o şahısa, itaat öyle olmaz dedim.

─ Ya nasıl olacak, elimi ısırmadı görmedin mi? dedi.

Ben de ona şimdi bak dedim. Havuz da ki yılana işaret ettim çağırdım, omzuma çıkmasını söyledim. Yılan sudan çıktı, omzuma geldi oturdu. Bunu o şahsa göstererek, itaat böyle olur, bu hayvan bile senin şerrinden kaçıyor, dedim.

Maalesef toplumda insanların manevi duyguları ile oynayan Peygamber (sav) Efendimizin varisi olmadığı halde haramilik yapan Bazı şeyhlerin günümüzde cinsellikle alakalı, hususlardan ötürü töhmet altında tutuldukları bir hakikattir. Bu gösterir ki, bu hal Nakıslık alametidir. O kimse noksandır. Yani kemale ermemiştir, bu hali ile de yol kesicilik vazifesi yapmaktadır. Böylesi kimselerin ahiretten nasipleri yoktur.

Üstadımız bu konuda kendisinin birkaç defa manen ameliyat edildiğini, yaratıklara karşı olumsuz manada bir şehvet hissinin kendisinden alındığını belirtirdi. Velayette kendisine “BABA” unvanı verilen zatların, bu şekilde manevi bir ameliyat geçirdiklerini, bu halin, kendi Üstatlarında da vuku bulduğunu söylerdi. Bununla iktidarsızlık manası çıkarılmayacağını, ancak kişiye zarar verecek duygunun alındığını söylerdi. Demek ki, kendilerine uyulan bu zâtlara duyulan güven duygusunun altında yatan hakikat bu imiş… şu halde, kendisine uyulacak kimseye bu durumun sorulması gerekir kanaatindeyiz.

Mürşid-i Kamillerin bir başka özelliği de Kalp mütehassısı olmalarıdır. Üstadımız bu konuda buyurdu ki:

“Mürşid-i Kâmil olan zatların dervişlerinden hal ehli olan olursa, o derviş kalpten anlarsa, dünyanın neresinde olursa olsun dervişi ile kalben konuşur. Kalpten anlamayan olursa, ona da lisanen konuşur. Her ikisinde de konuşma yetkisi vardır. Sükût ettiği halde, basireti olan, hali anlayan, nerede dervişi varsa, maneviyatı varsa, onunla görüşür, sorusuna cevap verir. Anlamıyorsa lisanen söyler bu da kulağa hitap eder.”

Allah-ü Teâlâ‘nın bu zatlara ihsan ettiği sayısız nimetlerden biri de budur. Abdülaziz Debbağ Hazretleri, Ahmed b. Mübarek Hazretlerine: “Seni günde beş yüz defa gönlümde hatırlamazsam, Allah katında dereceden düşerim” der. Ahmed b. Mübarek de: “Üstadımız bize öyle yakın olurdu ki, bazı zaman O‘nun mübarek nefesini yanımda hissederdim” demektedir. Demek ki Velilerde bu haller vardır. Bundan sonra buyurdu ki:

“Mürşid-i Kamil olan bir zatın dervişleri ayrı ayrı ülkelerde, şehirlerde, köylerde, kasabalarda olursa olsun, eğer sıkıntıya düşseler veya sekerat halinde olsalar dahi, Allah‘ın izni ile o dervişlerinin hepsine aynı anda yetişebilecek maneviyatı vardır.” Mürşid-i Kâmil zatların mühim özelliklerinden biri de Allah’ın izni ile Allah’ın kullarına manen yardımcı olmalarıdır. Esasen onların şahsında zuhur eden bu hadisenin yaratıcısı Allah’tır. Ancak Rabbimiz onları bu konuda vasıta kılmış olmaktadır. Burada asıl olan, Allah’ın merhametidir. Allah-ü Teâlâ kullarına merhameti ile muamele etmek ister. Bunun için de salih kullarının muhabbet ettiklerine, Allah (cc) da muhabbet eder.

Nuri Köroğlu ŞERİAT, TARİKAT, HAKİKAT, MARİFET

ŞERİAT, TARİKAT, HAKİKAT, MARİFET

İnsan, iki yönlü bir varlıktır. Bunun birisi insanın içinde yaşadığı, dış dünya ve diğeri de insanın içinde yaşayan, iç dünyadır. Dinin de böyle insan yapısına endeksli olarak iki cephesi bulunmaktadır. Bunun zahirîne şeriat ve Tarikat denilir. Batınına ise Hakikat ve Marifet denilir.

Şeriat, emir ve yasaklar bütünüdür. Tarikat, bu düsturlara riayettir. Hakikat, Hakkın sırlarının, kul üzerinde, tam bir tesir icra etmesidir. Marifet ise, Hakkın nurlarının tecellisinden doğan coşkun hâl ve lezzettir. Şeriat, Tarikat ve Hakikatten gaye, Marifettir. Marifete ulaşabilmek için, bu geçitleri kullanmak şarttır.

Allah kendisine Rahmet buyursun, asrımızın mana önderi, kalplerin doktoru, Allah yolunda rehberimiz, muhterem Üstadımız Abdullah Gürbüz Baba Hazretleri, bu fasılda üzerinde durduğumuz kavramları bize izah etmektedir. Allah ‘a hamd olsun ki, hayatına erişerek, O ‘nun feyz dolu sohbetlerinden faydalanmayı bizlere nasip etti. Çünkü; Şeriat nedir? Tarikat nedir? Hakikat nedir? Marifetullah nedir? Bunlar hakkında kimse söz söylemezken, O bunları çekinmeden anlatır ve gereken izahları yapardı.

Şimdi O ‘nun bu tatlı izahlarını sizlere nakletmeye çalışacağız. Mevla’mıza bize böyle fırsat verdiği için daima Hamd ve Sena ediyoruz.

Muhterem Üstadımız;

―Şeriat; Cenab-ı Zül Celal Hazretlerinin emir ve yasaklarının cümlesidir. Cenab-ı Allah şeriatı yani, Allah’ın emrettiği ve nehyettiği amelleri Peygamberi vasıtasıyla, ona kitap göndererek, hikmetler vererek, üstün vasıflar ile bezendirerek, insanlara bildirmiştir.

Allah-u Teâlâ Hazretleri;

“Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim.” (Maide/3) buyuruyor.

Ve yine;

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o ahirette ziyan edeceklerden olacaktır.” (Ali İmran /85) buyuruyor.

Allah-u Teâlâ Hazretlerinin katında geçerli olan İslam dininin emirlerini yerine getirmeye de şeriat denir, buyurmuşlardır.

Allah Üstadımızdan razı olsun.

Şeriat; Lügat ta “ŞE-RA-A” fiilinden gelir ve “Yol açtı” manasındadır. Nasıl ki, bir yolun yapımcısı ve çizicisi varsa, bu yolun sahibi de Allah (cc)’dur. Şeriat; Dinimizin emir ve yasaklar bütünüdür. Buna Din-i Nizam da denilir. Bu cepheden bakıldığında, İslam Nizamı, insan hayatının bütün yönlerini kapsamına alır. Çünkü İslam kanunları fıtridir. Bunda hiçbir beşerin iradesi söz konusu değildir. İslam Nizamı’nda insan tabiatına aykırı bir şey yoktur. O, insanlığın mutluluğunu temin için gönderilmiştir. O her yer ve zamanda bütün insanlar için umumidir. Hiçbir hükmünü kaldırmak veya değiştirmek yahut aslını tahrif etmek asla mümkün değildir. Zira Allah (cc) dinini Peygamberi aracılığı ile kullarına göndermiş ve onun eli ile de yerleştirmiştir. İslam Nizamı’nın gayesi seçkin bir topluluğu meydana getirmektir. Kâmil manada yetişen insanlardan toplum her zaman fayda görmüş, yine kâmil manadaki insanların eksikliği sebebi ile toplumlar her zaman zaafa uğramışlardır. Hülasa; şeriat, dinin her meselesinde asıldır. Üstadımız Abdullah Baba Hz. leri şeriata son derece bağlı idi. Kendisinde asla, şeriat’a zıt düşecek bir davranış, görülmemiştir. O ‘nu yıpratmak, davasında oyalamak isteyen kimler varsa, O’na isnat ettikleri gerekçelerde, şeriata ters düşen en ufak bir hareket tarzını ifade edememişlerdir. Bu da O’nun şeriat’a son derece bağlı olduğunu ortaya koymaktadır.

Bundan sonra muhterem Üstadımız Tarikat kavramı üzerinde durarak şöyle izahta bulundular:

─ Tarikata gelince: Allah-u Teâlâ Hazretleri: “Ve biz sizin her birinize bir şeriat ve bir minhac (yol) tayin ettik” (Maide – 48) buyuruyor. Bu yoldan kasıt Allah’a giden yoldur, yani Tarikattır. Tarikat ancak bir Mürşid-i Kamilden yani Allah-u Teâlâ Hazretlerinin sıfatlarında fani olmuş, Peygamber (sav) Efendimizin hakiki vârisinden inâbe alınır.

Ayette geçen “MİNHAC” esasen suyun kaynaklandığı pınara denir. Din deyiminde ise, “Geniş cadde” denilir ki, tasavvuf alimleri bundan Tarikat kavramını çıkarmışlardır. Bu Tarikat öyle bir yoldur ki, dinin özünü çevreleyen bir sur hükmündedir. Şeriat ise, Tarikatı da saran bir koruyucu kabuk niteliğindedir. Dolayısıyla bu kavramların hepsi birbiri içine girmiş zincir halkaları gibidirler. Bazılarının dediği gibi; “Şeriat ayrı, Tarikat da onun gayrısı” değildir. Üstadımız bu sözü ve sahiplerini beğenmez, daima eleştirirdi. Hatta: “Tarikat yolundaki yürüyüşün ölçüsü Şeriattır” buyururdu.

Üstadımız Abdullah Baba Hz. leri, herkesin rasgele Tarikat dersi veremeyeceğini belirterek, Tarikat dersi verecek kimsenin Seyr-ü Sülûk yapıp, neticede Allah-u Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlaklanmış, sıfatları ile de sıfatlanmış olmasını gerekli görmekteydi. Böyle bir zât ancak Rasulullah (sav)’in varisi sayılır ki, O’nun irşadı kişi üzerinde etkili ve tesirlidir. O’ndan ders alıp terbiyesine girmeye, O‘na yapılan bu bağlılığa “İNABE”veya “İNTİSAB”denilir.

Efendi Hazretleri, birer inci tanesi niteliğindeki hakikat sohbetlerinde, daima Allah ve Resulünü sevdiren o güzellikleri anlatırdı.

Huzurunda bulunduğumuz bu sohbetler sırasında hiç birimizin aklına ailesi, dünyalık dert ve sıkıntıları gelmezdi. Bir “SEKİNET” yani iç huzuru gönül dünyamızı sarardı. Şu satırları hazırlarken, sanki o anı elde eder gibi bir hâlet-i ruhiye içerisinde bulunarak, birçok kez dinlediğim, ama her defasında yeni duymuş gibi bir tazelik hissettiğim şu ifadeler, yine ruhuma gıda oldu. Üstadım buyurdu ki:

“Tarikatı, ne olduğunun daha iyi anlaşılması için, Rasulullah (sav) Efendimizin Hz. Aliyyü‘l-Mürteza‘ya tavsiye ettiği bir hadis-i şerif ile anlatayım inşallah. Rasulullah (sav) Efendimiz, cennet ve cehennemden bahsederken, cehennemin çok şiddetli, mahşer yerinin çok elemli olacağını, fevc fevc herkesin terleyeceğini, babanın evladından, annenin kızından kaçacağı anı anlatıyordu. Hz. Ali Efendimiz bunları düşününce, kendisini bir titreme aldı. Ve oturdukları mecliste Kur ‘an tilaveti yapıyorlardı. Azap ayetlerinin okunmasının da etkisi ile dayanamayıp, o halde Rasulullah (sav) Efendimizin yanına geldi. Efendimiz (sav):

─ Ya Ali! Sıtmaya mı tutuldun, nedir bu halin? diye sordu.

Hz. Ali Efendimiz:

─Hayır, Ya Rasulullah! Siz ahiretten, mahşer yerinden bahsedip oranın şiddeti ile ilgili mevzuları anlattıkça, ben de şu ayeti okudum, azab-ı elimi (sızı verici azabı) düşündüm de çok korktum ve üzüldüm. Onun için ne olur ya Resulallah bana, Allah’a Kurbiyyet (manevi yakınlık) peyda edecek, Allah ‘a vuslat bulduracak, bir şeyler öğretiniz; dedi. Efendimiz (sav) de:

─ Ya Ali, Otur! Dizlerini dizlerime, alnını alnıma, burnunu burnuma daya ve ellerimi tut; La ilahe illallah, La ilahe illallah, La ilahe illallah Muhammedür-Rasulullah” de.

Hz. Ali (ra) Efendimiz kendisine telkin olunan zikir usulünü bu şekilde almıştır. Bunun için Sufiyye Hazeratı Cehri Tarikatların imamı olarak Hz. Ali (ra)’ı gösterirler. Bundan sonra hadisin kalan kısmını nakletmek üzere Üstadımız şöyle buyurdu;

─ Ya Ali. Şeriat emir ve nehyimdir, İslam dinidir. Rabbimin bana emir ve nehy ettikleridir. Bunu yapmayanlara azap vardır. Tarik (Allah ‘a giden yol) ‘da benim yapmış olduğum nafile ibadetti. Namaz gözümün nuru, Oruç ‘ta hüccettir (Allah katında kurtuluş sebebidir). Mideni de harama alıştırma. Kim bu söyleneni yaparsa, Allah-u Teâlâ onu sever. Meleklere emreder; Ey meleklerim! Ben bu kulumu seviyorum, sizler de sevin!  Ve melekler de onu sever. Melekler sevince, müminlerin de kalbine onun sevgisini koyar ve böylece o kimseyi müminler de sever.”

Rasulullah (sav) Efendimizin sünnetlerinin kişiyi götüreceği netice işte budur! Allah-u Teâlâ’nın kulunu sevmesi… Allah-u Teâlâ sevdi mi, sevdiklerine de sevdirir ve aynı zamanda da kulunu sevindirir. Üstadımız Efendimiz bu hikmete mebni olsa gerek ki, dualarında; “Ya Rabbi bizleri sev, bizleri sevdir, bizleri sevindir” diye niyaz ederlerdi. Bundan sonra ise, bu sevgiye ulaşan zâtın kullar arasındaki sevgi tezahürüne mazhar oluşunu anlatmak üzere, buyurdu ki:

“Nereye giderse onu görünce, insanın gayr-i ihtiyari olarak Allah (cc) aklına gelir. Kişinin o zatı görür görmez ilk söyleyeceği söz:

– Allah Allah! Bu zât kim ki acaba. Bu nereliymiş, bu neymiş? Olur.

– Ben bunu bir yerden tanıyorum, diye düşünür. Bu haliyle, içinde olan Allah sevgisini ortaya koyar. Bunun için şeriat, Tarikat Peygamber (sav) Efendimizin yapmış olduğu sünnetlerle, takva yoludur. İşte Allah’a giden yol budur.”

Üstadımız Efendimiz, Mürşid-i Kâmil zatların vasıflarına şöyle işaret buyurmaktadırlar; Her gittikleri yerde Hakk’ı arayan, Hakk’a aşina olan kimseler, onlara ruhen yakın bir alaka duyarlar. Mürşid veliler, müridi Rabbi ile beraber olmasını temin amacı ile hususi birtakım vazife ile vazifelendirdikleri için, onların Allah katında seçkin bir mevkileri bulunur. Nitekim şu ayette ifade edildiğine göre;

Allah kime hidayet ederse, işte o, Hakk’a ulaşmıştır, kimi de hidayetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir veli bulamazsın.” (Kehf /17) doğruya, hidayete götüren rehberler, ancak Veli olan Mürşitlerdir. Merhum Said Havva; “Bu ayette anlatıldığına göre, Allah’a götüren rehber, kılavuzlar içerisinde, Mürşid Veli’ler kadar tesirli olanı yoktur” şeklinde açıklamada bulunur. Şu hâlde Mürşidin Veli olması da gerekmektedir. İşte böyle bir Mürşid görüldüğü yerde Allah ve Resulünü hatırlatır. Allah-u Teâlâ’nın rahmetinden ümit kestirmez ve azabından da emin kılmaz, sohbeti bol olur, Birer inci tanesi gibi sözleri, kalplere tesir eder. Tarikat; böyle olgun bir rehberin gözetimi altında, şeriat temellerine bina olunan, Rasulullah (sav) Efendimizin gece ve gündüz yapmış olduğu nafile ibadetlere devamlılıkla yürütülen, “TAKVA” yoludur. Bundan sonra muhterem Üstadımız, Hakikat mertebesine geçerek, şu açıklamada bulunmuştur:

“Talip olan kişi Allah’ı zikrettikçe, Allah’ı sevdikçe, Nefs-i Emmare, Levvame ve Mülhime‘yi geçtikten sonra, Mutmainne makamına kadar gelir. Buraya geldiğinde;

Cenab-ı Zül Celal Hazretleri o kimseye;

“Ey huzura kavuşmuş nefis! Sen Ondan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. Seçkin kullarım arasına katıl ve cennetime gir.” (Fecr / 27,30) buyurur.

Allah (cc) razı olunca perde açılır. Nasıl ki zahirî gözümüz varsa, kalp gözümüz de var. Kalp gözü açılır ve o derviş Üstadını oturduğu yerde, rabıta hâlinde görür. Beytullah-ı görür, Rasulullah (sav) Efendimizi görür, piranları görür, işte buna da “HAKİKAT” denilir.”

Tasavvufi terbiye ve eğitimde, Tarikat‘a girmek isteyen kimseye TALİB”denilir. Bu zât, bir tür alıştırma kabilinden bazı küçük vazifeler ile görevlendirilir. Bu vazifeleri başarı ile tamamladığı zaman, üzerinde beliren alâmetler sebebi ile Mürşid olan zât, artık ona kalıcı nitelik arz eden terbiye usulleri ile yönelmeye başlar. Bu defa Talip, “MÜRİD”olur. Artık iradesini Üstadının direktiflerine yöneltir. Üstadı ona çeşitli zikirler verir. Bunları yaptıkça, hâli, vasfı, ruh dünyası değişmeye ve basit hâllerden daha mürekkep bir hâle doğru ilerlemeye başlar. Nefs-i Mutmainne makamına geldiği zaman, Rabbinin hitabını kalbinde duyacak hassasiyete ulaşır. Artık gönülde tereddüt kalmaz. Tam bir huzur hali, iç alemini kaplar insanın. Kalbinin kilidi çözülür ve üzerindeki perde kalkmaya başlar. Perde kalkınca artık aradaki mesafeler kısalmaya ve yakınlaşmaya başlar. Kalp aleminde müşahede gerçekleşir ve Üstadı ile manevi irtibat ortamı oluşur. Bu durum daha da ileri mertebelere vardıkça, mübarek zâtların ruhaniyetleri zuhur eder. Bütün bunlar, gönül ehline gıda olabilecek şeylerdir. Bunları elde eden kimse gerek iman ve gerekse amel noktasında “HAKİKAT” derecesine ulaşmış sayılır.

Üstadımız, bizlere bu mertebeleri sık sık anlatırdı. Bunları elde etmek zor olduğunu bildirmekle beraber, ulaşmanın da mümkün olabileceği izlenimini verirdi. Henüz kemal mertebesine ulaşmayan bazı kimseler, bu mertebelerin sanki imkansızlığını vurgularcasına, tavır sergileyerek, “bundan daha önemli şeyler vardır” diye kendilerine uyanları, başka yollara yönlendirirler. Hâlbuki bununla kendi noksanlıklarını belirttiklerinin, farkında değildirler. Şu hâlde, bunların güncelleştirilmesi lazımdır ki, belki işiten bir kimsenin kalbinde uyanan bir duygu, kendisini bu makamlara ulaştırabilir. Onun için burada bunu zikretmeyi uygun bulduğumu belirtirim. Bundan sonra ise Üstadımız, Mürşid olan zâtın, Marifetullah mertebesindeki hâlini izah ederek şöyle buyurdular:

“Mürşid Allah’ta fani olduğu zaman, ona keşif ve kerametler verilir. Nerede bir dervişi varsa, ister biri mağrib‘de, biri meşrik‘te olsun; hatta diğer yerlerde de olsa onların rüyalarına girer onları ikaz ve irşatta bulunur. Allah’ın dostu olur. Dervişleri uyurken onları uyandırır. “Evladım kalk!” der. “Oğlum sabah namazı oldu, kalk!” der. “Oğlum vakit geçiyor, kalk” der. Yattığı yerde o dervişe sesini duyurur. Daha da canı isterse, Mevla-i Zül Celal Hazretleri hemen “Tayy-i Mekân” ettirir de dervişin evinde bulundurur, kulağını çeker veya tekme vurur, “Kalk” der. İşte Marifetullah da budur.”

Velayet makamına erişen zâtlara, Hak Teâlâ bir kısım ihsanlarda bulunur ki, İslam literatüründe buna “KERAMET” adı verilir. Keramet; Allah-u Teâlâ’nın Veli zâtın elinde meydana getirdiği birtakım harikalardır. Allah-u Teâlâ, hayır murad ettiği kimselere, Velileri aracılığı ile sayısız ihsanlarda bulunur. Bunları dileyen ve yaratan ancak Allah’tır. Veli’nin bunda hiçbir rolü yoktur. Ancak onlar, kulları Allah’a sevdirmek ve Allah’ı da kullarına sevdirmek için çalıştıklarından, Allah-u Teâlâ onlara böyle bir aracılık görevi vererek hem onlara ikramda bulunur hem de onlar sayesinde kullarını nimetlerine erdirir. Hulâsa; Veli zâtlar kendilerine ihsan olunan bu ikramlar sayesinde, insanlara faydalı olurlar.

Allah’a Hamd ve Sena olsun ki, bu fasılda anlatılan şeyleri bugüne kadar çok yaşamışızdır. Ne zaman namazla alâkalı bir sorunumuz olsa, derhâl Üstadımızın sesini kalbimizde duyar gibi oluruz. Hatta zaman zaman bu sesin zahiren de duyulduğu söylemekte bir beis yoktur. Bunu hem kendimiz ve hem de pek çok kardeşimiz yaşamıştır. Diğer mevzularda da aynı şeyi söylemek mümkündür ki, kalben ne zaman Şer’i bir yasağa yönelecek olsak, derhâl Üstadımızın sesi içimizde zuhur eder. Adeta içimizde konuşan bir vaiz olur. Kimi zaman da ruhaniyeti tecelli ederek, bizzat şahsının karşımıza dikildiği oluverir. Bundan sonra hemen dönüp tövbe ve istiğfar ile meşgul olur yahut sadaka verir, namazla, niyazla meşgul oluruz. Bunun için Üstadımızın Velayet mertebesindeki yüceliği sebebi ile her zaman Mevla’mız bizi O’nunla faydalandırmıştır.

Tasavvuf mesleğinde gaye Allah-u Teâlâ’nın ahlâkına ulaşmak ve bu suretle Kâmil İnsan”mertebesine yükselmek olduğu cihetle, Tevhit denizinin derinliklerine dalıp, “Fenafillah”mertebesine erişmek için, mutlaka Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifetullah mertebelerini ikmal etmek gerekmektedir. Üstadımız İmam Buhari’nin sevk ettiği Kutsi bir hadis ile, konuyu belgelemek üzere buyurdular ki:

Allah-ü Teâlâ Hazretleri;

“Kim benim bir dostuma cefa ederse, muhakkak ki ben de ona harp ilan ederim. Üzerine farz etmiş olduğum ibadetleri ödemekten daha sevimli bir ibadetle kulum bana yaklaşmamıştır. Kulum nafile ibadetle birlikte durmadan bana yaklaşır. Ta ki ben onu severim. Onu sevdiğim zaman da onunla işiteceği kulağı, onunla göreceği gözü, onunla tutacağı eli, onunla yürüyeceği ayağı olurum. Eğer benden bir şey isterse ona veririm. Bana sığınırsa onu korurum” buyurur (Buhari) Allah da fani olmanın yoluna da “Marifetullah” denir.

Denilir ki; Veliler, Allah’ın emrine uymada aslanın avına karşı gösterdiği çabukluğu gösterirler. Allah’ın yasakları çiğnendiği zaman da kaplanın düşmanlına karşı gösterdiği kızgınlığı gösterirler. İşte bu hâldir onları Allah katında yücelten! Veli, Allah tarafından durumu sevk-u idare olunan kimse demektir. Bu itibarla O’na yapılan düşmanlık, Allah’a yapılmış olarak gösterilir. Allah’ın gerçek Velileri her şeyi Allah-u Teâlâ’dan işitirler. Her şeyi Allah-u Teâlâ’dan görürler. Bütün hareketleri Allah’tan bilirler. Hulül ve birleşme itikadı olmaksızın kendi varlığını yok kabul edip, Allah’ın varlığına dayanırlar. Allah-u Teâlâ da onlara yakın olur ve durumlarını kendisi idare eder. Bu itibarla da onlar, her işini Şeriat hükümlerine uygun olarak yapar. Her şeyi Şeriat kulağı ile dinler, her şeyi Şeriat gözü ile görür, her şeyi Şeriat eli ile tutar, her işe Şeriat ayağı ile yürür. İşte Marifetullah ehlinin hâli budur! Muhterem Üstadımız, bu bahsi büyüklerin değerli sözleri ile süsleyerek buyurdular ki:

Pirimiz Gavs-ul Azam Seyyid Abdülkadir Geylani (ks) Aziz Hz. leri;

Şeriat bir ağacın gövdesi gibidir. Tarikat o ağacın dallarıdır. Hakikat da yapraklarıdır. Bu ağacın hasıl ettiği meyve ise Marifetullah’tır. O meyveden yiyen bir daha asla acıkmaz. O meyvenin suyunu içen bir daha asla susamaz” buyururlar.

Pirimiz Abdulkadir Geylani Hz. leri buraya kadar anlatılan dört büyük kavramı, bir bütün olarak özetlemiş bulunmaktadır. Geylani Hz. lerinin; “O meyveden yiyen bir daha acıkmaz. Suyunu içen de susamaz.” buyurması, artık Mevla’sından başka şeyler onu meşgul etmez ve O’ndan başka şeylerden lezzet almaz anlamına gelmektedir.

Diğer büyüklerin de bu makamda söyledikleri adeta birbirini tamamlar mahiyettedir. Mesela; Hacı Bektaşi Veli’ye nispet edilen “Dört kapı, Kırk makam” tabiri de bunu izah eder ki, dört kapı Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifetullah’tır. Kırk makam tabiri de bunların on kısımda teferruata ayrılarak, kırka ulaşmasıdır. Umumiyetle büyük zatlar bu meselede müttefiktirler. Buna işaretle Üstadımız buyurdu ki:

“Yunus Emre Hz. lerinin de;

“Şeriat, Tarikat yoldur varana

Hakikat Marifet andan içeri” buyurduğu budur.

Demek ki Şeriat, Kur’an’a tabi olmak, emirlerini uygulamak. Tarikat Rasulullah (sav) Efendimizin sünnetlerini işlemek sureti ile Allah’a giden yolda bir Mürşid-i Kamile bağlanıp, nefis meratiplerini aşmak demektir. Hakikat ise, kalp gözünü açmak. Marifetullah da Allah-u Teâlâ’nın sıfatlarında fani olmaktır.”

Abdullah Baba (ks) Hz. leri Şeriat hususunda çok titiz davranır, asla taviz vermezdi. Çocukluk döneminden itibaren, Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin emir ve yasaklarına harfiyen uymaya çalıştı. O, hayatının sonuna kadar. Peygamber (sav) Efendimizin;

“Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah’ın Kitabı ve Resulünün sünneti.(Kütüb-i Sitte) emrine bağlı kalarak yaşadı.

Efendi Hazretleri Sünnet-i Seniyye‘ye harfiyen uyar ve Efendimiz (sav)‘in zühdi yaşayış biçimini kendisine düstur edinirdi. Bir sohbetlerinde:

Evladım biz ümmi olduğumuz halde Peygamber (sav) Efendimizin hiçbir Sünnet-i Seniyyesini bırakmadık. Rasulullah (sav) Efendimizin sünnetini bırakmadığımız için de Cenab-ı Zül Celal Hazretleri Lutf-ü İlahisini verdi” buyurdular.

Gerçekten de her hali ile Sünneti üzerinde temsil ederdi. Çoğu sohbetlerinde Bâyezid-i Bistâmi Hazretlerinin:

“Bir kimsenin havada uçtuğunu, denizde yürüdüğünü, Tayy-i Mekân yaptığını görseniz, O’nun şeriatına bakınız. Eğer, şeriatı düzgün değil ise O atıldır, batıldır. Zira havada kargalar da uçar, suyun üzerinde kurbağa da yürür. Tayy-i Mekânı şeytan da yapar. Önemli olan kişinin Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin emirlerine ve nehiylerine uyup uymadığıdır” sözünü sık sık tekrar buyururdular.

Günümüzde insanlardan kimisi, Tarikatı gereksiz görürken, kimisi de erişilmez bir dağ gibi görür. Ancak her ikisi de buna nüfuzu olmadığını ortaya koymuş olur. Abdullah Baba Hazretleri bunu çok kolay bir üslupla dile getirir, küçük çocukların bile nasiplenmesi için uğraşırdı. Herkesin bu deryadan faydalanmasını çok isterdi. Tarikat-ı Âliye’nin özünün Rasulullah (sav) Efendimiz olduğunu, bunun Rasulullah’ın (sav)sünnetlerini ihyâ etmek ve ahlâkı ile ahlaklanmak sayesinde olduğunu her fırsatta anlatırdı. Ve bu hakikat sohbetlerini hiçbir ferdi ayırt etmeksizin herkesle paylaşırdı. Buyururdu ki:

“Allah’ın bütün evliya kulları Muhammed‘ül Mustafa‘nın Tellallarıdır. Efendimiz (sav) sevilmedikçe, sünnetleri ihya edilmedikçe Allah’ı sevmek mümkün değildir. Zira Tarikat-ı Aliyenin Bânisi (kurucusu) Rasulullah (sav) Efendimizdir. O’ndan sonra Hz. Ebubekir-i (ra) ve Hz. Ali (kv) Hazretleri tarafından, iki koldan kıyamete kadar devam edecek olan bu mübarek yol, çeşitli isimlerle anılmışlardır. Örneğin; Kadiri, Rufai, Nakşibendi, Mevlevi… gibi” (Allah onlardan razı olsun.) Ancak bunlar arasında hiçbir zaman ayrıcalık yoktur. Gaye, Allah ve Resulüne vasıl olabilmektir. Bunun gayrın da kendisine menfaat sağlamak için çalışanların sonu hem bu dünyada hem ahirette hüsrandır. İnsanlar bu hüsrana uğramak istemiyor iseler, kendilerine, Allah-u Teâlâ Hazretlerinin sıfatlarında fani olmuş, Rasulullah (sav) Efendimizin varisi olan, Velayet veya Veraset nuruyla kemâle ermiş, irşada yetkili bir zât bulmalıdır. Değilse Hakikate ermek mümkün değildir.

Yine buyururdu ki:

“Şeriatı bulmayınca, Tarikatı bulmak imkansızdır. Tarikatı bulmayınca, Hakikati bulmak imkansızdır. Hakikati bulmayınca, Marifeti bulmak imkansızdır. Öyle olduğu için şeriattan zerre kadar ayrılmak, diğer güzelliklere ulaşmaya engeldir. Şeriatı olmayan insan, Tarikattan koku alamaz.”

Efendi Hazretleri, Allah-u Teâlâ neyi emretti ise, ondan asla taviz vermez, tehir etmez ve o şeyi vaktinde yapardı. Neyi de yasak kıldı ise, ondan da uzak dururdu. Hiçbir şeyi israf etmez, israftan sakınır, insanlara da israftan uzak durmalarını tavsiye ederdi. Kendine yetecek kadarı ile kanaat ederdi. Ticaretle uğraşan insanlar ve diğer meslek sahibi insanlar kazandıklarının yetmediği hakkında soru yönelttiklerinde: “Kanaat etmek lazım, şükretmek lazım. Siz şükrettikçe Allah (cc) artırır. İsraf etmeyin Allah-u Teâlâ; “Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz, Allah israf edenleri sevmez” (A’raf/31) buyuruyor. Boş konuşmakta israftır. Malayâni konuşmak insanın kalbini öldürür” buyururdular.

Nuri Köroğlu

Tasavvuf Erbabına Göre Himmet Nedir ?

Tasavvuf erbabına göre himmet; Kulun kendisini veya başkasını bir hayra ulaştırmak, bir serden korumak veya bir kemali ele geçirmek için bütün ruhanî gücünü kullanarak, kalbiyle Cenâb-ı Hakk ‘a yönelmesidir. (Cürcani) Himmet, ilahi nurla temizlenmiş ve takva ile yücelmiş ruhların, Allah ‘ın izniyle muhtaç kullara yardım etmesidir. Bu âli ruhlar zamana bağlı değildir, mekân ile sınırlanmazlar. Maddi şartlar onlara engel olmaz.

Himmet, mürşidi kâmillere emanet edilmiş ilahi bir nurdur. (Velayet, veraset) O nur ile yol alır, hak yolcularını terbiye ve takviye ederler. Himmet, Allah ‘ın bir rahmetidir. Himmet ehli, bir rahmeti yerine ulaştırmakla görevli, Allah ‘ın dostudur. Kur’an ifadesiyle onlara “Cündullah (Allah ‘ın askerleri)” denir. “Rabbinin askerlerinin (adedini) ancak Rabbin bilir.” (Müddessir/31) Sayılarını, yerlerini ve görevlerini ancak Allah bilir.) Onlar, meleklerden ve kâmil müminlerden oluşur. Cenab-ı Hak, onlar vâsıtasıyla dilediklerine yardım edip, müşküllerini çözer. Aslında kuluna destek veren ve müşkülünü çözen Allah’tır.

Peygamberler (as) ve evliyalar bu noktada vâsıtadırlar. Bu hakikati Rasulullah (sav) Efendimiz söyle ifade buyurmuştur;

“Asıl veren Allah’tır, ben ise verileni taksim edip yerine ulaştırmakla görevliyim.” (Buhari, Müslim) İlahi ikram muttakilere Allah tarafından verilen bir sermaye, ilahi bir emanettir. Allah ‘ın sevdiklerine ikramı, ilahi aşkın meyvesi, takva sahiplerine bir hediyedir. Allah-ü Teâlâ, sevdiklerine yaptığı bu ikramı meşhur, bir kuds-i hadiste söyle bildiriyor;

“Ben, farz ve nafile ibadetlerle bana yaklaşan kulumu sevdiğim zaman, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. O benimle görür, benimle işitir, benimle tutar, benimle yürür. Bana sığınırsa onu himaye ederim. Benden bir şey isterse kendisine veririm.” (Buhari, Ibnu Mace)

İşte velilerin ulaştığı bütün keramet ve himmet bu hadis-i kutside özetleniyor. Bu hadiste Allah dostlarına verilen imkân ve yetkilerin ne boyutta olduğunu büyük müfessir Fahruddin Razi (ks) Hz. leri şöyle anlatır:

“İnsan büyük bir bağlılık ve samimiyetle Allah-ü Teâlâ ‘ya itaate devam ederse, Allah ‘ın, onun gözü ve kulağı olurum buyurduğu bir makama yükselir. Allah ‘ın Celal nuru kul için bir kulak olunca, o yakını işittiği gibi uzağı da işitir. Bu nur onun için bir göz olunca, yakını gördüğü gibi uzağı da görür. Ve yine bu nur kul için bir el olunca, o elin zora, kolaya, yakındaki ne, uzaktakine, her şeye gücü yeter.” (Mefatihu‘l-Gayb).

Himmet kaderle sınırlıdır;

“Resulüm de ki: Ben, Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda ve zarar verecek güce sahip değilim.” (A‘raf/188) ayet-i kerimesi, her şeyin Yüce Allah‘ın takdirinde olduğunu belirtiyor.

Büyük Arif Ibnu Atâ (ks) Hikem adli eserinde der ki:

“Himmetler ne kadar büyük ve hızlı olursa olsun, kader sınırlarını geçemez. Kâmil Mürşid, müridin isteğine değil, Allah-ü Teâlâ ‘nın onun hakkındaki takdirine bakar. Bir çeşit kader vardır ki, onun gerçekleşmesi Allah tarafından kesin hükme bağlanmıştır. Bu hükmü verilen şeyin gerçekleşmesi kaçınılmazdır ve onu dua ve himmet değiştiremez. Bir çeşit kader de vardır ki, onun gerçekleşmesi bazı sebeplere bağlıdır. İşte dua, himmet ve sadaka bu kısımda fayda verir.”

Himmet nefse değil, hikmete uygun olur. Arifler Allah-ü Teâlâ ‘nın hikmetine âşıktır. İşlerin görünen tarafına değil, sonucuna bakarlar. Onlar kendileri ve talebeleri için hep Allah ‘a yaklaştıracak sebepleri ararlar. Kulun Allah-ü Teâlâ ‘ya yaklaşması, nefsinin terbiyesine bağlıdır. Bu terbiye bazen sıhhat ile bazen de hastalık ile gerçekleşir. Bazı kalp hastalıklarının tedavisi fakirlik, yalnızlık ve çaresizlik ile olur. Kalp katılığı ve gafletin giderilmesi için bazen acı tecrübeler gerekir. Mürit bunları bilmez ve bir sıkıntıya düşünce, kurtulmak için mürşidinden himmet ve dua ister. Mürşid feraset nuru ve ilahi bir ilimle, o sıkıntının müridin derdine ilaç olduğunu görür ve onu Allah ‘a yaklaştırdığını bilir, kısaca “Dua ederiz” der. Mürit de o derdin hemen biteceğini düşünür. Hâlbuki Mürşid-i kâmil, Allah-ü Teâlâ ‘dan o sıkıntının devamını istemektedir. Çünkü müritteki gafletin ilacı, o sıkıntının içindedir. Hastaya ilacını içirmemek dostluk değil, ihanet olur.

Önce hizmet, sonra himmet.

Mürid; Himmet Efendim!  dedikçe,

Mürşidi; ―Önce hizmet evladım! der.

Arifler demişlerdir ki:

―Mürşidin himmeti, müridin gayretine göre olur.

Nuri Köroğlu

Tasavvuf Literatüründe Rabıta..

İnsan, fiziki yapısından daha ziyade, manevi yapısı ile her türlü üstünlüğe sahiptir. Bu bakımdan mana yönüyle insan daha zengin bir konuma sahiptir. Fiziki cephe dünyada imal edilmiştir ama manevi cephenin temelleri ezeliyyete dayanır. Bu sebeple de insan o temellere zaman zaman tutunma ihtiyacı hisseder. Ruhunun gıda aldığı o ortamlara çeşitli seyahatler yapar. Bu seyahatler kimi zaman rüya ile kimi zamanda düşünce tarzı iledir. İnsan tefekkür sayesinde o âlem ile irtibat kurabilmektedir.

Şöyle düşünüldüğü zaman, manevi irtibatsız hemen hemen akıl sahiplerinden kimse yoktur. Düşünmeden, merak etmeden yaşayan kimse olamaz. Bu sebeple insanı yaratan âlemlerin Rabbi Allah (cc) insana düşünmeyi emrediyor. Şu hâlde insan düşünen varlıktır ve eşya ile bağlantısını ekseriyetle düşünce sayesinde sağlar.

İnsan tabiatı bir şeyi elde etmek hususunda düşünmeye muhtaç olduğuna göre, bir şeyin ele geçmesi için evvela kalben o şey ile meşgul olması gerekmektedir. Bu meşguliyet, kendisini ulvi değerlere ulaştıran hususlarla alakalı olursa, dünyevi ve uhrevi pek çok kazanç elde eder. Ama süfli değerlere yöneldiği zaman, elde edilecek olan netice sadece geçici bir zevk veya o an ki ihtiyacı gidermekten ibarettir.

Tasavvufi öğretiye göre, Tarikattan feyiz almak, yeraltındaki suyu kanalla yeryüzüne çıkarmak gibidir. Yeraltındaki suyu çıkarmak için kullanılan kanallar ne kadar çok olursa, su o nispette toparlanıp yeryüzüne gelir. Bunun için Tarikatta silsile ne kadar genişlerse, vasıta o kadar çoğalır. Vasıta da ne kadar çoğalırsa, feyiz daha çok olur. Sufi Şeyhler, bu feyzi ele geçmesi için birçok formül geliştirmişlerdir. Bu formüllerden bir tanesi de “RABITA”formülüdür.

Tasavvuf ehli, İslam toplumunun gidişatı doğrultusunda, Kitap ve Sünnetten anladıkları kadarı ile insanın kalbini masiva denilen şehvet, şöhret, Servet tutkusundan kurtarmanın usullerini düşünmüşler. Buna çare olarak ulvi değerlere götürmeye vesile olan şeylere kalbi bağlamayı uygun görmüşler ve buna da RABITA” adını vermişlerdir.

İlk dönemlerde Ashab arasında mevcut olan, ancak böyle bir isimle anılmayan bu kavram, genellikle yedinci hicri asırda Sufiyye hazaratı tarafından kabul görmüş bir kavramdır. Kimileri bunu sonradan dine sokulmuş bir bidat diye nitelendirirken, Sufiyye hazaratı da buna cevap olarak Kitap ve Sünnetten pek çok deliller getirmişlerdir.

Biz, bu uygulamanın Dinin köküne kibrit suyu dökmek manasında bir bid‘at olduğunu kabul etmiyoruz. Böyle söyleyenleri de onların takındıkları üsluptan hareketle dinin dışına ihraç etmiyoruz. İslam laboratuvarı niteliğinde olan Tasavvuf müessesesi, İslami hayatın özünü teşkil eden bir kurumdur. Bunu Selef‘ten kimse inkâr etmemiştir. Bu kurumu işleten bilginler ise, Âlim, Takva, Zahid, Abid kimselerdir, şu hâlde ilmi, cehaletini tamir etmeye yetmeyen zavallılar, güya bu tenkitsel çıkışları ile İslam’ı korumuş oluyorlar da hayatlarının tamamını Allah ve Resulüne tahsis etmiş büyükler mi Dinin köküne kibrit suyu dökmüş olacaklar? Düşünülmelidir.

Çağlar boyu bu tartışmalar birbirini kovalamış ve tenkitçiler ne kadar malzeme ortaya koymuşlarsa, tasvipçiler de o derecede eser ortaya koymuşlardır. Ortaya konulan eserlerin miktarını belirtme imkânına sahip değiliz ama nitelik olarak, yazılan bütün eserler, Rabıta‘nın Dinen meşruluğunu belirtmeye ve yapılış tarzını ortaya koymaya matuftur.

Hulasa; dönelim ve sözü fazla uzatmadan, bizleri yetiştiren Üstadımız, Efendimiz Hazretlerinin bu konudaki açıklamalarına geçelim. Üstadımız, Rabıta‘nın kalbe çok tesir eden mühim bir unsur olduğunu belirtirdi. Zikrin hararetinin kalbi kuşatmasına, kalpte Müşahedenin gerçekleşmesine, Mücahede ve Riyazette başarının elde edilmesine, Nefis ve şeytana karşı mukavemet göstermede, Rabıtadan daha tesirli bir şey görmediğini söylerdi. Hatta bizzat kendisi Üstadına sık sık Rabıta yaptığını söylerdi.

Bundan sonra ise, muhterem Üstadımız Rabıta yapmanın Dinen meşruluğunu ortaya koyarak, önce Kitaptan delilleri ortaya koymak sureti ile meseleyi izah ediyor. Daha sonra ise, bu mevzuda en kapsamlı eserin sahibi olan Halid-i Bağdadi ‘nin görüşlerine temas ediyor. Buyuruyor ki:

Cenabı-ı Zül Celal Hazretleri:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve O’na yaklaşmaya vesile arayınız” (Maide /35) buyuruyor.

Üstadımız, bu ayeti sevk etmekle, ayette geçen “VESİLEtabirinin Rabıtaya işaret olduğunu ispat etmek istemektedir. Allah ‘a yaklaşmak hiçbir Şekilde mümkün değildir. O ‘na ancak vesilelerle yaklaşılır. Bu vesileler ise Salih amellere ve Salih kimselerle sohbete devamlılık gibi şeylerdir. salih amellerin insana kazandıracağı olgunluk ayet ve hadislerde geniş tarzda ele alınır ve mü‘minler sürekli salih amel işlemeye teşvik edilirler.

Salihlerle sohbete devamlılık hususunda ise yine aynı şekilde ayetler ve hadislerle gerekli teşvikler ve yönlendirmeler yapılır. Zira salihler, ümmet arasında birer işaret levhası gibidirler. Görüldükleri yerde doğru adrese ulaşmaya vesiledirler. Bu sebeple de onlarla beraberlik dinen gerekli görülür. Bu ayetlerden birisinde:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkunuz ve Sadıklarla beraber olunuz!” (Tövbe /119) buyurulur. Ayette geçen “Sadıklarla beraber olmak” tabiri, onlarla fikirde, eylemde, tarafgirlikte beraber olmak kastedildiği gibi, manevi beraberlikte kastedilmiştir.

Bundan sonra Üstadımız Rabıta ne demektir? Sorusuna cevap mahiyetinde şöyle buyuruyor:

“Rabıta bağlanmak demektir. Bu da müridin Şeyhinin iki kaşının ortasından nur çıktığını müşahede edip ve o nurun karşında edep ile oturduğunu müşahede etmesidir. O zaman üstadı ile muhabbet hâsıl olur. Rabıta zikirden daha tesirlidir.”

Lügatte bağlantı, bağlantı vasıtası, bağlılık, tutarlılık, tertip, düzen, bağ, münasebet, ilgi manalarına gelen “RABITA”terimi, Tasavvuf öğretisinde müridin, Şeyhini düşünerek, kalbinden dünya ile ilgili şeyleri çıkarması, Şeyhi vasıtasıyla Rasulullah (sav) ‘e ve Allah ‘a kalbini bağlaması anlamındadır. Fena fi‘ş-şeyh bahsinde de anlatıldığı gibi, Seyr-i Sulûkta başarılı olmak hususunda evvela şeyhin ahlakı ile ardından Rasulullah (sav) Efendimizin ahlakıyla ve daha sonra da Allah‘ın ahlakı ile ahlaklanmak için, ruhen daimi bir tarzda hazırlık yapılır. Bu hazırlığın temelini oluşturan unsur ise; Rabıta‘dır.

Rabıta sayesinde mürit, kalbini sürekli kontrol altında tutmayı başarır. Böylece Sülûkün diğer devrelerinde daha etkin ve kalıcı bir olgu kendisini ihata eder, kuşatır. Tasavvufi hayatın en önemli boyutu, insanın kendisini daima kontrol etmesidir.

Dinimizin en işlek caddesi olan Tasavvufi eğitim kurumları olan Tarikatlar, insanın iç dünyasını kuşatan masivayı ve o sayede gönülde saltanat kuran şeytani düşünceleri oradan def etmek için, Rabıta ‘ya ağırlık verilmesini gerekli görmüşlerdir. Bu da bir Müridin Üstadının suretini düşünerek, gıyabında iken sanki huzurunda imiş gibi edep tavrını takınmasıdır. Mürit bu düşünceyi kalbinde koruduğu müddetçe, edep ve tevazu içerisinde olur. Rabıtası ne kadar sağlıklı olursa, Mürit o denli bir disiplin içerisinde olur. Bu manevi disiplin sayesinde Nefsin putları kırılır. Şeytanın saltanatı yıkılır. Kalben Allah ‘a olan yolculuk, bu disiplinle kişiyi neticeye götürür.

Mürit her ne zaman Rabıta ‘da bulunur ise, Üstadı ile manevi bir beraberlik ortamını yakalar. Böylece O‘nunla nasıl huzurda iken edep ve disiplin içerisinde bulunur ise, O‘nun gıyabında da böylece edep disiplinine riayet etmiş olur. Kontrolsüz, rast gele bir hayatın etki ve nüfuzundan kurtularak, disiplinli bir hayat ortamına kavuşur. İşte fayda sağlayan zikir, bu anlayışla yapılan zikirdir.

Üstadımız rabıtanın kime yapılacağını ve kimlere yapılmayacağını belirtmek üzere şöyle buyurdular:

“Rabıta, Kâmil olmayan nakıs (noksan) insanlara yapılamaz… şekline suretine şeytan girmeyen, Rasulullah (sav) Efendimizin vazife verdiği, onun varisi olan Mürşid-i Kâmil zâtlara yapılır…”

Kendisine Rabıta yapılacak kimsenin, tasavvufi terbiye ile yetişmiş, Nefis meratiplerini aşmış, şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifetullah kavramlarına Hakka‘l-Yakin bir derecede vakıf olmuş, Fena ve Beka mertebelerinde ebedileşmiş olması gerekir. Zira kişiyi ancak böyle hal ve makam sahipleri gerçek maksada ulaştırabilir. Bu sebeple de böyle vasıfları üzerinde bulundurmayan kimselere Rabıta yapılmaz. Çünkü O ‘nun bilgi ve yeteneği kendi eksiğini tamir etmeye yeterli değildir. Kendisi nakıs (noksan) olunca da başkalarını kemale erdirmesi mümkün değildir. Üstadımız kendisinde böyle vasıf bulunmayan şeyhlerin müritlerine Rabıta vermelerini caiz görmezdi. Sebebinde ise şöyle buyururdu:

Şeytan başkalarının şekline girdiği için onlarda da cinnet getirmeye, sapmaya, yollarını bozmaya, ene, kibir gibi halleri vermeye vesile olur. Bunun için sakıncalıdır. Yani Kâmil Mürşid olan zâtlar, şeytanın suretlerine temessül etmelerinden masundurlar. Çünkü Veliliğin şartlarından birisi de onların Allah ‘ın koruması altında olmalarıdır. Ama Mürşid-i Kâmil olmayanların şekil ve suretlerine şeytanın temessül etmesi söz konusudur. Bu sebeple de Rabıta esnasında niyeti halis olan saf bir müridi saptırıp, fısk ve fücura yönlendirebilir. Nitekim bunun örnekleri çoktur. Bundan Kâmil olmayan kimseler Allah ‘a davet vazifesi yapamazlar manası çıkarılmaz. Onlar da irşat ve davet vazifesinde bulunabilirler. Ancak tasavvufi öğreti gereğince, kendilerine Rabıta yapılamaz. Çünkü Rabıta, manevi bir beraberlik gayesine matuf olduğu için, bu beraberlik Müridin gıyaben şeyhine gösterdiği bir tür ta‘zim ve hürmettir. Yani Üstadının huzurunda edep tavrını takındığı gibi, O ‘nun gıyabında da aynı ta‘zim ve hürmeti muhafaza ederek, Seyr-i Sülûke elverişli hale gelmeye çalışmasıdır. Hal böyle olunca, şekil ve suretine şeytanın temessül ettiği kimseler, çevresindekilere böyle bir vazife verdiği zaman, şeytanın o kimsenin kılığında görünerek, Müridi alt etmesi, saptırması mümkündür. Bu vesileyle onlar davet ve irşat vazifesini yürütürler ama Kâmil Mürşitler gibi Rabıta veremezler.”

Üstadımız, Kâmil bir seviyede olduğu halde, Rabıta vermeyen nice şeyhler bulunduğunu belirtirdi. Buyurdu ki:

Halid-i Bağdadi Hazretlerine:

─ Efendim size Rabıta yapalım mı? diyorlar.

Halid-i Bağdadi Hazretleri, Mürşid-i Kâmil olduğu halde:

“Benim üstadım Abdullah Dehlevi Hazretleri Mürşid-i Kâmildir. Her ne kadar elimde icazetim varsa da Rabıtayı ona yapacaksınız. O hayatta iken ben hayâ ederim” diyor.

Bununla, Rabıtanın “Olmazsa olmaz” diye bu mevzuu aşırı derecede ele alanlara da katılmadığını belirtmiş oluyor. Rabıtanın ne zaman gerektiği hususunda da şu açıklamada bulunuyor:

―Rabıtayı ancak Kâmil manada Mürşid olan zâtlar verir ve bunu da derviş hal görmeye başladığı zaman verir.

Bu gösteriyor ki, daha talip konumunda olan, işe yeni başlayan, terimlerden, kavramlardan haberi olmayan, amel ve taatı yeterli seviyeye ulaşmamış olan kimselere hemen birdenbire böyle bir vazife vermek doğru değildir. Üstadımız bize daima: “Bir derviş, Nefs-i Mülhime‘ye gelmediği sürece onun Rabıtaya ihtiyacı olmaz” buyururdu. O seviyeye gelen kardeşlerimize de Rabıta verir ve sürekli olarak Teveccüh etmeyi tavsiye ederdi.

Allah ‘ın izni ile Rabıta mevzuu da böylece tamamlandı. Başka ilave edilecek meseleler varsa da konuyla alakalı bu kadar açıklama kâfidir. Eğer bu mevzular nelerdir? Denilirse şayet, bunlar da “MURAKABE, TEVECCÜH, TEFEKKÜR” gibi, Rabıtayla alakası bulunan diğer tamamlayıcı konulardır. Allah Teâlâ bizleri gereğince amel eden salihler topluluğuna dâhil eylesin ve ayaklarımızı kaydırmasın. Âmin.

Kimi dosta gider dosta bendolur,Allah Allah

Kimi nefse uyar kahrolur gider, Allah Allah

Kimi gülistanda gonca gül olur, Allah Allah

Kimi gonca güle har olur gider, allah allah

Kimi tövbe eder esfiya olur, Allah Allah

Kimi inat eder eşkıya gider, Allah Allah

Kimi Ahmet seni uzaktan tanır, Allah Allah

Kimi yaklaşır da kör olur gider, Allah Allah

Nuri Köroğlu

MÜRŞİD-İ KAMİL ve ÖZELLİKLERİ

Âlimlerin örfüne göre, bütün ilim sahipleri kendi meslek alanlarında derecelere tabi tutulmuşlardır. Her biri Allah ‘a davet makamı sayılan bu ulvi meslek gerek ayet ve gerekse hadislerde övülmüş bir meslek olup, Peygamberliğin şubesi niteliğinde ele alınmıştır. Bundan maksat, Peygamberlerle Âlimlerin mesleklerinin aynı olduğudur. Ancak aralarında tek fark, derece ve rütbe farkıdır. Bunu böylece ortaya koyduktan sonra, Tasavvuf mesleğinde Âlimler, Serzakir, Halife, Şeyh, Üstat, Mürşid, Mürşid-i Kâmil, Pir gibi kavramlarla tarif edilirler. Bu tarifler de seviyeye göre yapılan bir derecelendirme tasnifidir. Bu fasılda, “Mürşid-i Kâmil” olan zâtın durumunu ele alıp, Üstadımız, Efendimizin anlatımı ile Kâmil bir Mürşidin özelliklerine temas edeceğiz. Yeri geldikçe, diğer kavramlara da değineceğiz. Üstadımız Efendimiz buyurdu ki:

Mürşid-i Kamil zât o kimsedir ki, İlme‘l-Yakin‘den, Ayne‘l-Yakine, Ayne‘l-Yakin‘den Hakka‘l-Yakine vasıl olan, Cenab-ı Zül celal Hazretlerinin zâtında değil, sıfatlarında Fani olan, Rasulullah (sav) Efendimiz tarafından da kendisine hil‘at giydirilen, başına taç konulan, insanlığı irşat etmek için manen görev verilen kimsedir. Kâmil bir Mürşid, Velayet yahut Veraset nuruyla nurlanmıştır. Bu sebepten ötürü “Varis-i Nebi” Makamı ile şereflendikleri için, şekline, suretine şeytanın giremediği seçilmiş zatlardır.

Mürşidi Kâmil, insanları Allah-ü Teâlâ ‘ya vuslat etmek vazifesi olan ve Rasulullah Efendimize hakiki varis kılınmış kişidir. Böyle bir Mürşid-i Kâmil, yine üstadı olan başka bir Mürşidi kâmil tarafından yetiştirilir ve bu üstatlar silsilesi ta Rasulullah (sav) Efendimize kadar uzanır.

Her Mürşidi Kâmil manevi olarak icazet alır. Mana âleminde Rasulullah (sav) tarafından vazife ve icazet verildikten sonra, Rabbimiz ilmi ledünden onun kalbine akıtır. Böylece Mürşidi Kâmil, peygamber varisi olarak insanların nefis terbiyesine ve Allah ‘a vuslat bulmalarına vesile olur.

Mürşidi Kâmil olan zâtlar Hem zahir hem de batın olarak Rasulullah (sav) Efendimizin tamamen varisidirler. Mana âleminde icazetlerini Rasulullah (sav) mühürlediğinden bu zâtlar, mahfuzdurlar, yani hıfz olunurlar.

Rasulullah (sav) Efendimizin:

“Âlimler peygamberlerin varisleridir”

“Benim ümmetimin âlimleri İsrail oğullarının peygamberleri gibidir. (Aclûnî, Keşfü‘l-Hafâ) buyurduğu zümre Mürşidi Kamillerdir.

Hz. Aişe (ra) validemiz şöyle buyurmuştur;

“Ashap içerisinde Abdullah Bin Ömer (ra) kadar Rasulullah‟a benzeyen görmedim” (KitabüzzühdH:1078) bu sözün onun Hz. Peygamberin varisi olduğuna delalet için söylenmiştir.

Asım el Ehval bazı kimselerin kendisine Abdullah bin Ömer (ra) hakkında; “İnsan onu gördüğü zaman, her bakımdan Rasulullah ‘a tabi olduğu için onda farklı bir şey görürdü” dediklerini nakletmiştir. (Kitabüzzühd H:1056)

Bu iki hadisi zikrettik ki mürşidi Kâmil olan bir zâtın, Rasulullah’a nasıl varis olduğu iyice anlaşılsın.

Mürşidi Kâmil; Akıl ve nefis bakımından külli ve cüz ‘i bütün mertebeleri aşan ilahi isim ve sıfatları kendisinde toplayan ve bu isim ve sıfatların tecellilerine mazhar olan kimsedir. Gerekli olan bütün makam ve derecelere ulaştıktan sonra insanları terbiye ve irşat etmek için yüce Allah ‘ın yeryüzünde halife olarak görevlendirdiği kimsedir. Peygamber Efendimiz,

“Peygamber ümmeti içerisinde nasılsa, şeyh de kavmi içinde öyledir.” (İbni Hübban) buyurmaktadır.

Mürşidi Kâmil, olgun, yetkin ve erdemli olan kimsedir. Bütün insanlığın sıfatlarını özünde toplayan ve yüce Allah ‘ın rahmet, hayat, kudret gibi isimlerine mazhar olan kimsedir. Akıl, levhi mahfuz, Kitabı Mübin, kalp ve ruh sırrına mazhar olan kimsedir.

Üstadımız, sultanımız, asrımızın mana güneşi Abdullah Baba (ks) Aziz Hz. leri Kâmil bir zâtın mühim özelliklerinden bahsederken yine şöyle buyurdular;

Mürşidi Kâmil olan zâtlar kabirde çürümezler, Mürşidi Kâmil olan zatlardan bazıları, Allah-ü Teâlâ Hz. lerinin Cemal sıfatına mazhar olurlar bazıları da Celal sıfatına mazhar olurlar. Öyle ki Celal sıfatına mazhar olan evliyanın kabirlerinin yerini dahi değiştiremezler. Mürşidi Kâmil zât kendisine müntesip olan kişinin son nefeste kelimeyi şahadet söylemesine, imanlı gitmesine vesile olur, Rabbimiz bana vesile ile gelin buyuruyor. Allah(cc) ve Peygamberler(as) arasında Cebrail (as) vesile oldu

Peygamber (as) de Allah (cc) ile insanlar arasında vesile oldu, Efendimiz (sav) Hadisi Şeriflerinde;

Muhammed‟in nefsini elinde bulunduran Allah‟a yemin olsun ki, hiç Şüphesiz, Allah’u Zülcelal’in en sevgili kulları; Allah’ı kullarına, kulları da Allah’a sevdiren, yeryüzünde hayır ve nasihat için dolaşanlardır” (Beyhaki) buyurmuştur.

Mürşidi Kâmil olan bir zât Allah ‘ın izni ile ve indi ilahiye deki değeri hürmetine dervişlerine Ahirette üç türlü yardımı olur.

1. Sırat köprüsünde

2. Mahşer yerinde

3. Peygamberimizin Livaül Hamd sancağına götürmek için vesile olur.

Efendimiz (sav) Hz. leri;

Benim ümmetimden çok büyük bir topluluğa şefaat eden olacaktır. Yine benim ümmetimden bir kabileye şefaat eden olacaktır. Yine benim ümmetimden birkaç kişiye Şefaat eden olacaktır. Taki(hepsi)cennete gireceklerdir”.(Tâc) buyurmuştur.

Üstadımız Abdullah Baba Hz. leri devamında şöyle buyurdular;

Rasulullah Efendimiz (sav)bir Mürşidi Kamile görev verirken üç şeyi de yanında verir. Bir kamçı, bir kitap veya bir ayna verir, dervişlerini gösterir, bir çanta içinde ameliyat aleti verir, eğer sana tâbi olanlardan göz zinası varsa gözünü ameliyat et, Şehveti varsa şehvani arzusunu al buyurur ama o kişinin talip olması lazım, verilen reçeteleri yerine getirmesi lazımdır.

Hatırlatma; Üstadımızın burada bahsettiği malzemeler dünya aletlerine benzemez insanlar tarafından anlaşılsın diye bu ifadeler kullanılmıştır, keyfiyeti ehline malumdur

Evet. Üstadımız Abdullah Baba (ks) Aziz Hz. leri burada bir Kâmil Mürşidin mana ikliminde nasıl bir liyakat elde ettiğini kendi tecrübesi ile ortaya koymuş bulunuyorlar. Mürşid; kendisi ilim ve amel bütünlüğü içerisinde şahsi olgunluğa eriştiği gibi, halkı da bu minval üzere eğitip yetiştiren kimse demektir. Mürşitlik makamı, hakikatte Allah ‘a davet makamıdır. Mürşid; Allah ‘a davet hususunda Peygamberlerin varisi durumundadır. Mürşitler, Peygamberlerin sunduğu bu İlahi mesajları şer ‘i ölçülere göre yorumlayan kimselerdir. Bunu daha önce de belirtmiştik. Nitekim böylesi zatların. Sürekli var olacağı, Kur ‘an ‘da şu ayetle belirtilir:

“Bizim yarattıklarımızdan öyle bir Ümmet vardır ki, bunlar, daima Hakk’a ileten ve Adaleti Hak ile yerine getiren kimsedirler.” (A‘raf /181)

Müslümanlar asırlardır yol gösterici Mürşitlerin rehberliği ile dinlerini yaşama ve yaşatmaya gayret etmişlerdir. Zira geçmiş ümmetler bu esasa riayet edemedikleri için dinlerini tahrif edenlere mâni olamamışlardır. Ama bu Ümmet, Din büyüklerine duydukları güven sayesinde, her şeye rağmen dinlerini ayakta tutabilmektedirler.

Üstadımız Abdullah Baba Hz. leri Kuddusi Baba namıyla Anadolu ‘da meşhur, Kadiri Tarikatı şeyhlerinden, “Kuddusiyye” kolu almış Osmanlı döneminin son Meşayihlerinden olan, mübarek bir zâtın oldukça tesirli bir halini anlatmak üzere şöyle buyurdular:

Kuddusi Baba (ks) Hazretleri, yaşadığı dönemde Mürşidi Kâmil bir zât ve zamanının Kutbu idi. Bu mübarek zât vefat edeceğinde dervişlerine şöyle söyler:

“Ben ölünce Sala vermeyin. Sabah namaza gelen cemaat kaç kişiyse, onlarla cenaze işlemlerimi yapın”

Kuddusi Baba vefat eder. Caminin müezzini de dervişidir ama üstadı haber etmeyin dediği için, Sabah namazına gelen sekiz on, kişi ile birlikte defnetmek için kabristana doğru giderler. Bu arada saban demiri kırılmış ve onu kaynatmak için demirciye giden köylü bir adam bakar ki bir cenaze gidiyor.

─ Bu Cenaze Kimindir? diye sorar.

Onlar da:

─ Bu cenaze büyük Allah Dostu Kuddusi Babanın cenazesidir, derler. Adam elindeki kırık demir parçasıyla birlikte, Cenazenin salından tutar ve kabristana giderler. O mübareği defnedip herkes ayrılır. Bu adam saban demirini kaynattırmak için demirciye gider.

Selam verir ve:

─ Usta, benim sabanın demiri kırıldı, bunu kaça kaynatırsın? der. Demirci Ustası:

─ Bu demiri kaynatmak için iki teneke kömür harcarım, dört akçe de paranı alırım. Yalnız öğleden sonra gel al, der.

Adam:

─ Peki, der, anlaşırlar ve gider. Saban demirini almak için adam öğleden sonra tekrar demircinin yanına gelir.

─ Hazır mı Usta? deyince!

Usta öfkeli bir vaziyette:

─ Sen benimle dalga mı geçiyorsun be adam! Bu getirdiğin demiri değil kaynatmak Ģöyle dursun, ısıtamadım bile. Hem ayrıca iki değil dört teneke kömür harcadım. Bana dört akçe daha borçlusun, der.

Adam şaşkın bir halde demirciye bakarak:

─ Usta hem demiri kaynatmıyorsun hem de benden fazla para istiyorsun. Senin bu yaptığın hak değil. Ben bu parayı sana ödemem. Yürü Kadı ‘ya gidelim, kim haklı ise o karar versin, der. Doğruca Demirci ve Köylü, Kadı ‘ya giderler. Kadı Efendiye demirci durumu olduğu gibi anlatır. Kadı Efendi demirciyi dinler ve diğer adama dönüp:

─ Sen bugün ne yaptın? diye sorar. Adam da başından geçenleri şöyle anlatır:

─ Kadı Efendi, bu sabah kırılan Saban demirini kaynattırmak için evden çıktım. Baktım ki bir cenaze gidiyor. Sordum: “Bu zât kimdir” diye. Onlar da: “Kuddusi Baba” dediler. Saban demiri ile Cenazenin salına dokunarak mevtayı taşıdım. Gittik cenazeyi defnettik. Başka öyle mühim bir şey yapmadım, der.

Olayı dikkatle dinleyen Kadı Efendi bu defa hüngür hüngür ağlamaya başlar. Demirciye kendi cebinden on akçe çıkarıp verir. Diğer adama da:

─ O demir parçasını bana satar mısın? Kaç paraysa vereyim, bende hatıra olarak kalsın, der.

Köylü de Kadı ‘nın maksadını anlamadan:

Şu kadar” der ve Kadı Efendi dediği miktarı köylüye öder ve sonra:

─ Allah ‘ım! O mübarek zâtın salına dokunan demir parçası yanmazsa, acep ola ona sağlığında iken intisap edenler ne güzel haldedir. Aman Ya Rabbi! Sen bilirsin, deyip yakarmaya başlar.

İşte Mürşidi Kâmil olan zâtlar Allah ‘ın izin ile hayatlarında da mematlarında da İnsanlara fayda sağlayan onları irşat eden Allah ‘ın has kullarıdır. Onlar, Allah ‘a taat ve ibadetle yaklaşınca, Allah Teâlâ da onlara böyle kerametler ihsan ederek yaklaşır. Allah ‘ın kendisine yaklaştığı kimselere, böyle lütuflarda bulunması gayet normaldir. O dilerse, O ‘nun dilediğini geri çevirecek yoktur.

Yine Tabiin döneminin ilk zahidleri arasında yerini alan, haliyle çevresindekilere örnek teşkil eden, Allah sevgisi ile dolup bütünleşen, asırlardan beri söylediği sözler birer inci danesi gibi dillerde ezberlenip, gönüllerde yer eden, daha pek çok faziletin timsali, mübarek bir kadın, Bu ümmetin kadınlarının iftiharı diyebileceğimiz, Hz. Rabia el-Adeviyye, Sufiyye hazaratının büyüklerindendir. O sade bir hayat sürmesiyle, Allah ‘a son derece bağlılığı ile temayüz etmiş büyük bir velidir. Üstadımız, bu mübarek kadından çoğu kez bahsederek, O ‘nun kemal vasıflarından bizleri faydalandırırdı.

Bu fasılda Üstadımız, Mürşid-i Kâmil olmanın kendisine uyanlara ne gibi bir Şahsiyet kazandıracağı hakkında, Rabia (ks) ile Hasan Basri (ks) arasında geçen bir hadiseyi anlatarak, Kâmil Mürşidin Hak Teâlâ katında ulaştığı mertebelerin ehemmiyetine işaret etmektedir. Buyuruyor ki:

Yine Mürşid-i Kamilin Allah (cc) katındaki kıymet ve değeri ile ilgili bir başka hadiseyi daha anlatalım inşallah:

Bir sohbetlerinde Hasan-ı Basri (ks) “Nasıl ki erkeklerin aslanları varsa, dişi aslanlar da vardır” dedi. “Kimdir bu dişi aslan?” diye sorulunca, o da dişi aslanın Rabiatül Adeviyye olduğunu söyledi. Bunun üzerine, zamanın Şeyhleri ve müritleri Rabiatül Adeviyye’nin evine ziyarete geldiler. Rabiatül Adeviyye’nin evi o kadar mütevazı idi ki, dünyalık birkaç parça eşyadan başka hiçbir şey yoktu. Evinde ışık dahi bulunmamakta, karanlık bir yerdi. Gelen ziyaretçiler, Rabia anamızı tebrik edip, bu makama nasıl geldiğini soracaklardı. Hasan-ı Basri o karanlıkta: “Sen sağa, sen sola, sen de buraya otur” diyerek, herkesi yarım ay şeklinde topladı.

Bundan sonra:

“Mallarınız, çocuklarınız sizin için birer fitnedir.” (Teğabün /15)

“Sakın ola ki, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ın (cc) zikrinden alıkoymasın” (Münafıkun /9)

Ayetlerini okuyarak sohbete başladı. Çeşitli ayet ve hadislerle Allah ‘ı (cc) sevmenin yollarını anlattı. Daha sonra sözü Rabia anamıza bıraktı. O mübarek kadın da:

“Herkes sevdiğinden bahseder. Ben Allah-ü Teâlâ Hazretlerini öyle seviyorum ki Muhammed‘il Mustafa‘ya dahi kalbimde yer kalmadı” deyince, orada bulunanların hepsi “Allah, Allah” diye hayıflanıp ağlamaya başladılar.

Rabiatül Adeviyye (ra) ‘ın sözlerinden anladığımız O ‘nun hem Rasulullah‘ta hem de Allah-ü Teâlâ da fani olduğudur.

Hasan-ı Basri, kadınları irşad edecek, onlara Allah ve Resulü‘nü sevdirecek bir insanla hayatına devam etmek istiyordu. Bu sebeple Rabiatül Adeviyye ile evlenmek istedi. Onunla görüşmeleri için aracılar yolladı. Rabiatül Adeviyye bu teklifi duyunca:

“Ben dokuz nefsime sahip oldum da O bir nefisine sahip olamadı mı? Hayır, istemiyorum” deyip aracıları geri yolladı.

Cevabı duyan Hasan-ı Basri Hazretleri:

─ Eyvah! Teklifimi nefsanî zannetmiş, yanlış anlaşılmışım, deyip, bizzat kendisi yanına gitti. Ona:

─ Ya Rabia! Biz seni burada mahcup gördük. Seni Allah için nikâhlayıp, haneme götürmek istedim. Tüm mü‘minlerin senden ve senin ilminden istifade etmesini arzuladım, deyince.

Rabiatül Adeviyye:

─ Eğer benim son nefesimde imanla gideceğime, kabrimde suallere cevap verebileceğime, sırat köprüsünden geçebileceğime dair bir ruhsat, bir imza verebilirsen, hemen kıyalım nikâhımızı, dedi. Bunun üzerine Hasan-ı Basri Hazretleri: ─ Katiyen böyle bir şey yapamam deyip ağlayarak evine gitti.

Bu olaydan kısa bir süre sonra Rabiatül Adeviyye vefat etti. O ‘nun tabiri ile: “Âşık, maşukuna kavuştu” O sıralarda Selman-ı Farisi (ra) Hazretleri 129 yaşında olduğu halde, Kufe şehrine Hasan-ı Basri Hazretleri ile görüşmeye geldi. Ona Allah-ü Teâlâ ‘da fani olmanın formüllerini gösterdi. Böylece Hasan-ı Basri Hazretleri, Seyr-i Sülûk‘unu tamamladı. Kemale erip, Efendimizin varisi yani Varis-i Nebi oldu. Bir gün Rabiatül Adeviyye’nin (ra) kabrinin başına gelerek:

“Ah Rabia ah! Öyle ruhsatlar varmış ki; eğer şimdi benden o ruhsatları isteseydin; İman ile gitmene, Kabir suallerine yardımcı olacağıma, Sırat köprüsünden geçeceğine, Amel defterinin sağdan verileceğine, Livaü‘l-Hamd sancağına gideceğine dair, değil imza, mühür basarım mühür”der.

Ehlullahın haber verdiği bu kıssadan anlaşılacağı üzere, Allah ‘ın kendilerine izin ve ruhsat verdiği nice zâtlar, Allah katında şefaatçi olacaklardır. Allah katında şefaat etmeye izin verilenler, öncelikle bu Ümmete haliyle, yaşantısıyla örnek olmuş, Işık olmuş Önderler olması icap eder. Zira onlar, Allah-ü Teâlâ‘yı kullara sevdiren ve kulları da Allah‘a sevdiren önderlerdir.

Nuri Köroğlu

Ümmetin Kandilleri Olan Mürşid-i Kamil’lerin Alametleri

Tasavvuf öğretisine göre, gökteki yıldızlar gibi bu Ümmetin kandilleri, Hakikat Âlimi olan Mürşid-i Kamillerdir. Mürşitler Tarikat-ı Aliye’nin en büyük uzvudur çünkü onlar Varis-i enbiyadırlar. Bunlar; Allah ‘ı unutmaksızın daima zikredip duran, Nimetlerine karşı nankörlük etmeksizin şükreden, Emirlerine karşı isyan etmemek sureti ile itaat eden, Gücünün yettiği kadar Dinin prensiplerini yaşayıp yaşatan, her iş ve amelde adaletten ayrılmayan, Kınayanın kınamasından korkmayan, insanlardır. Bu özellikleri ile görüldükleri yerde Allah ‘ı hatırlatan bir işaret levhası ve dinin hükümlerini koruyan köşe taşıdırlar. Bu ümmet Allah Teâlâ ‘nın Muradı olan bir ümmet olması münasebeti ile bu ümmete Müslüman ismini vermiş, Din olarak İslam’dan razı olmuş, Peygamber olarak âlemlerin Efendisi, Hz. Muhammed (sav) ‘i seçmiştir. Bütün bunlar O ‘nun bu ümmete olan Şefkat ve merhametinin tezahürüdür. Üstadımız bir sohbetlerinde, Allah Teâlâ ‘nın bu ümmete olan Şefkat ve merhametinden bahsederek buyurdu ki:

Peygamber Efendimiz (sav) çok müteessir olduğu bir gün:

Ya Rabbi!

Beni, insanlara ve cinnilere Peygamber kıldın. Ömrüm kısadır, ümmetimin ömrü de kısadır. Ümmetim günahkârdır. Ümmetin ahir zamanda yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunların hali ne olacak? Diye ağladı.

Cenab-ı Allah O ‘nun yakarışına, derhal Cebrail (as)‘ı yolladı. Cebrail (as):

“Allah ‘ın selamı var ya Muhammedül-Mustafa. Senin ümmetinin âlimleri, şeriatla amel edip, Tarikata sülük eden, ihlaslı, takva olan âlimlerdir ki, bunlar senin varislerindir. Verasetül-Enbiyadır. Bunlar Beni Israil Peygamberlerinin muadilidirler. Onlar senin ümmetini irşadı edecekler. Cennetle müjdeleyici, cehennemle korkutucu olacaklar” deyince, Peygamber Efendimiz (sav):

Elhamdülillah, Elhamdülillah, Elhamdülillah

Seyr-i Sülûkünü tamamlayıp, Allah Teâlâ ‘nın zatında değil, sıfatlarında fani olan Mürşid-i Kamiller, sadece Peygamber Efendimizin (sav) varisi olurlar. Diğer şeyh ve Mürşitler hata yapıp, nefislerine uyabilirler. Mürşid-i Kamiller ise, asla hata yapmaz. Çünkü Peygamber Efendimizin (sav) ya Velayet nuru ile ya da Veraset nuruyla muhafaza olunurlar.

Allah kendisinden razı olsun, muhterem Üstadımız bizlere kendisine uyulacak, yolundan gidilecek zatların bütün özelliklerini bildirirdi. Temelde üç ayrı kısımda ele alarak şeriatta, Tarikatta ve Hakikatte olmak üzere ayrı ayrı durumlarının olduğunu bildirirdi. Mürşid-i Kâmilin şeriatta alametleri şunlardır:

Kâmil bir Şeyhin şeriatte alameti Rasulullah (sav) Efendimiz gibi, kapısı açık olur. İmanlı olsun, imansız olsun evine herkes gelir, halini anlatır.

İkincisi sohbeti bol olur. Allah ve Resulünden bahseder. Şeriattan asla taviz vermez. Ayetlerden, helallerden, haramlardan bahseder.

Üçüncüsü de cömert olur. Rasulullah (sav) eline bir üzüm aldı mı, Sahabelere verir. Bir bardak su alır üç yudum içer, hemen Sahabelere verir. Bir bardak süt ikram edilir, üç yudum içer, hemen Sahabelere verirdi. Bu zatlar da tıpkı O‘nun gibi cömert olur

Tarikatta alameti: Ona vardığında onu görür görmez, Allah Allah, ben bu kişiyi tanıyorum ama nereden tanıyorum der. Bir sevgi, bir muhabbet kalbine girer gibi olur. Çok sever. İkincisi soracağı soruyu unutur. Şöyle bir soru soruyum, şöyle yapayım der. Onu görünce soruyu unutur. Üçüncüsü de yanından ayrılmayı istemez. işi de olsa, dükkânı bekliyor, işi bekliyor, zamanı geçiyor ayrılmayı, kalkmayı istemez.

Hakikatte alameti ise: İstihare yapmak ve sonra da o zata sormak lazım. “Size Allah Teâlâ, Peygamber (sav) Efendimiz görev verdi mi” diye. Vermediyse verdi diyemez, yalan söyleyemez. Yalan söylüyorsa zaten Mürşid-i Kâmil olamaz. “İnşaallahü Teâlâ bizi vazifelendirdiler” der.

İkincisi: “Sizi rüyamda gördüğüm zaman, şeklinize ve suretinize şeytan girer mi?” diye. Rasulullah (sav) Efendimizin vazife verdiği kimse, Verasetül-Enbiyadır. Peygamber Efendimizin de varisidir. Varisinin de şekline, suretine şeytan giremez. “İnşaallahü Teâlâ evladım rüyada gördüğünüz bu fakirdir” der. Eğer aslı yok ‘ta söylüyorsa o insan katildir. Nasıl cinayet işlenip de katil olunuyorsa, o da insanların Allah ‘a vuslata, Muhammedenil Mustafa ‘ya vuslatına mâni oluyor, sanki onu öldürüyor, demektir. “İnşaallahü Teâlâ bu fakirin de şekline ve suretine şeytan giremez. Bize de vazife verildi” der.

Üçüncüsü de: “Bize maddi olsun, manevi olsun. Daraldığımız zaman benim şöyle şöyle bir işim var, dediğimizde, rüya olsun, hal olsun, benim halime çare bulabilir, rüyamda beni ikaz edebilir, öleceğim zaman imanla gitmeme vesile olabilir misin” diye sorulur. Eğer gerçekten Peygamber (sav) Efendimizin varisi ise, Allah Teâlâ onun şekline, suretine şeytan girdirmediği için, derhal onun yardımında hazır bulundurur. İmanla gitmesine vesile olur. İşte Kâmil Mürşidi bu şekilde bilinir.

Bütün bunları belirttikten sonra, sitemli bir tarzda hitap ederek buyurdular ki:

―Bugün bir sebze alırken, param boşa gitmesin diye maydanozu seçiyorsun, elmayı seçiyorsun, armutu seçiyorsun, eti seçiyorsun. Her şeyin iyisini almaya gayret ediyorsun da sen ruhunu, maneviyatını teslim edecek bir Üstadı neden iyi aramıyorsun?

Nuri Köroğlu

Niçin Bir Mürşid-i Kamil’e İhtiyaç Vardır?

Kulun yüksek makamlara erişmesi, ancak şu iki şeyden birisi ile mümkün olur: Ya İlahi bir cezbe ya da Sadıklardan olan şeyhlerden birinin elinde sülûk etmekledir. Hususi bir cezbe herkes için söz konusu olmayabilir. Fakat diğeri için bir engel yoktur. Bir Mürşidi-i Kâmil ‘in elini tutup hizmetine girildiği, emirleri tutulup canla, başla çalışılmaya başlandığı zaman, salik, sanki annesinden yeni doğmuş gibi olur. Artık Mürşidi onun manevi babası ve terbiyecisidir. Allah ‘a giden yolda yegâne vasıtadır.

Tasavvuf yolunun büyükleri, Allah ‘a giden yolda kendisine yol gösterecek, rehberlik edecek Şeyhin, Allah ‘ın kapılarından bir kapı olduğuna işaret etmişlerdir. Bu yola giren bir kimsenin, Şeyhini böyle görmesi, müritliğin ilk basamağıdır demişlerdir. (Adab) İmam-ı Şa‘rani‘den yapılan bir açıklamaya göre; “Ehli tarik, insanı Allah‘ın huzuruna kalp huzuru ile çıkmaktan men eden kötü sıfatlardan temizlenmeye irşat edecek bir Mürşid-i kâmile intisap etmenin mutlaka zaruri olduğunda icma ve ittifak etmişlerdir” diye bildirilmiştir. (Adab)

Mürşidi Kamile bir Peygamber gibi vahiy gelmiyor ve bir Peygamber gibi vahiy teminatı altında da değildir. Bundan kasıt, bir Peygamber gibi mucize ortaya koymak mecburiyetinde görülemezler. Bununla beraber onlar Allah ‘ın ordularından bir ordudur. Allah ‘ın orduları ise, O ‘nun bilgisi dâhilindedir. Nitekim:

“Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Ve o insan için ancak bir öğütten ibarettir. (Müddesir /31) buyurulur.

Bazı bilginlerin açıklamasına göre “Rabbin Ordu’larından” maksat bunlar Allah ‘ın Velilerini oluşturan topluluktur. Asırlardır onların İslam toplumundaki Şerefli yerini ve faziletlerini, gerçek ilim adamlarından kimse inkâr etmemiştir. Rabbimiz (cc) buyurur ki:

Dikkat ediniz! Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar‖ (Yunus /62)

Öyleyse, kendini boş şeylerle oyalama. Bu yolun yol kesicilerine takılarak, gerçek sadetten mahrum olma. Bilgisi kendisine fayda sağlamayan, İslam’ın edep kültüründen mahrum ve nasipsiz kimselerin telkinleri seni oyalamasın. Faziletine inandığın bir mürşidin himmetine erişmek için acele etmelisin.

Peygamberler ile (Allah cümlesine salât etsin) Evliyaullah’ın ‘ın meslekleri aynıdır. Aralarındaki tek fark, Peygamberlerin ihtisas sahibi olmaları, delil ve hüccet getirmede mucizeye kadir olmaları ile Evliyaullah’ın onlara bağlı bulunmalarıdır. Nasıl ki peygamberlerin yolunu kesen yol kesiciler varsa, Allah dostlarının kapısına giden yolu kesenler de eksik olmayacaktır. Mevlâna Halid el-Bağdadi (ks) der ki:

“Kalp ehli tarafından gözetilmek isterseniz, inkâr ehlinin sözlerine kulak asmayınız. Allah (cc) ‘un bir kulundan yüz çevirdiğinin alametlerinden biri de O kulun velilerin haysiyet ve şereflerine dil uzatmasıdır. Bu söz büyüklerin kelamıdır. Kim velilerin aleyhinde konuşulan sözlere kulak verirse, o da onlardan sayılır.”

Yeryüzü kıyamete kadar Allah ‘ın evliyası ile şereflenecektir. Evliya Velinin çoğuludur. Veli ise, araya isyan karışmamak üzere taatı devam eden kimsedir. Bir başka manada ise Veli, kendisine “Allah ‘ın ihsanı aralıksız olarak devam eden kimsedir”. Bir kimsenin hakikatte Veli olabilmesi için, bu iki vasfın gerçekleşmesi lazımdır. Peygamber nasıl masum ise, Velinin de Allah tarafından korunmuş olması lazımdır. (Reddü‘l-Muhtar )

Mürşid-i Kâmil olan zâtlar hakkında söylenmesi gereken söz; onların vasıflarının Allah Teâlâ ‘nın koruması altında olduğunu kabul etmektir.

Mürşid-i Kamiller Allah ‘ın yeryüzündeki eminidirler. Onlarla beraberlikte çok hayır ve bereket vardır.

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun” (Tövbe/119)

Mürşid-i Kamiller kalp mütehassısıdırlar. Kötülüğü emreden nefsin hile ve desiselerine karşı geliştirdikleri metotla, kalpleri tamir etmede Allah onlara kabiliyet vermiştir. Sen, dinin emrettiği farzları, vacipleri ve diğer hususları, bir fıkıh âliminden alıp öğrenebilirsin. Mesela İslam akaidini bir kelam âliminden ya da İlm-i Kelama ait bir eserden öğrenebilirsin. Ama kalbinde oluşan fırtınaları, Kâmil bir Mürşidin vereceği bir reçeteyle durdurabilirsin. Alimlerin ihtisas alanları değişik değişiktir. Nasıl ki kalp doktoru, ameliyat doktorunun sahasına karışmazsa, bilginler de kendi ihtisas alanlarını aşan hususlara girmezler, girmemelidirler. Çünkü bu Fizik ilmi değildir. Din ilmidir. Bu bakımdan, asrın getirdiği birtakım tereddütler, kalplerde olumsuz etkiler meydana getirmektedir. Bu tereddütleri gidermek için, mutlaka bir mürşide ihtiyaç vardır. Efendim böyle bir zamanda bunlara ne gerek var! Denilemez. Gerçek saadete, ilim ve amel bütünlüğü ile ulaşılır. Bu bütünlük, kalpte gelişmedikçe, bedene tesiri olmaz. Öyleyse, vasıflarını belirttiğimiz Mürşid-i Kamillere giderek, bu ihtiyaç giderilmelidir.

Asrımızın mana sultanı yolumuzun ışığı Üstadımız Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri Mürşidi Kâmile olan ihtiyacın önem ve ehemmiyeti hakkında şöyle buyurdular.

“Bazı âlimler, ulemalar Kuran‘a ve sünnete bağlı olduğu müddetçe ehli tasavvuf gibi yaşayanlarda da Cenabı-ı Zül celal Hazretlerinin evliyası olur, diyorlar evet doğrudur. Fakat bu nadirattandır. Tarikata girenler ile girmeyenlerin arasındaki fark dağdaki olan meyveyle bahçedeki olan meyvenin arasındaki fark gibidir, çünkü bahçede yetişen meyvenin bir bahçıvanı olur. Toprağını havalandırır, temizler gübresini atar suyunu verir, aşısını yapar. Çiçeklendiği zaman onun flitini verir, haşerelerden korur. Mümbit bir şey olur.

Ama diğer taraf da kendi başına zikreden ne nefsi levvamede olduğunu bilir ne mülhimede olduğunu bilir. Oda meyvedir ama bu meyve kendiliğinden olur, sahibi olan meyve gibi olmaz. Doktoru olan hastayla doktoru olmayan hasta gibidir. Doktoru olan hasta ilaçlarla ameliyatla tedavi olur. Doktoru olmayan da sabır Allah sabır Allah der. O hastalığı çeker. Yine de Allah ‘a dost olur ama çeke çeke gider.

Mürşidi Kamile bağlı olan ise sıhhatli gider. Başka bir misal verecek olursak; nasıl devletin askeriyesi varsa nasıl orduda bir çavuşun, onbaşının, başına bir sıkıntı gelse bir tehlike olsa o ordunun generali hemen emir verir ve birden o sıkıntı çözülür. Sivilde ise kahvede birini öldürseler onun katilini bile bulamıyorlar. Niye, sahiplenen yok değil mi. İşte Tarikata giren insanda manevi askerdir. Manevi askerinde bir arayanı olur. Maneviyat, evliyaullah da onları arar, onları kollar ve gelecek hadiseleri onlara bildirir ve uyarır aradaki fark budur.

Yunus Emre Hz. leri “Şeyhi Olmayanın Şeyhi şeytandır” buyuruyor.

Bu sözün manası budur. Müslüman eline bir mecmua alıyor, kalbin açılması için bin defa Ya Fettah çekeceksin ve yahut işinin olması için şu kadar Esma çekeceksin diye okuyor. Bu arada ruhi sultani genişliyor ama bu seferde nefis ve şeytan daralıyor. Daraldığı içinde Allah ‘ın varlığına birliğine şek şüphe yaptırmaya başlıyor. Aklı fikrine, fikride kalbine diyor ve konuşmaya başlıyor. Şeytan ve cin bu insana musallat oluyor. Onun için insana bir rehber gerekiyor. Bizlere Fıkıh ilmi ile ışık tutan mezhep sahibi büyük imamlarımız dahi bu manevi ihtiyacın gerekliliğini anlamışlar. İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri, Bu mübarek, Cafer-i Sadık Hz. lerine intisap etmiş ve şu sözleri söylemiştir: “Ömrümün son iki senesinde, Cafer-i Sadık Hazretlerine intisap etmeseydim, hüsrandaydım” buyurmuştur. Buradaki, hüsran olmak manası, yanlış anlaşılmasın, ahiretini kaybetmiş anlamında değildir. Ancak buna şu şekilde bir örnek verebiliriz.

Nasıl ki, askeriyede, bir asteğmen, albaylığa kadar yükselebiliyor, ondan sonra general olabilmesi için kurmaylık sınavına girmesi gerekir. Yoksa general olamaz, albaylıktan emekli olur. Aynı bunun gibi, maneviyatta da erinden generalliğe kadar gidilir, işte manevi general olabilmek için, Allah ‘a vuslat bulmak için, illaki bir gönül dostu, bir mürebbi şarttır. işte, İmam-ı Azam Hazretleri de, bir gönül dostu olan, Cafer-i Sadık Hazretlerine intisap edip, tabi olmuş. Kendisine manevi haller, keşif ve kerametler verilmiş, o neşe ve muhabbet ile Hakk ‘a âşık olmuştur. O ‘na, dost, Muhammed-il Mustafa ya yar olmuştur. Kendisi bu güzellik ve hakikati, ancak Cafer-i Sadık Hazretlerine intisap ettikten sonra, ona tabi olduktan sonra, yakalamış ve onun için bu aşk ve vecd halinden uzak geçen ömrünü, hüsrana uğramış olarak nitelendirmiştir.

Aynı şekilde, yine, mezhep sahibi olan, İmam-ı Şafi Hazretleri ve İmam-ı Ahmet bin Hanbel-i Hazretleri de Ümmi bir zât olan, Şeyban-i Rai (ks) Hazretlerine müntesip olmuşlardır.

Yine büyük Âlim ve Müfessir olan İmam Şarani Hz. leri de Ümmi bir zât olan Ali Havas (ks) Hz. lerine intisap etmiştir. Hem Mezhep imamlarımız da, hem de diğer büyük ilim sahibi imamlarımızda da tarikata suluk edenler çoktur. Çünkü Tarikat şeriat ‘tan ayrı bir şey değildir. Beraberlerdir.

Hakikate ve Marifetullaha ulaşabilmek için ancak gerçek bir Mürşidi Kâmilin terbiyesinden geçmek gerektir.

Nuri Köroğlu

Şeyh Hakkında Bilinmesi Gerekenler ..

Bir kabilenin önderi manasına gelen “ŞEYH” tabiri, ilimde, meslekte terakki etmiş ve başkalarının da o meslekte terakki edip ilerlemesine vesile olmuş kimselere verilen bir lakaptır. Bundan başka, yaşlanmış kimselere de aynı tabir kullanılmaktadır. Dini ıstılahta kullanıldığı üzere şeyh; bir cemaate veya ilim yolunda bulunan seçkin kimselere hocalık vazifesi yapan Önder demektir. Şu hâlde; şeyh tabirinin arkasında bir tür “Liderlik” vasfı mevcuttur. Bu liderlik, kendisine uyanları Hakka ulaştırma sayesine münhasırdır. Ki, Tarikata giren dervişlerin eğitim ve terbiyesi ile meşgul oldukları için kendilerine daha ziyade “MÜRŞİD” denilmiştir. Mürşid; kendisi ilim ve amel bütünlüğü içerisinde Şahsi olgunluğa eriştiği gibi, halkı da bu minval üzere eğitip yetiştiren kimse demektir.

Mürşitlik makamı, hakikatte Allah ‘a davet makamıdır. Mürşid; Allah ‘a davet hususunda Peygamberlerin varisi durumundadır. Zira Peygamberler insanları Allah ‘a çağırma hususunda ilk derecede bulunurlar. Melek aracılığı ile kendilerine gelen İlahi mesajı insanlara sunarlar. Mürşitler ise, Peygamberlerin sunduğu bu İlahi mesajları şer’i ölçülere göre yorumlayan kimselerdir. Nitekim böylesi zatların sürekli var olacağı, Kur‘an ‘da Şu ayetle belirtilmektedir:

“Bizim yarattıklarımızdan öyle bir Ümmet vardır ki, bunlar daima Hakk’a ileten ve Adaleti Hak ile yerine getiren kimsedirler.” (A‘raf /181)

İşte insanların muhtaç oldukları şeriat ilmi ve onun tatbik usulü onların Şahsında bulunmaktadır. Tabiri, topluluk manasına olup, burada ise, Dinin hükümlerini bilen ve başkaları üzerinde tatbik etmeye yetkili bulunan İmamlardır. Onların vazifesi insanları Hakk’a ulaştırmaktır. Yani Allah ‘ı kullara sevdirmek ve kulları da Allah ‘a sevdirmektir. Bu Şerefli topluluk, Müçtehid İmamlar ile Kâmil Mürşit’lerdir. Adaleti tesis etme hususunda vazifeli olan topluluktan maksat, Hakkı üstün tutan ve onun hâkimiyeti için çalışan inançlı yöneticilerdir. Hace Muhammed Parsa Hazretleri Şöyle buyurur:

―Müritlik, ancak Din imamlarından inabe almak ve kulluk adabında onlara uymakla sahih olur. Hizmet yolunu bulmak ve o yola girmek ve onların yolunun bereketini bulmak lazımdır. Bu bağlılık, başlanışta işi sağlam tutana ve Sadat-ı Kiramın yoluna Sülûk edene ve bereketlerini bizzat müşahede edene yapılırsa, ancak o zaman sahih olur.

Müslümanlar asırlardır yol gösterici Mürşitlerin rehberliği ile dinlerini yaşama ve yaşatmaya gayret etmişlerdir. Zira geçmiş ümmetler bu esasa riayet etmedikleri için dinlerini tahrif edenlere mâni olamamışlardır.

Sufiler; Mürşidin gerekliliğini şu ayete dayanarak delil gösterirler:

“Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar. Hâlbuki onu Resule veya aralarında bulunan yetki sahiplerine götürselerdi, onların arasından işin iç yüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi.” (Nisa/ 83)

Mürşitlerin kısımlarına gelince: Mürşitler de diğer bilsinler gibi çeşitli tabaka ve derecelere ayrılırlar. Bilhassa günümüzde ortaya konulan taksimin iyi bilinmesi gerekir. Büyükler: “Mürşitler Tarikat-ı Aliyyenin en büyük uzvudur” demişlerdir. Çünkü onların makamları, insanları Allah ‘a davet hususunda Peygamber vekilliğinin en üstün mertebesidir. Ancak onlar da bu Şerefli vazifeyi yerine getirmede farklı derece ve metotla hareket etmeleri sebebi ile Şöyle derecelenirler:

1) Talim Şeyhi: İslami ilimlerden Tefsir, Hadis, Fıkıh, Tasavvuf ve sair ilimleri okutan ve okutmaya elverişli bulunan Din bilginleridir. Bunlar Sahih Sünneti öğrettikleri müddetçe, kendilerine uyulup, fetvalarına itibar olunur. Şahıslarına güven duyulur.

2) Kabile Şeyhi: Bu şeyh, babası tarafından herhangi bir Tekkede yetiştirilip, müritlerin terbiye ve eğitimi için babasının vefatından sonra, babasına vekaleten şeyhlik vazifesini yürüten kimsedir. Babadan oğula intikal eden bir tür Saltanat kokusu arz eden bu usul, eskiden pek rağbet edilen bir husus değildi. Bununla beraber, böyle bir durumda bu Şeyh, eğer Kâmil bir Mürşid tarafından Seyr-u Sülûk eğitimine tabi tutulur ve o Kâmil Mürşid, eğer ona liyakat gösterirse, o takdirde kendisine uyulmasında bir sakınca yoktur. Aksi takdirde Kitap ve Sünnet düsturlarına tam riayet edemezse hem kendisi için ve hem de kendisine uyanlar için tehlikeli sonuç söz konusu olabilir.

3) Kürsü Şeyhi: Bu şeyh, halkın irşadı için Cami kürsülerinden seslenen vaizler yahut çeşitli basın kurumunun müstesna bir sütunundan yazıları ile toplumu hidayete çağıran mütefekkir kimselerdir. Bunlar da Sahih Sünnete uymakla ve Hak ölçülerini ortaya koymaları Şartı ile kendilerine uyulur.

4) Sohbet Şeyhi: Bu, sohbeti dinlenip, nasihati tutulan ve hali örnek alınan Şeyh’tir. Bu şeyhin nasihat ve tavsiyelerine Sahih Sünnete çağırması sebebi ile uyulur.

5) Evrad Şeyhi: Bu şeyh, belli bir takım zikir ve tesbihleri muhtelif miktarlarda ve çeşitli zamanlarda nasıl eda edileceğini öğreten Şeyh’tir. Eğer öğrettiği zikir ve virtleri, şer’i şerif usullerine göre ortaya koyuyor ve Meşayihin prensiplerine uygun düşüyor ise, o takdirde kendilerine uyulur.

6) Tekke Şeyhi: Tarikat şeyhi de denilen bu şeyh, herhangi Tekke veya Dergâhta yetişip Tarikat usul ve erkanını bilen ve Tekkenin usullerine göre icazet almış ve müritlerin terbiyesi ile vazifelendirilmiş zattır. Sahih Sünnet ile Sünnettenmiş olması durumunda kendisine uyulur.

7) Hakikat Şeyhi: Kendisine Hal şeyhi de denilen bu şeyh, gerçekte murat olunan Şeyh’tir. Dinin Sahih usulleri ve Adabına son derece riayeti ile temayüz etmiş Şeyh ‘tir. Bu zât, sadece ilmen yetişip kemale ermekle yetinmeyip, Halvet, Çile, İnziva ve Seyr-u Sülûk eğitimini de başarıyla tamamladıktan sonra gerek şeyhi tarafından ve gerekse maneviyat erbabı tarafından, irşat makamına layık görülen Şeyh’tir. Sohbet ve yaptığı telkinlerle müritleri üzerinde mühim tesirler bırakan, yüzüne bakıldığı zaman Allah ve Resulü hatırlanan, Allah ve Resulünün ahlakı ile ahlaklanmış kimsedir bu şeyh. Bakışı ibret, konuşması hikmet tesiri uyandıran bu zât, hakiki manada Kâmil bir Mürşit’tir. Sadece şeyh makamına sahip olmaktan ibaret olmayıp, aynı zamanda Velayet makamına da ermiş bir zattır. Velayet mertebesine mahsus bütün dereceleri kendi nefsinde ikmal edip topladığı için, kendisine uyanları da o mertebelerden nasıl geçireceğini iyi bilen zattır. Üstteki vasıfları anlatılan zatların sahip oldukları özelliklerin hemen hemen tamamına sahip bulunurlar.

Nuri Köroğlu