Nefsin Hastalıkları : UZUN EMEL TAŞIMAK

Uzun emelden maksat, çok yaşayacağını hayal etmek ve bu hayali hakikat zannetmektir. Kimin ne kadar yaşayacağı belli ve garantili olmadığı için, çok yaşayacağını düşünmek, aldatıcı bir hayalden ibaret kalır.

Allah Rasulü (sav) Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz şöyle buyurmuştur:

1- “Sizin için en çok iki şeyden korkuyorum. Bunlar uzun emel (çok yaşama hayali) ve nefse uymaktır. Çünkü uzun emel, size ahireti unutturur. Nefse uymak ise sizi Hakk’tan uzaklaştırır.”

2- “Dünya üzerine kapanan, ona hırsla sarılan ve onu şiddetle tutan bir kimse, dünyada üç şeyle cezalandırılır. Bu şeyler, zenginliği olmayan fakirlik (kendini her zaman ve her şeye rağmen fakir hissetmek), bitmesi olmayan meşguliyet (ve bunun verdiği bedenî ve aklî yorgunluk) ve hiç geçemeyen tasa ve endişedir.”

Ebüdderda radıyallahu anh şöyle demiştir:

“Ey insanlar! Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya sarılmaktan utanmıyor musunuz? Bunun çılgınlık, akılsızlık ve gerçeklere ters düşmek olduğunu görmüyor musunuz? Bu dünyaya ilk gelenler sizler değilsiniz. Peki, sizden öncekiler ne oldular? Meskenleri kabir, emelleri hayal, mal ve mülkleri talan olmadı mı?”

Âdem (as) çocuklarına şunu söylemiştir:

“Dünyaya güvenmeyin! Çünkü ondan çıkarılacaksınız. Nefislerinize uymayın! Çünkü nefse uymak pişmanlık doğurur. Bir iş yapmak istediğiniz zaman, onun başlangıcına değil, sonucuna bakın ve sonucuna göre yapma veya yapmama kararını verir. Bir işe karşı vicdan ve kalbinizde çekingenlik ve sıkıntı duyarsanız, o işten sakının. Çünkü bu hisler Allah Teâlâ’dan size bir uyarıdır. Bir işi yapmaya kalkışmadan önce onu ehliyle (o işin ehli, erbabı ve uzmanı olan kimselerle) danışın.”

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

1-“Yapacağın işleri onlarla danış.”(Ali İmran/159)

2-“Mü’minlerin işleri aralarında meşveret etmekledir.”(Şura/38)

Allah Rasulü (sav)’de şöyle buyurmuştur:

“İstişare ve meşveret eden bir kimse, yanlış iş yapmaz.”

Başka bir hadisinde de Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:

“Sabahladığın zaman, akşama kadar yaşayacağını düşünme. Akşamladığın zaman da sabaha kadar yaşayacağını düşünme. Çünkü yarın isminin diriler arasında mı, ölüler arasında mı olacağını bilemezsin. Onun için, hazırlıklı ol ve hayatından ölümün sağlığından da hastalığın için hisse ve pay ayır.”

Rasulullah (sav) bir gün ashabına: 

“Hepiniz cennete girmek istiyor musunuz?”, diye sordu. Ashap:

“Evet, hepimiz bunu istiyoruz.”, dediler. Bunun üzerine Allah Rasulü Aleyhissaletü Vesselam şöyle buyurdu: “Öyleyse dünyanın süs ve lüksüne talip olmayın. Çünkü bunlar cennette fazlasıyla vardır. Uzun emel taşımayın. Çünkü bu aldatıcı ve zarar verici bir hayaldir. Kabri ve oradaki çürümeyi unutmayın. Başınızı kötü fikirlerden, midenizi haram gıdalardan koruyun. Göz, dil, kulak ve ellerinizi denetleyin.”

“Bu ümmetin başında gelenlerin salah ve kurtuluşu zühd ve takva (iman kuvveti, haramlardan sakınma) sayesinde gerçekleşmiştir. Bu ümmetin sonunda gelenlerin fesat ve helak oluşu ise uzun emel ve dünya sevgisi sebebiyle olacaktır.”

Üsame ibni Zeyd (ra), bir ay borç ile bir köle satın almıştı. Allah Rasulü (sav) bunu duyunca şöyle buyurdu:

“Siz Üsame’nin uzun emeline şaşmaz mısınız? O, bir ay vade ile borç altına girmiştir. Allah’a yemin ederim, nice kimseler kalkan göz kapakları inmeden önce ölürler. Nice kimseler açılan dudakları kapanmadan önce ölürler ve nice kimseler çiğnedikleri lokmayı yutmadan önce ölürler. Allah’a yemin ederim, size vaat edilen ölüm ansızın çıka gelir ve o gelince siz onu geri çeviremezsiniz.”

Abdullah ibni Abbas (ra) şunu söylemiştir:

“Allah Rasulü aleyhissalatü vesselam, genellikle, abdest bozduğu zaman, hemen teyemmüm ederdi.

Ya Rasulullah! Nasıl olsa, biraz ileride suyla abdest alacaksın. Teyemmüm etmeye ne lüzum vardır, dedikleri zaman da, kendisi şöyle derdi:

“Belki suya ulaşmadan önce ölürüm.” 

Allah Rasulü (sav) bir gün bir çöp parçası alıp yerde birbirine paralel üç tane çizgi çizdi ve ondan sonra şöyle dedi:

“Birinci çizgi insandır. Onun önündeki çizgi onun ecelidir. Daha ötedeki çizgi ise onun emelidir. İnsan, kendisine yakın olan ecelini görmez, kendisinden uzak olan emeline ulaşmaya çalışır. Fakat emeline ulaşmadan önce eceli onu yakalar.”

Nuri KÖROĞLU

Nefsin Hastalıkları : ÖFKE

“O takva sahipleri ki bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da böyle güzel davranışta bulunanları sever.” (Âl-i İmrân 3/134)

Öfke; engellenme, incinme veya gözdağı karşısında gösterilen şiddetli kızgınlık duygusudur. Kişi kendisine yapılan kadar, başkasına karşı yapılandan da incinebilir ve bundan dolayı öfkelenebilir. Kalbin derinliklerinde yer alan bu duygu, kül altında saklanan köz gibidir. Maksadına ulaşamayan insanın içinde tutuşan bu ateş, adeta onun kalbindeki kanın kaynamasına sebep olur. Sonuçta akıl, görevini tam anlamıyla yerine getiremeyeceğinden, insanın basireti bağlanır ve muhakeme gücü zayıflar. Bu sebeple Efendimiz (sav);

“Bir hâkim öfkeli iken, iki kişi arasında hüküm vermesin” buyurmuştur. (Tirmizî, Ahkâm, 7) Ayrıca kişi, aşırı bir şekilde öfkelendiği vakit, sakinleşince utanacağı birçok davranışta bulunabilir. Hatta aşırı öfke için “muvakkat (geçici) delilik” tabiri de kullanılmıştır. Aklın ve dinin kontrolünden çıkarak ifrat derecesine varmış olan öfke hâli, çoğu zaman saldırganlık boyutlarına ulaşabilir. Bu durumda kişi, öfkesine hâkim olabilmeli ve onu İslam ahlâkı çerçevesinde, muvazeneli bir şekilde kullanmasını bilmelidir. Nitekim Abdullah bin Amr’ın konumuzla alakalı olarak naklettiği aşağıdaki rivayet oldukça manidardır: “Rasulullah’tan duyduğum her şeyi ezberlemek maksadıyla yazıyordum. Kureyş’ten bazı sahabeler Beni bundan nehy etti ve:

-Hazreti Peygamber (sav) kızgınlık ve sükûnet hallerinde konuşan bir insan iken, “Sen O’ndan duyduğun her şeyi nasıl yazarsın,” dediler. Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim. Sonra durumu Rasul-ü Ekrem (sav)’e arz ettim. Efendimiz eliyle ağzına işaret ederek:

 “Yaz, canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki bu ağızdan haktan başka bir şey çıkmaz ” buyurdu. (Ebû Dâvûd, İlim, 3) Ben kızmam demedi. Belki Benim kızmam Beni Hakk dairesinden çıkarmaz buyurdu.

Bir gün Hazreti Aişe (r.anha) kızdı. Rasulullah: “Ey Aişe! Şeytanın geldi” buyurdu. Aişe: “Senin şeytanın yok mudur”, dedi. Rasulullah; “ Var idi. Fakat Hakk Teâlâ Bana yardım etti. Onu esir edip emrimin altına aldım. Öyle ki Bana hayırdan başka bir şey emretmiyor” buyurdu. Benim öfkem yoktur, demedi.

Hazreti Peygamber (sav) ise öfkelendiğinde nefsine hâkim olan kimse hakkında; “Kuvvetli ve kahraman pehlivan, herkesi yenen kimse değildir. Kuvvetli ve kahraman pehlivan, ancak öfke zamanında nefsine mâlik olan ve öfkesini yenen kimsedir” (Müslim, Birr ve Sıla, 107) buyurmuştur. Nitekim Efendimiz (sav), öfkesini yenen kimselerin cennette elde edecekleri bir takım nimetleri, şu hadisi şerifiyle müjdelemiştir: “Bir kimse öfkesinin gereğini yapmaya kadir olduğu halde öfkesini yenerse, Allah Teâlâ kıyamet gününde halkın gözü önünde onu çağırır, huriler içinden istediğini seçmekte muhayyer kılar” (Riyazü’s-Salihîn, I, 80)

Hadis-i şeriflerde öfke ateşinin, yine ateşten yaratılan şeytanla yakından ilgisi olduğu ifade edilmiş, öfke hâlinde tatbik edilmesi gereken belli başlı prensipler şöyle belirlenmiştir:

1) Allah’a Sığınmak: Rasulullah (sav), huzurunda birbirine söven iki kişiden birinin yüzünde öfke hali belirince şöyle buyurdu: “Ben bir söz biliyorum, eğer şu adam bunu söylerse öfkesi geçer. Bu söz, “Eûzu billahi mine’ş-şeytanirracîm: Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım” cümlesidir. ” (Buhârî, Edeb, 76; Ebû Dâvûd, Edeb, 3) Ayrıca Efendimiz (sav)’in Ümmü Seleme Annemize öğrettiği, “Ey Nebî olan Muhammed’in Rabbi Allah’ım! Günahlarımı bağışla ve kalbimin öfkesini gider” (İbn-i Hanbel, VI, 302) mealindeki duâsı da, öfkenin ateşinden kurtulmanın çarelerindendir.

2) Abdest Almak: Hazreti Peygamber (sav), “Gazap şeytandandır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş, ancak su ile söndürülür. Biriniz kızdığı zaman abdest alsın.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 3) buyurmak suretiyle, öfke ateşinin de abdestle söndürüleceğini belirtmiştir.

3) Bulunduğu Konumu Değiştirmek: Öfke halinde yapılması gereken bir başka şey de, kişinin bulunduğu konumdan daha pasif bir duruma geçmesidir. Bu husus, Efendimiz (sav) tarafından şöyle beyan edilmiştir:

“Dikkat ediniz! Öfke insanoğlunun kalbindeki bir ateş parçasıdır. Gözlerin kızardığını, boyun damarlarının şiştiğini görmez misiniz? Her kim bunun eserini duyarsa, yere uzansın. (Tirmizî, Fiten, 26) Bir başka hadiste de “Biriniz öfkelendiğinde, ayakta ise otursun. Yine sakinleşmezse yanı üzere yatıversinbuyrulmaktadır. (Ebû Dâvûd, Edeb, 3)

4) Susmayı Tercih Etmek: Kavgalı iki kişinin, birbirlerine karşı hakaret ettikçe öfkelerinin dozunun arttığı bilinen bir durumdur. Bu sebeple olmalıdır ki Rasul-ü Ekrem (sav) “Biriniz öfkelendiğinde sussun” buyurmuştur. (İbn-i Hanbel, I, 239) Zira basit bir sebeple öfkelenen kişinin, gazap hâlinde hezeyanda bulunması durumunda, umulmadık sonuçların ortaya çıkması mümkündür. Hz. Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem, huzurunda Hz. Ebu Bekir’e hakaret eden birisine karşı O’nun bir süre ses çıkarmamasından hoşnut kalmış, daha sonra aynı şekilde karşılık vermesi üzerine oradan ayrılmak istemişti. Bilahare Hz. Ebu Bekir, yaptığının yanlış olup olmadığını sorunca, Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur:                     

“Doğrusu sustuğun vakit Senin adına o kişiye cevap veren bir melek vardı. Ancak aynı şekilde Sen de karşılık vermeye başlayınca melek gitti, yerine şeytan geldi. Şeytanın geldiği yerde Ben bulunamam.” (İbn-i Hanbel, II, 436)

Rasulullah’ın kızdığı anlarda öfkelendiği kimseden “yüzünü çevirmesi, onunla ilgilenmemesi” de bu tedavi metodunun bir başka çeşidi olsa gerektir. (Ebû Dâvûd, Libâs, 17; İbn-i Hanbel, III, 14) İslam ahlakında nefisini tatmin için öfkelenmek doğru bulunmamış, şahsı adına haklı bir sebeple bile olsa öfkesini yenip karşı tarafı affetmek büyük bir meziyet sayılmış ve konuyla alakalı gerekli tedavi yöntemleri tavsiye edilmiştir. Bununla birlikte kişideki öfke duygusunun bir de tefrit hali vardır ki bu durum “hamiyetsizlik” denilen şahsiyetsizliğe, korkaklığa, acizliğe, derbederliğe ve çeşitli maddî ve manevî zararların meydana gelmesine sebep olur. Dolayısıyla dinimizin meşru kıldığı hususlardan taviz verilmesi veya kutsal değerlerin tacize uğraması gibi durumlarda gösterilen öfke, yerinde ve olması gerekli bir tepkidir.

Nitekim şahsı için hiçbir zaman intikam almayan Allah Rasulü Sallallahu aleyhi ve sellem (Müslim, Fedâil, 79) Allah-u Teâlâ’nın koyduğu sınırlar göz ardı edildiği zaman, kızı Fatıma dahi olsa kimseyi affetmeyeceğini belirtmiştir. (Buhârî, Hudûd, 11, 12; İbn Mâce, Hudûd, 6) Hatta Rahmet Peygamberi (Nebiyyü’r-Rahme) olarak vasıflanan Efendimiz’in, Savaş Peygamberi (Nebiyyü’l-Melhame) diye de nitelendirilmesi bu dengenin bir tezahürü sayılmalıdır. (İbn-i Kayyim, Zâdü’l-meâd, I, 95, 96) Zira itidal noktasındaki öfke sayesinde, şecaat ve cesaret gibi temel ahlâki faziletler ortaya çıkmakta ve kişinin izzet-i nefsi korunmaktadır. Kişinin namusunu koruma gayreti, kâfirlerle savaşmak gayreti öfkeden hâsıl olur. Hakk Teâlâ, Rasulüne buyurur ki; “Kâfir münafıklarla cihad et.”

Öfke tamamıyla yok olmaz ve hem de yok olmamalıdır. Zira yok olması makbul değildir. Fakat öfkenin kuvveti, onun elinden ihtiyar ve irade dizginini almamalı, akla ve şer’a muhalefet ona galebe çalmamalıdır. Riyazet yoluyla, çalışmak ve cihad ile öfke kuvvetini bu dereceye getirmek mümkün olur.

Nuri KÖROĞLU

Nefsin Hastalıkları : GIYBET

“Gıybet; müttakilerin çöplüğü kadınların otlağıdır.” (Meşayıh)

Gıybet; “Bir kimsenin arkasından hoşuna gitmeyecek şekilde konuşmak” demektir. Genelde kişinin arkasından konuşanlar bir savunma olarak söylediklerinin doğru olduğunu, yalan söylemediklerini ifade etseler de bu sonucu değiştirmeyecektir. Söz konusu kişilerin yaptıkları gıybettir. Eğer kişinin arkasından söylenen şeyler doğru değilse, bu iftira olur ki, bu durumda bu sözleri söyleyen kişi yalan söyleyerek büyük bir günah daha işlemiş olur.

Gıybeti Yüce Allah (cc) kardeşinin etini yemeye benzetmiştir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle bildirilmektedir:

“Ey inananlar! Zannın çoğundan sakının, zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin suçunu araştırmayın; kimse kimseyi çekiştirmesin; hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Ondan tiksinirsiniz; Allah’ tan sakının, şüphesiz Allah tövbeleri daima kabul edendir, acıyandır.” (Hucurat suresi,12. ayet)

GIYBETİN ÇEŞİTLERİ

Aleni sade gıybet: Bir kişinin gıyabında, ondan hoşlanmayacağı şekilde, hakkında doğru olan bir şeyi söylemek, alenî gıybetin ta kendisidir. Sevgili Peygamberimiz (sav) gıybeti:

“Birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır!” şeklinde tanımlamış; “Din kardeşinin yüzüne karşı söylemediğin şeyi ardından söylemen gıybettir” demiştir.

İftiralı gıybet: İftira, kusurların en çirkinidir. Nitekim Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyurmuştur; “Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun; eğer yoksa bir de iftirada bulundun.”

Gizli gıybet: Çoğu zaman yaptığımız, kalbimizden geçirmek, yani zannetmek suretiyle gıybete girmektir.  Bütün zanlar ve tahminler değil ama kimi zanlar, gıybet hâlini almaktan kendini kurtaramaz.

Münafıkâne/ikiyüzlü gıybet: Gıybetin en utanç verici biçimidir ki, İmam Gazali Hz. buna ‘münafıkâne’ gıybet demiştir. Gıybeti yapan şöyle der: “Allah affetsin, o da bizim gibi bazen karıştırıyor”, “İnşallah düzelir, daha iyi olur.” Bu gibi sözlerle görünürde hakkında konuştuğu kişiyi sevdiğini, iyiliğini dilediğini söylemeye çalışmakta; ama gizliden gizliye de o kişinin bozulmuş olduğunu, yanlışlar yaptığını ima etmektedir. Dinleyenin ikiyüzlülüğü de şu şekildedir: “Boş ver gitsin, gıybet oluyor.” Bunlara benzer sözleri söylerken, aslında gıybeti gerçekten engellemek istemiyor; görünürde aksini savunsa da, içten içe o kişi hakkında gıybet yapılmasından hoşlanıyor.

Söz taşımalı gıybet: İnsanların sözlerini muhataplarına ara bozmaya yol açacak şekilde taşımak biçimindeki gıybettir. Efendimiz (sav): “(Arabozucu) Söz taşıyan cennete giremeyecektir.” buyurmuştur.

Kitlesel gıybet: Bir insanın irtikâp edebileceği, altından kalkılması en zor, en acınası, en dehşetli gıybettir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Ey inananlar, eğer bir fasık size bir haber getirirse onu araştırın. Yoksa bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz.”  ‘bir kavme sataşma’ terimiyle suçun kitlesellik tehlikesine vurgu yapmaktadır.

Paylaşımlı/ortaklaşa gıybet: Gıybeti yapan, sadece onu söyleyen veya ima eden değil, aynı zamanda rıza ile dinleyendir veya yapmasa da yapılmasından hoşlanandır. Cinayeti izlerken gücü yettiğince karşı koymayanında katil sayıldığı gibi, yanında gıybet yapıldığı halde müdahale etmeyen de tam olarak o gıybetin ortağı olacaktır. Gıybet bu yönüyle gizli biçimi hariç ancak birden fazla kişinin ortaklaşa irtikâp edebileceği fuhuş gibidir. Efendimiz (sav)’in “Kim ki yanında Müslüman kardeşinin gıybeti yapıldığı halde, gücü yeterken kardeşine yardım etmezse, Allah onu dünya ve ahirette zelil kılar” şeklindeki sözü, gıybeti dinleyenin sorumluluğuna işaret eder. Hatta bu hadis, gıybeti yapandan çok, yanında gıybet yapıldığı halde derhal müdahale edip kardeşinin onurunu korumayanı tehdit ediyor. 

Yaşayan veya ölen bir insanın yahut insan topluluğunun gıyabında, onları üzecek doğruları söylemiş olabiliriz. Eğer yaşıyorlarsa, helalleşmenin bir yolunu aramalıyız. Biliyoruz ki, şehit bile olsak, kul hakkını ödemek zorundayız. Eğer vefat edenin gıybeti yapılmışsa, helallik dilemek ne yazık ki imkânsız. O zaman onun için ömür boyu dua etmekten, onun adına iyilik yapmaktan başka çare kalamaz. Zalimleri aşağılamak dışında; tarihteki insanları eleştirirken haksızlık yapmamaya dikkat etmeli; herkesin hakkının ve onurunun Allah tarafından sonsuza dek korunacağını unutmamalıyız.

Önemli bir nokta da gıybetin içinde yaşadığımız toplumun hemen tüm bireylerine veba gibi bulaşmasıdır. TV ve gazeteler her gün gıybetle siftah yaparsa, her sabah işler gıybet seanslarıyla başlarsa, en içten dostlarımız gıybetin içerisine ölümüne saplanmışlarsa, virüsü kapmadan günün akşamına ulaşmak son derece zordur. Gıybetten ancak konuşma özürlünün kurtulabileceğini bilmeli ve gıybet karşısında çok katı ve dikkatli olmalıyız.

Kardeşini kardeşine, akrabasını akrabasına, arkadaşını arkadaşına, eşini dostuna şikâyet eden kişiler çok dikkatli olmalıdırlar. Şikâyet ettiğimiz kişi, çoğu zaman bize yapılan haksızlığı durdurabilecek durumda değildir. Onun yapacağı çoğu zaman ya hakkımızda suizan etmek, bizden aldığı sözü başkalarına taşımak veya şikâyetlerimizden kurtulmak için bizden kaçmak olacaktır. Başkasından hakkımızı alalım derken, ilgisiz insanlara konuyu aktardığımız için hoş olmayan bir yönümüzü bildirmiş olacağız; bu yüzden manevî gücümüz zayıflayacak, üstelik bu yolla intikam aldığımız için ilâhî huzurdaki hakkımızdan da mahrum kalacağız.

Bazı özel şartlarda gıybet edilebilir. Sevgili Peygamberimiz (sav) hadis-i şeriflerde şöyle buyuruyor:

 “Üç grup vardır ki, gıybetlerini yapman sana haram değildir: Günahı açıkça işlemekten sıkılmayan, zalim idareci ve dinde olmayanı dine sokan bid’atçı.”

“Hayâ örtüsünü atan kimsenin arkasından konuşmak gıybet değildir.”

“Ne fasık, ne de günahı açıktan işleyen kimse için söylenen gıybet sayılmaz…”

Hakkımızda yapılan gıybetler bir şekilde bize ulaşır. Ya başkaları bize aktarır ya söz dolaştırılırken kulak misafiri oluruz ya da kalbimizde gıybetimizi yapana karşı bir soğukluk ve sevgisizlik ilhamı alarak ondan uzaklaşma eğilimine gireriz. Toplumsal bölünmelerin ve kitleler arasında bağlılığın azalmasının ardında, kitlesel gıybetlerin ne denli etkili olduğunu hatırlamalıyız.

Şayet gıybetinizi yapan kişiye karşı sizde küfür, hakaret ve aşağılama savurarak kendinizi savunursanız, gıybetlerinin bedelini büyük ölçüde dünyada almış olursunuz. Ancak bunun yerine şahsınızı savunmaya girmeyip, gıybetle mücadele eder de gıybetçinin bu hasletten kurtulmasına uğraşırsanız, büyük mükâfatları hak edersiniz. Hasan-ı Basrî Hazretleri, kendisinin gıybetini edene bir tabak taze hurma göndermiş ve “Duydum ki sen ibadetini Bana hediye göndermişsin. Ben de buna bir karşılık vermek istedim. Kusura bakma, tam karşılığını veremedim” diye de bir not eklemiştir.

Gıybetinizi yapanlarla savaşmadığınızda, karşılarına ilâhî adalet çıkıyor ki, tövbe etmeyenleri kuşatan ilâhî ceza, kimsenin intikamına benzemez. Hatalarını düzeltmedikleri sürece, ayıpladıkları şey başlarına gelinceye ve üstelik ebedî hayatta bedelini ödeyinceye kadar kurtulamazlar. Ancak kul kişisel hakkını affedip, muhatabı için hidayet dilerse, elde edeceği mükâfat aksi halde kazanacağından çok daha değerli olacaktır.

İnsanın, kendisine yapılan gıybete ne oranda affedici olması gerekiyorsa, başkasına yapılan gıybete de o oranda acımasız ve zemmedici olmalıdır. Ayrıca, şayet bir insanın ismi ve eserleri bir topluluğa mal olmuşsa, o insana veya o insanın eserine yapılan gıybet, aynı zamanda taraftarlarına yapılmıştır. Örneğin peygamberlerin gıybetini yapan, inananlarının da gıybetlerini yapmış olur. Bir babayı haksız yere aşağılayan, çocuğunu da aşağılamış sayılır. Bu durumda, bize yapılan gıybetin yakın dostlarımıza düşen hissesini affedemeyiz. Kader başkasına ait hisselerin bedelini tahsil edecektir.

Bugünden başlayarak, gıybetlerini bilmeden yapabileceğimiz ihtimaliyle, tüm tanıdığımız insanlarla ilk karşılaşmamızda mutlaka helalleşmeli, hatta helalleşmeyi periyodik bir alışkanlık hâline getirmeliyiz. Aksi halde burada birkaç günde tamamlayabileceğimiz helalleşme faslını ihmal etmemiz, haşir meydanında binlerce yıl beklememize mal olabilir.

Gıybetini yaptığımız kişilere ismen dua etmeli, onların affı ve tüm hayatlarının rahmetle ve ihsanla kuşatılması için, ısrarlı ve vazgeçmeden gizli dualarda bulunmalıyız. Tüm bunları yaparken, bilhassa vefat edenlerin ve toplulukların bir daha gıybetini yapmamak için de ilâhî yardım dileğimizi ihmal etmemeliyiz. Çünkü bu tür gıybetlerde helalleşmek pratik olarak neredeyse imkânsız gibidir.

Engel olmazsak, bizimle konuşurken gıybet yapanla suç ortağıyız. Çünkü gıybetin devam edebilmesi, bizim en azından dinliyor görüntüsü verebilmemize bağlıdır. Başkalarının gıybetine bilinçli kulak misafiri olanda gıybetin suç ortağıdır. Bu söz sadece bizimle konuşanın yaptığı gıybeti değil; çevremizde, radyoda veya televizyonda yapılırken dinlediğimiz gıybetleri de kapsamaktadır.

İlk yapmamız gereken, “Kim ki yanında Müslüman kardeşinin gıybeti yapıldığı halde, gücü yeterken ona yardım etmezse, Allah onu dünya ve ahirette zelil kılar” hadis-i şerifini hatırlamak olmalıdır. O anda kendimizi gıybeti yapılan kişinin yerine koymalı, bizden gıyabımızda bu şekilde söz edildiğinde rahatsız olup olmayacağımızı sormalıyız. Onuru zedelenen kişinin üzülmesi gerekiyorsa üzülmeli, hakkını savunması gerekiyorsa savunmalıyız. Önce kalbimizde derin bir rahatsızlık oluşmalı, gıybeti dinlemeye tahammül edemez hâle gelmeliyiz. Gıybeti yapılan kişi kişisel dostumuzsa, mutlaka sözel olarak müdahale etmeli, onurunu savunmalı  ve gıybeti susturmalıyız. Susturmanın bize zararı büyük olacaksa, ‘rahatsızlığımızı hissettirmek şartıyla oradan hemen uzaklaşmalıyız. Radyo veya televizyonda yapılıyorsa, hemen kapatmalıyız. Bunları yapamıyorsak, dinlememeye çalışmalıyız. Dahası, gıybeti dinlediğimiz için Allah’tan af dilemeli, gıybeti yapılan kişiye dua etmeli, duyduklarımızın etkisinde kalarak suizan etmemeye özen göstermeliyiz. Uyarıp düzeltemediğimiz gıybetçiden, elimizden geldiğince uzaklaşmalıyız.

Nuri KÖROĞLU

Nefsin Hastalıkları : MAKAM SEVGİSİ (HUBB-Ü CAH)

Allah’ın koruduğu kimseler hariç, din ve dünyalık hususunda parmakla gösterilir olmak kişiye şer olarak yeter!..Allah sizin şöhretlerinize bakmaz, kalplerinize bakar(Hadis-i Şerif)

Müslüman bütün makamların gelip geçici olduğunu ve ahirette hesaba çekileceğini unutmamalıdır. Peygamber Efendimiz (sav) buyurmuşlardır ki:

“Koyun ağılına giren iki aç kurdun ağılda verdiği zarar, mal ve makam sevgisinin mümin kişinin dinine verdiği zarardan daha fazla değildir”(İ.Gazali kırk hadis)

Hilkati en güzel surette yaratılan insanın, iç dünyası da onu takviye eden bazı kuvvetlerle donatılarak yaratılmıştır. Bunlar akıl, ruh ve nefis kuvvetidir. İnsan üzerinde müspet veya menfi etki eden ise nefistir. Nefsin kuvveti hayra yönelik olursa, akıl ve ruh da hayra yönelir. Nefiste, şer üstün gelirse, akıl ve ruhu da kendi istikametine yöneltir. Ayette Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere batıran da ziyana uğramıştır.”(Şems /9-10) buyurulmuştur.

Nefsi emmarenin hastalıklarından olan makam sevgisi Sevgili Peygamberimizin ;“Mal ve mevki sevgisi, suyun sebzeyi yeşertmesi gibi kalbde nifakı yeşertir.” buyurduğu en tehlikeli hastalıklardandır. Bu hastalık gönül evini yıkar yakar mahveder. Bir insanda en son çıkacaklardan olan nefis hastalığı, makam ve mevki sevgisi yani riyaset sevgisidir. Çok tehlikeli şeytanî tuzaklardan olan bu hastalığa “hubb-u câh”ta denir.

Hubb; sevgi, bağlılık, tutku demektir; câh ise, makam, mansıb, paye, şöhret ve itibar manalarına gelmektedir. Dolayısıyla, “hubb-u câh”; makam sevgisi, paye tutkusu, şöhret düşkünlüğü, rütbe hırsı ve itibar arzusu gibi manaları ihtiva eder.

Makam sevgisi insanın baş olma sevdasına kapılmasına, bu sevda da sevl hastalığının (kendini beğenme) meydana gelmesine sebep olur. Bu hastalığa yakalanan kimse kibir hastalığına yakalanır. Cenabı Hak (cc) kibirlenenleri asla sevmez. Cenabı Hak Kuran-ı kerimde kibirlenen firavun, nemrud vb. zalimlerin ne halde olduklarını bize haber vermiştir.

Makam sevgisi insanın nefsini firavunlaştırır. İnsanın nefsi firavunlaştı mı zalimlerden olur. İnsanlara zulmetmeye başlar. Allah (cc) zalimleri asla sevmez. Onları hem bu dünyada, hem de ahirette zelil eder. Zelil olanlardan olmamak için mal ve makam sevgisinden kurtulmak gerekir.

Özellikle dünya hayatını her şey sanan kimselerde, yükselme merakı, makam arzusu ve teveccüh tutkusu had safhadadır. Bazıları, siyasî, adlî, mülkî ya da askerî bir makamı elde edebilmek için can atarlar. İnsanlara çok parlak görünen bir kısım payelere ulaşmak ve halkın teveccühünü kazanmak için çırpınır dururlar. Bunların çoğu kalblerini itminana erdireceğini zannettikleri bir makama yükselmek için üst üste tavizler verirler. Şayet, o arzularına nâil olurlarsa bu defa da bir yandan diğer beklentilerini gerçekleştirmek, diğer taraftan da o makamı korumak maksadıyla yeni tavizleri normal karşılarlar. Böylece nefsin emrinde hareket edip kendi sonlarını hazırlamış olurlar.

Gelip geçici olan makam, mevki de üstünlük sebebi değildir. Birçok krallar, derebeyler, firavunlar mevki sahibiydi. Hepsi gitti. Ancak iyilerin iyiliği, kötülerin kötülüğü söylenmektedir. Kötü birinin mevki, makamı ile övünmesi neye yarar?

Dünya ve ahiret saadetine kavuşmak ve insanlara hizmet edebilmek için mal ve makam sahibi olmak çok iyidir. Bütün dünya bir kimsenin olsa, mala mağrur olmadan dine uygun harcasa, çok büyük sevap kazanır. Süleyman aleyhisselam, büyük bir zenginlik ve saltanat içinde yüzdüğü halde, bu saltanata itibar etmemiş vechesini Allah’ın gayrısında hiçbir şeye çevirmemiştir. Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerimde “O ne iyi kuldur” diye Onu övmektedir. (Sad 30)

Mal ve makam sahibi olmak başka, mal ve makam sevgisi başkadır.!

Mal ve mevki, dünyanın iki temelidir. Mal, yararlı eşyaya hâkim olmak, mevki ise; saygısı ve itâati arzu edilen gönüllere hâkim olmaktır. Zengin arzularını karşılamak için paralara (binlere, milyonlara) altına ve gümüşe malik olur. Mevki sahibi de hâkim olduğu gönülleri kendi arzusu doğrultusunda kullanır.  Demek ki makamın anlamı: İnsanların gözünde değer sahibi olmak, kendisinin olgun ve değerli olduğuna gönülleri inandırmaktır. Bu inanç, gönüllerde ne denli güçlü olursa, kişinin gönüllere hâkimiyeti de o kadar güçlü olur. Kişi, gönüllere hâkim olduğu ölçüde sevinir, mevkisi ve sevgisi artar.

Makamın (mevkinin) ürünleri: Övme, hizmet, yardım, saygı, meclislerde başta oturma, her yerde öne geçme ve benzeri şeylerdir. Makamın kalbe yerleşmesinden bu yararlar doğar. Makamın kalbe yerleşmesi demek, kalbin bir kişide ilim, ibâdet, güzel huy, soy temizliği, velîlik, yüz güzelliği, beden güçlülüğü ve halkın değer verdiği benzeri olgunluk sıfatlarının bulunduğuna inanmasıdır. Bu sıfatlar, kişiye, gönüllerde değer verilmesini, kişinin mevkisinin yerleşmesini sağlar.

       İnsan, tabiatı gereği malı sevdiği gibi makamı da sever. Çünkü makam, maldan da etkilidir. Bundan dolayı insan, maldan çok makamı ister.

        İnsanın bu iki eğilimi, eğer ölçülü olursa zarar vermez, hatta maddeten ve manen yararlı olur. İnsana, ihtiyacını görmek için belirli bir miktar mal gerekir. Makam da öyledir. Yaşamak için yemeğe ihtiyaç olduğu gibi yardım edecek arkadaşa, yol gösterecek hocaya, haksızlık ve saldırıdan koruyacak bir devlete de ihtiyaç vardır. 

     Hizmetçinin gönlünde onu kendisine hizmet etmeğe yöneltecek kadar, arkadaşın gönlünde de karşısındakini kendisine arkadaşlık ettirecek kadar bir sevginin bulunması; hocasının kalbinde de irşâda yönlendirecek kadar bir değerin bulunması kötü değildir. Öyle olmazsa ne hizmetçi hizmet eder, ne arkadaşı arkadaşlığını sürdürür, ne da hocası kendisini irşâd eder.

        Demek ki mal gibi, gayelere erişme vasıtası olan makam da kötü değildir. Ancak kişi bunların bizzat kendilerini sevmemeli, bunları gaye değil, gayeye ulaşmak için vasıta bilerek, kendisine lâzım olacak kadar mal ve makam almalı, sınırı aşmamalı; bunları elde etmek için helâl, harâm demeden her çareye başvurmamalı, ancak mübâh ve meşru vasıtalarla mal ve mevki kazanmalıdır. Şayet bu iki eğilim, nefis gibi kendi başına bırakılırsa insanı insanlığından çıkarıp, gözünün iliştiği her canlıyı parçalayan bir canavar yapar.

Mevki hırsı iki yolla tedavi edilebilir: Bunlar ilim ve ameldir. İnsan ilmen ne için mevki sahibi olmağa çalıştığını düşünmelidir. Kişi, insanların gönüllerine hakim olmak ve onları kendi yararında kullanmak için mevki sahibi olmak ister. Fakat bütün arzularını elde etse de bir gün ölecek ve elde ettiklerini geride bırakacaktır. O halde  mevki kendisine ölümden sonra yarayacak kalıcı işlerden değildir. Yeryüzündeki bütün insanlar kendisine  secde etmiş olsa dahi elli yıl sonra ne secde eden kalır, ne de secde edilen. Kendisinin hali de daha önceki mevki sahiplerinin hali gibi olur.

İşte insan bunu düşünürse, şu geçici şeyler uğruna, kendisine sonsuz hayatın mutluluğunu sağlayacak dini bırakmanın doğru olmadığını anlar. Kim gerçek kemal ile hayali kemali birbirinden ayırdederse onun gözünde mevkinin değeri küçülür. Bu da ancak âhirete, gözüyle görür gibi, ölüm vuku bulmuş gibi bakanlarda olur. Fakat insanların çoğunun gözü zayıftır, sadece şu dünyayı görür, ötesini göremez. Öyleleri dünyayı âhirete yeğlerler. Bunun için Yüce Allah; Kur’an’ı Kerim’de : “Hayır siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır!” (A’la 16–17) “Hayır, siz şu çabuk geçen (dünyây)ı seviyorsunuz ve âhireti bırakıyorsunuz.”(Kıyamet 20–21) “Bunlar, şu çabık geçen (dünyây)ı seviyorlar da önlerindeki ağır bir günü bırakıyor (ihmal ediyor)lar.” (İnsan 27) buyurmuştur.

            Öyle ise ey insan! Geçici dünyanın heva ve heveslerine aldanma! Hangi makamın sahibi, hangi malın sahibi olursan ol sana yapılan iltifatlar ve payeler bir gün bitecek ve o gün geldiğinde seni ecelden hiç kimse kurtaramayacak. Hesap vermek üzere Sultanlar Sultanı’nın (cc) huzuruna bir hiç olarak çıkacak ve hesap vereceksin. Bunu unutma ve ebedi hayatını mahvedecek bu kötü hastalıktan kurtul.

            Bunun tedavisi ise kanaat, zikir, tevazu ve Allah’ın rızasından gayrı her şeyden kendini uzak tutmaktır. Dünya ve ahiret kazançlarının elde edilmesinde sana izin vereni unutma! Bulunduğun hale razı ol. Nefsinin sesine kulak verme önemli olan Allah’ın razı olması Onun memnuniyetidir. İnsanların iltifatı ancak sen yaşadığın sürece olur. Öldüğünde yalnız kalırsın Onun için kalbinde bulunan masiva sevgisini Allah’ın ismini zikrederek onun rızasını arayarak temizle ki gönül evin huzur bulsun.

Açıldı sır babı şeyhim yüzünden

Can sefalar buldu tatlı sözünden

Masiva tozunu gönül gözünden

Tevhid ile sildik elhamdüliilah

Nuri KÖROĞLU

Nefsin Hastalıkları ; CİMRİLİK (HASİSLİK)

“Allah’ın kereminden kendilerine verdiklerini (infakta)cimrilik gösterenler sanmasınlar ki o kendileri için hayırlıdır. Tersine bu onlar için pek fenadır. Cimrilik ettikleri şey de kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır.”

(Ali İmran:180)

Cimri (hasis): Parasını ve malını harcamamak için her türlü sıkıntıya, eziyete katlanan, paraya, mala aşırı düşkün olan; dinen verilmesi îcâb edeni, zekâtı ve sadakayı vermeyen, pinti, eli sıkı olan, bahîl, malda ve ilimde cimrilik edendir.

Günahların büyüğü üçtür: Hasislik (cimrilik), hased (çekememezlik) ve riya (gösteriş). (İmam-ı Gazâlî)

Peygamber Efendimiz (sav) buyurmuşlardır ki;“Kişide bulunan şeylerin en şerlisi harisane cimrilik ve kişiyi benlikten çıkaran korkaklıktır.”(Gazali)

Nefsin hastalıklarından olan cimrilik gönül evinin mahvolmasının en büyük alâmetlerindendir. Cehennem tuzaklarından bir tuzaktır. Cimrilik konusu, Allah’ın çok kötülediği bir haslettir. İman eden bir kimse asla cimri davranıp mal yığmaz. Tamahkâr davranmaz. Nefsinin cimriliğinden kendini kurtarır. “O halde gücünüz yettiği kadar Allah’tan korkun. (O’nun öğütlerini) dinleyin. İtaat edin. Kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerdir. “(Tegabün, 64/16)ayetinin gereğince hareket eder. Gözlerin ve gönüllerin döndüğü o şiddetli hesap gününden korkar, Allah (cc) için verir.

Cimriliğin başlıca sebebi aşırı mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur. Peygamberimiz: “Çocuk, cimrilik ve korkaklık sebebidir” buyurmuştur. Aşırı mal hırsı ve cimriliği yüzünden durmadan mal biriktiren ve tükenir endişesi ile hastalıklarında bile harcamayıp, dünyayı kendilerine zindan eden cimriler vardır. Hâlbuki mal Allah’ın nimetidir ve bu nimet yerli yerince harcanırsa Allah onu artırır.

Peygamberimiz (sav), “Hasis (cimri) insan Allah’dan uzak, cennetten uzak ve cehennem ateşine yakındır. Cömert cahil, ibadet eden cimriden Allah’a daha sevimlidir.” buyurmuşlardır.

Ebu Saîd el-Hudrî (ra) anlatıyor: “Rasulullah(sav) buyurdular ki: “İki haslet vardır ki bir müminde asla beraber bulunmazlar: Cimrilik ve kötü ahlâk.”

Cimriler, insanlar arasında da, Allah katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür. Rabbimiz ayet-i celilesinde:“De ki, Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla yine de cimrilik ederdiniz. Hakikaten insan çok cimridir” ( İsrâ, 17/100).

“Onlar ki hem kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah’ın kendilerine fazlından verdiği şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri gizleyen nankörlere hor ve rüsvay edici bir azap hazırladık.” (Nisa,4/37) buyurmuştur.

Peygamber Efendimiz (sav) de cimriliğin afetlerinden bahsederken şöyle buyurmaktadır: “Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir. ” “Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: -İlâhi! İnfak edene karşılığını ver; diğeri: -Allah’ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et), diye dua ederler. (Riyazüs Salihin I,253)

Her hastalığın tedavisi ancak onun sebebinin zıddı ile olur. Binaenaleyh servet sevgisi aza kanaat, sabır ve cömertlikle olur. Kendisini zorla vermeye alıştırmakla ortadan kalkar. Basiret nuruyla malı vermenin gerek dünyada, gerek ahirette vermemekten daha hayırlı olduğu bilindiği zaman, bu durum kişiyi vermeye yöneltir. Eğer nefsi hayır hususunda harekete geçerse, derhal ilk hatıra gelene icabet etmeli ve duraklamamalıdır. Çünkü şeytan durmadan kendisine fakirliği telkin etmekte ve kendisini korkutarak cömertlikten alıkoymaya çalışmaktadır.

Şüphesiz ki bu sıfatlar bir takım ameller isterler. Ne zaman ki onlara muhalif hareket edilirse, onlar sönerler ve sonunda ölürler. Cimrilik ise malı sarf etmemeyi ister. Onun bu isteği men edildiği ve zorlukla da olsa mal verildiği takdirde, cimrilik sıfatı da inşallah yok olup ölecektir.

Cimrilik iman zayıflığına, Allah’ın rızkına kefil olduğuna güvenmemeye delalet eder ki bu insanı hüsrana götürür.

Cimriliğin bir tanesi de Efendimiz (sav)’e yapılanıdır ki bu cimriliğin en kötüsüdür! Zira Sevgili Peygamberimiz hadis-i şeriflerinde “En cimri insan, yanında adım anıldığı halde Bana salât-ü selam getirmeyendir.” (Tirmizî, Deavât, 100) buyurmuşlardır. Âlemlerin Efendisi’nin mübarek ismi okunduğunda Müslüman’a yakışan O’na salât-ü selam okumaktır.

Bir yoksulu, yetimi ve çocukları sevindirmenin verdiği manevi huzurun dünyanın hiçbir zenginliğiyle değişilemeyeceğini ne yazık ki cimri insanlar asla bilemezler… Bu zevki Allah onlara tattırmaz. Pinti ve zengin insanlar huzur ile uyuyamazlar. Çünkü malının her kuruşunda fakirin hakkı vardır. Bu hak verilmediğinde ise, insanlarda depresyon ve buna benzer ruhsal problemler çok erken yaşlarda var olur. Dolayısıyla zengin olup da cimri olanların paraları farkında olmadan hastane parası olarak gider. Allah onların elinden bu paraları zorlada olsa mutlaka alır. Hasanı Basrî (ra) ‘ye “Cimrilik nedir?” diye sorarlar, o da

“İnsanların malının zekât olarak verdiği kısmını kayıp, elinde kalan kısmını sefer saymasıdır”

Hiç şüphesiz cimriliğin kaynağı mal sevgisi, aşırı ihtiras, fakir düşme korkusu ve evlat sevgisidir. Bişr-i Hafi Hazretleri (ra) der ki: “Cimri ile karsılaşmak acıdır, ona bakmak ise kalbe sıkıntı verir”

İmam-ı Azam [Allah (cc) O’na rahmet etsin] buyurdular ki:

“Ben cimrinin âdil olabileceğine ihtimal veremem. Çünkü cimrilik, sahibini aldanmayayım diye, mızmızlanarak saymaya ve sonunda hakkından fazlasını almaya sürükler. Böyle bir insan güvenilmeye de lâyık değildir.”

Bir gün Yahya (as) İblis ile karşılaşır ona: «Ya İblis! Söyle Bana, dünyada en sevdiğin ve en kızdığın insan hangisidir?» diye sorar. İblis O’na «En sevdiğim insan, müminin cimrisi ve en nefret ettiğim insan da, fasık cömerttir.» diye cevap verir. Hz. Yahya (as) ona «Neden?» diye sorar. Şeytan şu cevabi verir: «Çünkü cimrinin cimriliği bana yeter, fakat fasık cömerde gelince. Allah (cc)’ın, cömertliğini göz önünde bulundurarak onu affedeceğinden korkarım.” Daha sonra şeytan «Eğer Sen Yahya (as) olmasan Sana bu sırrı açmazdım diyerek yürüdü, gitti.

Cimri insan, aynı zamanda tamahkârdır

Mal düşkünü bir insan, akıl ve vicdan sahibi bir insanın kesinlikle tenezzül edip yapmayacağı şeyleri yapar, en küçük şeylere tamah eder, fırsatçı olur. Her durumda kendisine nasıl bir çıkar sağlayacağını hesap eder. Belki ömrü boyunca kullanmayacağı küçücük bir şeyi elde edebilmek için olmadık oyunlar oynar, yalan söyler, sahtekârlık yapar.

Cimri insan hırslıdır.

Cimri insan hem elindekini harcamayıp tutar, hem de malının ve mülkünün daha da artması için her fırsatı kullanır. Elbette bir insan Allah yolunda harcamak için zengin olmayı isteyebilir ve bunun için her türlü imkânını kullanmak isteyebilir. Ancak burada kastedilen Allah’ın rızasını unutarak, tamamen hırs ile malını sahiplenen ve artırmaya çalışan insanlardır.

Böyle bir insan, bir kişinin bile bunları kullanmasından büyük bir rahatsızlık duyar. Hiç ihtiyacı olmadığı halde sadece elinin altında olması bile ona garip bir tatmin duygusu verir. Kendisinden daha güzel bir arabası olan veya kendisinden daha fazla kıyafeti bulunan bir insan onda gerilim oluşmasına neden olur. Allah-ü Teala Hazretleri mal sevgisinin hırsa dönüştüğü bu insanlar için:(Durmaksızın mal ve servet)Toplayıp bir yerde (üst üste) yığmakta olanı. Gerçekten, insan, ‘bencil ve haris’ olarak yaratıldı. Kendisine bir şer (kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar. Ona bir hayır dokunduğunda engelleyici olur (veya cimrilik eder). (Mearic Suresi, 18-21)

Hiç unutulmamalıdır ki, dünya hırsıyla mala, çocuklara, paraya, işlerine, akrabalarına, evlerine tutkuyla bağlanan bu insanlar ahirette çok farklı bir hayat yaşayacaklardır.

Dünyada elde ettikleri zenginliğin ve mülkün en küçük bir parçasına dahi asla kavuşamayacakları gibi, eğer tövbe etmezlerse dünyada Allah rızasını unutarak elde edip hırs yaptıkları her mal, onlara sonsuz cehennem azabı olarak geri dönecektir.

Ver, azalır diye korkma!…

Çünkü Allah (cc), rızıkları kullar arasında bölüştürmüştür.

İşler bozuk giderken cimriliğin faydası yok.

Buna karşılık işler yolunda giderken vermenin zararı yok.

Nuri KÖROĞLU

Mesneviden Hikayeler ; NASUH TÖVBESİ

Vaktiyle Nasuh adında bir adam vardı. Kadınlar hamamında tellallık ederek geçinirdi.Yüzü kadın yüzüne benzerdi. Tüyü, tüsü yoktu. Erkekliğini daima gizlerdi. Kadınlar hamamında tellallık ederdi. Kötülükte, hilede pek ileri, pek becerikli idi. Yıllarca tellallık etti, hiç kimse onun halinden, sırrından bir koku almadı, şüphelenmedi.

Çünkü sesi kadın sesine benzerdi, yüzü de kadın yüzüne. Fakat şehveti pek güçlü ve uyanık idi. Çarşaf giyerek başını örter, yüzüne peçe sarardı. Fakat şehvetli ve azgın bir genç idi. Bu suretle o aşık, padişahların bile kızlarını ovar, yıkardı.

Tövbe eder, tellallıktan ayrılmak isterdi, fakat kadın sevgisi, kafir nefsi onun tövbesini bozdurur dururdu. Bu kötü ve çirkin işler gören kişi, bir arifin yanına gitti ve ona; “Dualarında bizi hatırla” diye yalvardı. Arif adam, onun gizlediği sırrı öğrendi, fakat ayıpları örten Allah’ın hilmi gibi, sırrı açığa vurmadı.

Ariflerin dudağında kilit, gönüllerinde sırlar vardır! Dudağını kapamış, susmuştu ama, gönlü seslerle dolu idi. Hakk şarabını içen arifler, sırları bilirler fakat, onları örterler. İşin sırlarını kime öğrettilerse, ağızlarını mühürlediler, dudaklarını diktiler. Arif tuhaf tuhaf güldü ve dedi ki; “Ey kötü yaradılışlı kişi; eylediğin işten Allah sana tövbe nasip etsin!” Dua, yedi göğü geçti, kabul edildi. Sonunda, o yoksulun işi yoluna girdi, düzeldi.

Çünkü şeyhin duası, her duaya benzemez.  Şeyh, Hakk ’ta yok olmuştur; onun sözü Hakk sözüdür. Hakk, kendisinden bir şey isterse, dilerse, kendi isteğini nasıl reddeder?

Celal sahibi Allah, onu bu nefret edilen işten, bu günahtan kurtarmak için bir sebep halk etti.

Nasuh bir gün hamamda tas doldururken, padişahın kızının birinin kıymetli bir cevheri kayboldu. Onun küpesinin halkalarından bir cevher kayboldu ve onu bulmak için her kadın aramaya koyuldu. Hamamın kapısını sımsıkı kapadılar; herkesin bohçasını, eşyasını aramaya koyuldular. Herkesin eşyası arandı ama, cevher de bulunmadığı gibi çalanda rezil olmadı. Bunun üzerine herkesin ağzını, kulağını, bedenindeki delikleri aramayı düşündüler. Kıymetli cevheri aşağıda, yukarıda, her yandaki deliklerde arayacaklardı. Birisi; “genç ihtiyar kim varsa anadan doğma soyunsun!” diye bağırdı.

Sultanın hizmetçi kızları, o değerli cevheri bulmak için herkesi teker teker aramaya başladılar. Nasuh korkusundan tenha bir yere çekildi; yüzü korkudan sararmış, gözleri gövermişti. Ölümünü gözünün önüne getiriyor, yaprak gibi tirtir titriyordu.

“Allah’ım” dedi, “Nice defalar tövbeler ettim, ahdler ettim, sonra onları bozdum! Ben bana layık olanları işledim, sonunda bu kara sel, bu kara bela geldi, bana çattı. Aranma sırası bana gelirse, eyvahlar olsun; canıma ne çetin şeyler gelecek ne belalara düşeceğim. Ciğerime yüzlerce kıvılcım düştü, yalvarmamda yanık kokusu duy. Böyle bir keder, böyle bir gam küfürde bile olmasın!”

Rahmet eteğine sarıldı; merhamet, merhamet!

“Ne olurdu anam beni doğurmasaydı yahut beni arslan parçalayıp yeseydi. Ey Allah’ım, Sen, sana layık olanı yap! Çünkü beni her delikten bir yılan sokuyor. Ne de taştan canım, ne de demirden yüreğim varmış; yoksa böyle dertlerle, böyle ıstıraplarla çoktan kan kesilirdim. Vaktim daraldı, bir an içinde padişahlık et, feryadıma yetiş. Eğer bu defada günahımı örtersen ne olur? Ben artık, her türlü yapılmayacak şeylerden tövbe ettim. Bir daha tövbemi kabul buyur da tövbemi bozmamak için çok gayret sarf edeyim. Bu defa da bir kusur da bulunursam, artık bir daha tövbemi kabul etme, sözümü dinleme.”

Hem ağlayıp inlemede, yüzlerce damla gözyaşı dökmede, hem de “Celladın haline, hain kişilerin ellerine düştüm” demede idi. “Hiçbir frenk bu şekilde olmasın. Hiçbir dinsiz bu hale düşmesin.” Kendine, kendi canına ağlayıp duruyor; Azrail’i çok yakında, gözünün önünde görüyordu.

O kadar “Ya Rabbi ya Rabbi!” dedi ki, kapı ve duvarda onunla beraber “Ya Rabbi” demeye başladı. O; “Ya Rabbi” derken, birden cevheri arayanların sesi duyuldu.

Bu ses “Ey Nasuh herkesi aradık; sen de buraya gel” diyordu. Bu sesi duyunca Nasuh, kendinden geçti, adeta bedeninden ruhu uçtu gitti. Çatlamış, harap bir duvar gibi yıkılıverdi. Aklı fikri gitti, cansız bir hal aldı. Aklı fikri başından gidince, sırrı o anda Hakk’a ulaştı.

Varlıktan boşalınca, varlığı kalmayınca Allah, onun can doğanını huzura çağırdı. Onun varlık gemisi muradına ermeden parçalanınca, rahmet deryasının kenarına düştü. Aklı başından gidince, canı Hakk’a ulaştı. İşte o zaman, rahmet denizi coştu, köpürdü. Can beden ayıbından kurtulunca, sevine sevine aslına gitti.

Can doğan kuşuna benzer, ten ona uzaktır. O; ayağı bağlı, kanadı kırık halde, beden tuzağına düşüp kalmıştır. Canı helak eden o korkudan sonra, “İşte kaybolan cevher” diye müjdeler geldi. Korku gitti, “O, kaybolan değer biçilmez cevher bulundu” diye ansızın bir ses geldi.

“Bulundu ferahlık. Müjdelik ver; gevheri bulduk” diyorlardı. Gürültüler, naralar, el çırpmalar, “hüzün gitti” diye bağrışmalar hamamı dolduruyordu. Kendinden geçen Nasuh, tekrar kendine geldi. Gözleri aydınlandı, gözüne iyi günler, aydın günler göründü.

Herkes ondan helallik, hoşgörülük istiyor, durmadan elini öpüyorlardı. “Hakkında kötü zanda bulunmuştuk; aleyhinde bulunmuş, seni çekiştirmiştik” diyorlardı. O padişahın kızına herkesten daha yakın olduğu için, herkes bu işi daha çok ondan ummuştu. Nasuh padişah kızının has tellakı idi; ona mahremdi. Hatta onlar, iki ayrı bedende tek ruh gibiydiler. “Sultana ondan daha yakın bir kadın yok, cevheri aldıysa o, almıştır” diyorlardı. Hatta, önce onu aramak istemişler, fakat saygı gösterdikleri için geriye bırakmışlardı. “Çaldı ise” diye düşünmüşlerdi. “Bir yerlere bıraksın da kendini kurtarsın” Bu sebeple Nasuh’tan özür diliyorlar helallik istiyorlardı.

Nasuh onlara dedi ki; “Bu bana Allah’ın lütfu, ihsanı; yoksa ben dediğinizden beterim. Benden helallik istemeye, özür dilemeye hacet yok. Çünkü ben, dünyada yaşayan insanların en günahkarıyım. Bana isnat edilen kötülükler, benim yaptığım kötülüklerin, yüzde biridir. Birisi hakkımda;”Kötü, fena” dese, bu bir şüphedir, zandır. Ama ben, kendi kötülüğümü apaçık görüyorum. Kim bende birazcık kötülük görüyorsa ve biliyorsa, muhakkak ki o bildiği kötülük, yığın yığın günahlarımın, pek çok olan kötülüklerimin binde biridir. Günahlarımı, kötülüklerimi, bir ben bilirim, bir de kötülükleri örten Allah bilir. Önceleri kötülükle İblis bana üstad olmuştu. Sonra da ben o kadar günah işledim ki, İblis benim gözümde bir rüzgârdan ibaret oldu. Bütün bu suçları, bu günahları Hakk gördü de görmezlikten geldi. Günahlarım sebebiyle yüzümü sarartmadı, beni utandırmadı. Sonra Hakk’ın rahmeti, benim günahlarla yırtılan kürkümü dikti ve bana can gibi tatlı olan tövbeyi nasib etti.Ya Rabbi, sana şükürler olsun. Beni ansızın gamdan azad ettin, kurtardın. Bedeninde her kılın bir dili olsa da hepsi ile sana şükretse, yine de şükrünün yerine getiremez.”

 Bundan sonra birisi geldi, Nasuh’a dedi ki; “Padişahımızın kızı iltifat buyuruyor, seni çağırıyor. Ey tertemiz kadın! Padişahın kızı seni çağırıyor, hemen gel de başını yıka. Onun gönlü, senden başka tellak istemiyor. Başını kille yıkayacak, vücudunu ovacak başka bir tellak arzu etmiyor.

Nasuh kendini çağıran kadına “Git, git” dedi. “Elim işten kaldı, senin bu Nasuh’un şimdi hastalandı. Koş acele bir başkasını ara! Vallahi benim elim işten kaldı.”

Kendi kendisine; “Günah başımdan aştı; gönlümden o korku, o yanış, o acı nasıl gider?” diye düşündü.

“Ben bir defa öldüm de tekrar dirildim, dünyaya yeniden geldim. Ölümünde acısını tattım, yokluğunda. Gerçekten öyle hususla tövbe ettim ki, canım enimden ayrılmadıkça, artık tövbemi bozmam.”

Açıklama: Bu hikâyeden de anlaşılacağı gibi insan; yaptığı günahlardan ötürü ümitsizliğe kapılmamalı, hatalarını anlayıp candan ve gönülden bir daha işlememek üzere tövbe edip Hakk’a sığınmalıdır.

Araştırmacı Yazar Nuri KÖROĞLU

Nuri Köroğlu - SEYR-İ SÜLUK; VUSLATA YAPILAN MANEVİ YOLCULUK

SEYR-İ SÜLUK; VUSLATA YAPILAN MANEVİ YOLCULUK

Tasavvuf ıstılahında Seyr, Sülûk ve Sefer, müridin dervişliğe başlayışından, Allah’a vuslatın gerçekleştirdiği noktaya kadar yapılan manevi yolculuğa denilir. Bu yolculuk, çirkin ahlak ve vasıflardan, güzel ahlaka erişmeye matuftur. Sülûk menzillerini aşıp geçmekten gaye, hakiki imanın gerçekleşmesi ve Hakk Teâlâ’ya olan manevi yakınlığın elde edilmesidir. Bu da kalbin siyasi idare saltanatı, nefis üzerine kurulmadıkça gerçekleşmez. Kalp, Hakk’ tan gayrı her şeyden yana alakadan kesilmedikçe, nefis üzerine hâkimiyeti söz konusu olamaz. İşte bu gibi konular, İslami ilimler içerisinde Tasavvuf ilminin konuları arasındadır ve buna Tasavvufi Istılahta “SEYR-İ SÜLÛK” tabir olunur. Bunların açıklanmasından gaye, ‘İnsan-ı Kâmil’ mertebesine ulaşmaktır.

Kâmil manada insan olmak, Tasavvufi eğitimin gayesidir. Kişinin Tasavvuf yolunda varacağı en son nokta; ‘İnsan-ı Kâmil’ dir. O İnsan-ı Kâmil ki; Gözü önünde dünyanın taşı ile altını eşit hale gelmiştir. O, Âlemi ince bir akılla ve ibretle seyretmektedir. O, eşyanın hakikatine nüfuz eden kimsedir. O, Ulvi âleme kanat açıp, hususi makam ve menzillerde seçkin ruhlarla tanışıp ülfet edendir. O, Cennet ve Cehennemi ve her ikisindeki hayatı görür gibi yaşayandır. Daha özlü bir ifade ile: Hak Teâlâ’nın ‘Muradı’ olan kimsedir.

Hak Teâlâ’nın Murad ettiği O İnsan-ı Kâmil, halkın en seçkini olup, Peygamberlerin Varisi kabul edilen, Velayet Makamına ermiş, her halleri ile güvenilirliklerini ispatlamış zatlardır.

Asrımızın mana Sultanı, Hak yolda Mürşidimiz, Ehl-i Sünnet caddesinde Rehberimiz, Üstadımız, Nevşehirli Abdullah Gürbüz Baba(ks) Hazretleri, Seyr-i Sülûk hakkında bizlere pratik değeri yüksek olan pek çok açıklamalarda bulunurdu.

Gönlümüzde daima Allah ve Resulünün ahlakı ile ahlaklanma duygusunun hâkim olması için çalışırdı. Geçmiş büyüklerin hayatlarından ve onlardaki kemal mertebelerinden bahsederek, bizim de onlar gibi Allah ve Resulünün ahlakına bezenmemizi isterdi Hak Teâlâ’ya kul olmanın zevkini bizlere de tattırmak isterdi.

Üstadımız buyurdu ki:

“Seyr-i Sülûk kırk yaşına gelmeden başlamaz. Çünkü Peygamber (sav) Efendimize vahiy o yaşta gelmeye başladı. Ayrıca bu yaşa gelinceye kadar insan, yaş ağaç veya rutubetli ev gibidir, yani hamdır. ‘Hamdık, yandık, piştik Elhamdülillah’ dedikleri de budur.”

Muhterem Üstadımız, Seyr-i Sülûk yapacak kimsenin, olgun yaşa erişmesinin şart olduğunu vurgulamaktadır. Buna delil olarak da Peygamberimiz (sav)’in Nübüvvet mertebesine o yaşta eriştiğini belirtmektedir. Çünkü Seyr-i Sülûk yapan kimse, Rasulullah (sav)’in varisi olan kimsedir. Bunun için de Rasulullah (sav) Efendimizde belirmeyen bir durumun, başkasında belirmesi imkânsızdır. Bütün Seyr-i Sülûk menzillerini aşmış bulunan büyük zâtlar, kırk yaşa kadar geçen ki dönemlerini hamlık dönemi olarak nitelendirmişlerdir. Bundan sonra devamla buyurdular ki:

“İnsan arzularının oturduğu yaş, kırk yaşıdır. Bu yaşa kadar şeytan ve nefis insandan ümidini kesmez. İnsanın bu yaşa kadar arzuları, hevası, şehveti, dünyaya meyli çoktur. Bu meyle rağmen, nefsi disiplin altına almak mümkündür, fakat Seyre müsait değildir. Onun için dervişe lazım olan bu yaşa kadar nefis meratiplerini geçmektir. Zaten kırk yaşına gelip de namaz kılmayanın vay haline ‘denmesinin sebebi de budur.”

İnsan arzularından maksat, nefsin şehvet ağırlıklı temayülleridir. Bu da beşerî bir vasıf olarak insanda kırk yaşına kadar olgunlaşır. Bunun altındaki yaşlarda ise, heyecan, gaflet, öfke gibi, kişisel zafiyet içeren ahlaki seviyesizlik baş gösterebilir. Fakat bu yaş, kişinin kendisini dizginleme çağı olarak gösterilir. Olgunlaşma yolunda gayret gösteren kimseyi, nefis ve şeytanın aldatması bu yaşlara kadar zaman zaman vuku bulabilir. Ama o yaşa kadar elde edilen tecrübeler, yapılan amel ve taatlar, insan üzerinde belli tesirler icra eder ki, böylece nefis ve şeytana karşı üstünlük elde edilir. Nefse ve şeytana karşı elde edilen bu üstünlük, nefsi belli aşamalarda disipline etmeye kâfi ise de Seyr-i Sülûk yapmaya elverişli değildir. Seyr-i Sülûk’e elverişli olabilmek için, nefsin yedi tabakasından en az dördüncü basamağa gelmek icap eder. Bu da “Mutmainne” makamıdır.

“Namaz kılmayanın vay haline.” buyurması, avam için söylenen ağır bir ithamdır. Zira kırk yaşına geldiği halde, çocuksu hareketleri terk edip, Rabbine karşı tövbekâr olmayan kimse, gerçekten aldanmıştır. Zira bu yaşa kadar ibadet ve taat lezzetini elde edemeyen, bu yaştan sonra ibadetinden ne kadar haz alabilir? Hem sonra bu kadar senelik ibadetlerini, nasıl kaza etme fırsatı bulabilir?

Bu yaşa gelinceye kadar dervişin “Nefs-i Mutmaineye” gelmesi, onu seyre müsait hale getirir. Biraz önce belirttiğimiz gibi insan, buraya kadar rutubetli bir oda gibidir. Bunun sebebi, nasıl ki böyle bir odayı ısıttıkça nem yapar, insanı hasta eder, ısınayım derken kişiyi daha da ağırlaştırırsa, aynen öyle, insan da nefis meratiplerini geçmeden seyre başlarsa, onun seyri böyle eksik kalır. Tasavvuf ehlinin: ‘Kişinin, nefis meratipleri ile seyri beraber yürür’ dedikleri de budur. Yani kişi kırk yaşına kadar nefsen olgunlaşır, kırk yaşıyla birlikte seyre başlar ve ikisi beraber yürür demektir.

Üstadımız buyuruyor ki:

Nefs-i Mutmainne makamına erişmek, bu yaşa kadar dervişlik yoluna giren bir müridi, Seyr-i Sülûk yapmaya elverişli hale getirir.”

Burada Ehl-i tasavvuf büyükleri şu önemli noktayı belirtirler:

“Bu Seyr-i Sülûk işi, kişinin kabiliyet ve gayreti ile mürşidinin himmeti ve Hakk Teâlâ’nın da inayetinin birleşmesi sureti ile gerçekleşir. Yoksa durup dururken, çeşitli kitaplarda yazılmış Seyr-i Sülûk’e ait birtakım formülleri uygulamakla bu ele geçmez. Bir de her makamda yapılan Seyr-i Sülûk farklıdır. Saliklerden bazısı mahlûkattan sıyrılıp Allah’a doğru yolculuk eder. Bunun seyri; SEYR-İ İLALLAH”tır. Bu makamın yolcusu, Allah’ın emirlerine tam bir teslimiyetle sarılıp, Allah’ın emir ve yasakları hususunda kalbinde eğrilik kalmamış ve her an Allah’a yönelerek, Rabbine karşı kulluk tavrını takınan kimsedir. Mutmainne makamında yapılan Seyr-i Sülûk’e, ‘SEYR-İ İLALLAH’ denilir. Bu seyrin başı “MÜCAHEDE”ortası “MÜKAŞEFE”ve sonu da “MÜŞAHEDE”dir.

Yine saliklerden bazısının seyri, Allah Teâlâ’da olur. Buna; “SEYR-İ FİLLAH”denir. Kalbi mükaşefe ve müşahede nurları ile donatılan Salik, artık ‘İlm-i Ledün’ sahibi olur. Her an ayrı bir tecelliye muhatap olur. Seyrin bu kısmı, öncekinden daha kapsamlıdır ve Velilik makamına ulaşmada öncekinden daha kısa ve tesirlidir.

Yine saliklerden bazısının seyri, Allah Teâlâ ile olur. Buna; “SEYR-İ MAALLAH” denir. Kul, sebeplerden kurtulup, olup biten her şeyi Rabbinin nazarı ile seyrettiği dönem burada olur. Velayet mertebesinin yükseklerine bu mertebede ulaşılır. Yine saliklerden bazısının seyri, Allah Teâlâ’dan olur. Buna da “SEYR-İ ANİLLAH”denir. Bu makamın sahipleri, Allah’a vuslattan, İlm-i İlahiye ulaştıktan sonra, insanları irşad için tekrar halka dönen Mürşid-i Kâmil zatların seyridir.

Şu hâlde görülüyor ki, Seyr-i Sülûk basit bir yolculuk değil, mutlaka bir rehberin kılavuzluğunda gerçekleşebilecek mühim bir seyahattir. Bu mühim seyahat, Üstadımızın beyanı ile kırk yaşında gerçekleşirse, sağlıklı bir şekilde gerçekleşir. Eğer daha önceden Sülûk’e girilirse, burada sakatlıklar vücuda gelebilir. Bu sebepledir ki, Üstadımız daima:

Gençleri İtikâf‘a sokmayın. Zikri çok fazla ateşli yaptırmayın” diye tavsiyede bulunurdu. Çünkü İtikâf da bir tür Seyr-i Sülûk mahiyeti arz eder. Onun için, daha henüz nefsini dizginleyememiş genç bir müridin, bu yolda mesafe kat etmesinin zor olacağını belirtirdi. Ancak bu seyir işinde, insanın elde ettiği hayat tecrübeleri, yaptığı bir takım amel ve taatlar, kendisini kırk yaşına kadar olgun bir hale getirir. Mürşidinin himmet ve telkinleri ile de Mutmainne makamına ulaşırsa, işte o zaman ‘SEYR-İ İLALLAH’ a girer. Kalben masiva denilen şehvet, Servet ve şöhret tutkusundan sıyrılmaya başlar. Huzuru bu yolda bulur. Kalp selametine bu usulle ulaşır. Artık o, Allah’a doğru seyahat etmektedir. Hicreti, yönelişi hep Allah’adır.

Üstadımız buyurdu ki:

“Cenab-ı Allah (cc) Fatiha suresinde bu durumu izah etmiştir. Fatiha suresi yedi ayettir ve: “Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz” (Fatiha: 4) dediği de budur.”

Hak Teâlâ sure-i Fatiha’yı, kitabın anayasası niteliğinde indirmiştir. Üstadımız derdi ki:

Bu Fatiha suresi hem dünyevi ve hem de uhrevi olarak bütün bir saâdet-i ebediyyeyi bünyesinde taşıyan bir suredir. Fatiha suresinin sırlarından birisi de Seyr-i Sülûkün en alttaki ayetten başlayıp, en baştaki ayetle noktalanmasıdır. Yedi ayet olması, nefsin yedi mertebesine delalet eder. “Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz” ayeti de dördüncü ayettir. Mutmainne makamı da nefsin dördüncü mertebesidir.”

Üstadımız bu işari tesbiti ile Fatiha suresine olan vukufiyetini göstermiş olmaktadır. Gerçekten “Hamd, âlemlerin Rabbine mahsustu” (Fatiha: 1) ayetindeki sırrı anlamak ve ondaki kulluk vazifesini yerine getirmek, imanda mertebesi Hakka’l-Yakin, seyri de SEYR-İ ANİLLAH olan, o yüksek zevata mahsus bir anlayış tarzı olabilir ancak!

“Bu ayet nefsi mutmainneye işaret eder. Buraya kadar derviş dahi Allah’tan başka dost arar ve dünyadan ve içindekilerden ümidini kesmez, ancak bu makamda Allah’tan başka dost ve yardımcının olamayacağını idrak eder; işte bunu anlamak için hem Nefs-i Mutmainne lazım, hem de kemal-i yaş lazım. O da kırk yaşıdır. Elmalılı Hamdi Yazır merhum, tefsirinde, Peygamber (sav) Efendimizin bu ayeti açıklarken, Hz. Ömer (ra) Efendimizi kastederek: “Allah Ömer’e dost bırakmadı” buyurmaktadır.”

Yani Mutmainne makamına kadar, dünyadan ve insanlardan bir beklenti hâsıl olur. Ne zaman Mutmainne makamına geçilir ise, o zaman “Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz” ayetinin sırrı kul üzerinde tahakkuk eder. Bu da yetmez, bir de yaş bakımından olgun bir hale gelmek şarttır. Rasulullah (sav) Efendimizin Hz. Ömer (ra)’i taltif etmesi, Hz. Ömer’in kırkıncı Müslüman olması ve kırk yaşını aşkın bir dönemde imanının kemale ermesi sebebi ile Allah’tan başka kimseye ihtiyaç duymayacak dereceye geldiğini belirtmek içindir.

“Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammedeni’l-Mustafa (sav) ümmetini çok sevdi. Miraçta bile hep ümmetim dedi.”

Tasavvuf ehli şunu belirtmişlerdir ki: Her bir Veli zât, bir Peygamberin Velayet yolundan giderek Allah’a vuslat eder. Böylece yolundan gittiği Peygamberin fıtratı ile bezenir. Hali, vasfı, çilesi, seyri hep onun durumuna bir ayna teşkil eder, demişlerdir. Üstadımız Hazretleri, Velayet noktasında Rasulullah (sav) Efendimizin meşrebi üzere bulunduğu içindir ki, bir ömür boyu tıpkı O’nun gibi hep sevgiden, sevdirmekten ve sevmekten bahsederdi. Daima affedici olmayı, bağışlamayı şiar edinir ve bizlere de böyle olmayı sık sık hatırlatırdı.

Derdi ki:

Allah Teâlâ benim için Ümmet-i Muhammed’den hiçbir ferdi hesaba çekmesin. Benden yana Ümmet-i Muhammed’e bütün haklarım helal olsun.”

Şunu itiraf etmek gerekir ki: Ondaki sevginin kaynağı, Efendimiz (sav)’in ümmetine olan düşkünlüğüdür. Bu da Peygamberimiz (sav) Efendimizin Velayeti üzere bulunduğunu ortaya koyar. Burada ise, Rasulullah (sav)’in Miracında bile Ümmetini hatırından hiç çıkarmadığını ifade etmektedir. Zira Rasulullah (sav) Hak Teâlâ ile olan vuslatı esnasında, ümmetini bir an bile hatırından çıkarmamış, istediği bir şey olup olmadığı sorulunca da: “Ümmetimi isterim” demiştir. Bundan sonra O’nun Miracına işaret ederek buyurdu ki:

“Onun miracı hem bedenen hem ruhen oldu.”

Bu görüş, Sünnet ve Cemaat Ehli bulunan, inançta, düşüncede, amelde, Dinin orta caddesinde yürüyen ve bu hususlarda Rasulullah (sav) ve O’nun şerefli Ashabının anlayışı üzere hareket eden, ‘Fırka-i Naciye’diye tarif edilen topluluğun görüşüdür. Bununla Üstadımız, bir takım Bidat ehlinden olan sapık mezheplerin içtihat, görüş ve düşüncelerinden yüz çevirdiğini, Ehl-i Sünnet akidesi üzere O’nun Miracına inandığını ortaya koymuştur ki, bizlere de Ehl-i Sünnet itikadı üzere bulunmamızı her zaman tavsiye ederdi. Onun bu niyazı yüzünden ümmetinde de miraç vaki oldu. Fakat onun ümmetinin miracı, manevidir ve kemali yaş gerektirir. Denilir ki, bir manevi görev olan Mürşid-i Kâmil’lik görevi dahi, kişiye, hak etse bile kırk yaşından önce verilmez. Çünkü Rasulullah’a (sav) bile peygamberlik kırk yaşında tevdi edildi.

Yani, Rasulullah (sav)’in Miracı esnasındaki niyazları sebebi ile Hakk Teâlâ’dan O’nun ümmetinde de Miracın vaki olacağı müjdesi ulaştığını belirtmektedir. Ancak şu farkla ki, O’nun ümmetinin miracı ruhen yapılan Seyr-ü Seferden ibarettir. Ceset ve ruh bütünlüğü ile miraç, ancak O’na mahsustur. Bu ümmetten Seyr-i Sülûk yoluyla miraç eden çok evliya olmuştur. Ümmetinin miracına gelince;

Bunun iki boyutu vardır ki; birisi namazdır, diğeri de Kâmil bir Üstadın denetim ve gözetimi altında yapılan Seyr-i Sülûk ’tur. Seyr-i Sülûk yolu ile yapılan miraç, ruhen gerçekleşen bir seyahat olup, manevidir. Bu hallerin başlangıcı da kemal yaşın başlangıcı kabul edilen kırk yaşıdır.

Bir kimse bu mertebeleri kırk yaşından önce elde etse bile, bu hal onu, insanları irşada ehliyetli kılmaz. Bunun sebebi, henüz nefsin kabarmaları, ayak kayışları ve bir kısım vartalar hâlâ kişi için söz konusu olabilir. Bu bakımdan kemal yaşa ulaşmak zaruridir. Rasulullah (sav)’e gelince; O’na dahi Allah’a davet vazifesi kemal yaşın başlangıcında verilmiştir. Çünkü Rasulullah (sav) Efendimiz o yaşa kadar hayat tecrübesi ve Peygamberlik öncesi ruhi bir hazırlık döneminden geçtikten sonra, o yüce rütbeye erişmiştir. Siyer kitapları ‘Nübüvvetin beş devresi’ bahsinde bunu açıkça izah ederler.

Üstadımız, buraya kadar kemal yaşın başlangıcı kabul edilen kırk yaşın ehemmiyeti üzerinde durmuşlar ve kırk yaşına kadar nefis mertebelerinden mühim kısmının aşılması lazım geldiğini belirtmişlerdir. Bilhassa temyiz çağı kabul edilen Mutmainne makamına ulaşmak gerektiğine vurgu yapmışlardır. Bundan sonra buyurdular ki:

Nefs-i Mutmainne‘ye gelinceye kadar, manen kişi, insan sıfatında değildir. Buraya kadar insanda hep Ruh-u sultani değil de Ruh-u hayvani hâkimdir. Bu durumda kişinin seyretmesi için insanlık sıfatı gerekmektedir; o da Nefs-i Mutmainne‘dir.”

Bu seyrin gerçekleşmesinde, Mutmainne’ye gelmenin lüzumu şudur; İnsanın bir yaradılış biçimi vardır ki, buna “HİLKAT” tabir edilir. Ayette geçtiği üzere; “Biz insanı en güzel bir kıvamda yarattık” (Tıyn/5) Bunun gibi ayetler, insanın anne karnında tavırdan tavra geçerek, en güzel bir suret ve biçimde yaratıldığını ortaya koyar ki, insanın yaradılışının mükemmelliğini belirtir. “Andolsun ki biz Âdemoğullarını üstün bir izzet ve şerefe mazhar kılmışızdır.” (İsra: 70) Bu ayette insanın diğer bütün varlıklardan üstün kılındığını belirtmektedir. Bu da insanın huy ve ahlak yönünden yaratılışını belirtir ki, buna da “HULÜK” yani ahlak denilir.

İnsan ahlak yönüyle diğer varlıklardan farklılık arz eder. Ahlak bakımından çirkin tabiata sahip olan kimseler, vahşi hayvanları temsil ederler. Bu bakımdan ‘Sureta Âdem görünüp, manada hayvan yürüme’ denmesi bunu anlatmaktadır. Mutmainne mertebesine erişmeyen kimse, görünüş itibarı ile insandır ama ahlak yönüyle insanlık mertebesine ulaşmış değildir. Mutmainne’ye ulaşmayan nefis ise, Seyr-i Sülûk’e müsait değildir. Bundan sonra Üstadımız Seyr-i Sülûk’ün kısımlarına geçmektedir. Bu Seyahatin iki şekilde oluştuğuna işaret etmektedir;

“Seyr-i Sülûk yapılırken, irşada yetkili bulunan Mürşid-i Kamiller’den bazıları, müridlerine ruh yönünden sülûk gösterirler.”

Tarikat-ı Aliyye‘de iki ayrı terbiye usulü tatbik edilir. Bunlardan birisi ‘Nefsi Tezkiye’ usulü ve diğeri de ‘Kalbi Tasfiye’ usulüdür. Nakşibendiyye yolunun öncüleri, müritlerini Kalbi Tasfiye metodu ile terbiye ederler. Ve onlarda kalbin inkişafı, Hakkın nurlarının çeşitli renklerde kalbe yansıması sureti ile olur. Bu yolun öncüleri rüya gibi hallere pek fazla itibar etmeyip, kalbin nur ile inkişaf etmesine önem verirler. Kadiriyye yolunun öncüleri de müritlerini Nefsi Tezkiye metodu ile terbiye ederler. Onlarda da kalbin inkişafı, Hakkın nurlarının şeklen belirmesi sureti ile olur. Buna ‘HAL’denilir. Yahut sadık rüya tarzında da olabilir. Bunlar da haller ve rüyaların işareti ile hareket ederler. Tasavvuf ekolünde Nakşibendi’ye yolu, ‘Hafi Zikir’ usulünü yürüten Tarikatları temsil eder. Kadiriyye yolu da ‘Cehri Zikir’ usulünü yürüten Tarikatları temsil eder.

Ruh yönünden, yani Kalbi Tasfiye metodu ile müridi terbiye edenlerde, Salik şeyhinin izni ile kıbleye döner ve iki dizi üstüne oturur. Kendisine tarif edilen tefekkür çeşitlerinden birisi ile rabıtasını kurar, tövbe eder ve Salât-ü selam getirir. Bu sırada bütün isteklerden uzak olur ve dilini damağına yapıştırıp, dişlerini birbiri üzerine koyar. Gözlerini yumarak, bütün azalarını hareketten men eder ve bütün kuvvetlerinin hükümlerini tatil etmeye çalışarak, Üstadının ruhaniyetinden yardım ister. Bu sırada sol memenin iki parmak altında çam fıstığı kozalağı şeklinde kalp üzerine yazılmış İsm-i Celal görür gibi düşünerek, sayılı olan İsm-i Celali çeker. Bu anda öyle olur ki, artık kendinden ve Allah’tan başka her şeyden nisyan (unutkanlık) hâsıl olup: “Unuttuğun zaman Allah’ı zikret” (Kehf / 24) ayetinin sırrı zuhur eder.

Ehli Tarik, çağlar boyu bu usul ve metotla pek çok kâmil insan yetiştirmiştir. İnsanı çepeçevre kuşatan bütün olumsuz etkilerin alanından kişiyi çekip ayırmak, ancak böyle bir eğitim ve terbiye ile mümkündür. Onların terbiyesine girildiği takdirde, bu sonuca ulaşmak mümkündür. Nitekim Hace Muhammed Bahauddin Nakşibendî (ks) der ki:

“Bizim irademiz gerçek iradedir. Eğer dilersek, müridi cezbe yolu ile meşgul ederiz. Dilersek onu Sülûk yoluna sevk ederiz. Mürşid, keskin ve mütehassıs bir doktor gibidir. Öyle bir çeşit ilaç verir ki, hastanın durumuna uyar ve kendisine iyilik müyesser olur.”

Evet. Buradan anlaşılan odur ki, mürşidin özel terbiyesinde kalan mürid, Üstadın verdiği talimatlara uyduğu ölçüde, Hakkın yardımını üzerinde bulur demektir. Bu yardım kalbin fethi hakkındadır. Ki buna “İNŞİRAH”denilir. Yani müridin kalbinin kilidi açılarak, orada Hakkın nurlarını müşahede etmeye başlar. Kalbin bir kısım menzilleri vardır ki, onlar sayesinde keşif bilgisine ulaşılır. Kişinin belli bir manevi disiplin içerisinde yaşaması halinde, kalbine doğan birtakım varidatlar, onu belli konularda bilgi sahibi yapar. Bu da “HAVATIR” olarak isimlendirilir.

Tasavvuf ehli buyururlar ki: İnsan vücudunda bir kısım Letaifler vardır ki, bunlar kalbin manevi alıcılarıdırlar. Müşahede yoluyla Kalbe gelen keşfe ait bilgiler, bu yollarla kalpte sadeleşir. Bu Letaifler Kalbin birer menzilleridir ki, evveli Kalptir. Kalp, sol memenin iki parmak aşağısında bulunan ve çam kozalağı gibi olan et parçasına isim olmuştur. Hemen sağ memenin yine iki parmak altında “Ruh” tabir edilen ikinci Letaif vardır. Sol memenin iki parmak yukarısında ise üçüncü Letaif olan “Sır” vardır. Onun hizasında sağ memenin üst kısmında dördüncü Letaif olan “Hafi” vardır. İki meme arasında ise beşinci Letaif olan “Ahfa” vardır. İki kaş arasında da altıncı Letaif olan “Letaif-i Nefs” vardır. Yedinci Letaif olan “Letaif-i Kül” ise, bedenin tamamında mevcut bulunur.

Hak Teâlâ Emir âleminden olan bu Letaifleri Hz. Âdem (as)’ın heykeli oluştuktan sonra “Kün” yani “Ol” emri ile meydana getirmiş ve bunları cesede olan ilgi ve aşkları dolayısıyla yerlerine koymuştur. İşbu Letaiflerin insana verilmesinin sebebi nedir? Denilecek olursa: “İnsanın ayağı yerde dolaĢırken, kalbinin Allah’ın Arş’ını müşahede edebilecek şekilde ulvi makamlarla irtibat kurması içindir.” Daha başka izahlar da getirilebilir.

İmam-ı Rabbani ve yolunda bulunanlar, bu Letaiflerin ilk beş tanesinin Emir Âlemi tabir ettikleri kısımdan olduğunu söylemişler ve bu Letaiflerin yaratık olmayıp, Allah Teâlâ’nın: “Ben Âdem‟e Ruh nefhettim” (Hicr/29) buyurduğu Ruh ile alakası bulunduğunu belirtmişlerdir. Bediüzzaman Said Nursi (rh.a)‘de İnsanda bu Letaiflerden başka Letaiflerin de olduğunu belirtmiştir. Halkın vicdan, sinir, his, akıl, heva, şehvet ve öfke tabir ettikleri başka letaifler de vardır, diyerek, Letaiflerin adedinin belli sayıyla sınırlandırılmayacağını ortaya koymaktadır.

Ancak, Üstadımız (ks) bu hususta Mehmed Şemsüddin Nakşibendi Hazretlerinin açıklamalarını daha faydalı bulur ve O zâtın Miftahu‘l-Kulub adlı eserine daha çok itimat ederdi. Bu vesile ile bu bölümde anlattıkları, kısmen bu Kitabın ve diğer kısmı da kendi kanaatleri bulunmaktadır. Üstadımız bu kanaatlerini Miftahu‘l-Kulub‘dan özetleyerek şöyle ifade ederler:

“Salik bu suretle zikre devam ederek kalbinde gerçekleri bulur ve bilirse, kalp asıl sıfatına dönerek, akik renginde, saf kırmızı olan kalbin nuru zuhur eder. Kalp asıl sıfatına dönünce, derviş mürşidinin izni ile ruha nakledilir.”

Bütün bu seyir ve hareketlerde Mürşidin rolü çok önemlidir. Tabii ki müridin teslimiyet ve iradesi de o şekilde önemlidir. Denilir ki: “Bu durumda mürid Üstadına karşı, ölü yıkayıcının elindeki ölü gibi teslim olmalıdır.” Çünkü Hz. Ömer (ra)’e Rasulullah (sav) Efendimiz: ‘Beni ne kadar sevmektesin? ‘Diye sorunca, Hz. Ömer: ‘Seni annemden, babamdan, nefsim müstesna her şeyden çok severim’ demişti. Bunun üzerine Rasulullah (sav): ‘Olmadı ey Ömer! Beni nefsinden de çok sevmelisin’ buyurdular. Hz. Ömer: ‘Seni şimdi nefsimden de çok sevdim ya Resulallah!’ deyince, Rasulullah (sav): ‘İşte şimdi oldu ey Ömer’ buyurdular. Hz. Ömer’in imanı bu sayede kemal bulmuştur. Bu sebeple Tasavvufta Mürşid ile mürid arasındaki alakaya bu olay örnek gösterilir.

Mürşid ile mürid arasındaki bu sıkı alaka neticesinde, Allah’ın yardımı ile mürid, kalbinde Tevhid’in izlerini bulur. Kalben Allah’a tam bir yöneliş gerçekleşir. İmanın dallarından olan bir kısım mertebeler, artık müşahede halinde o kalpte tezahür eder. Tıpkı paslanmış bir demirin ateşe girdiğinde, aslı ortaya çıktığı gibi, kalbin de safiyeti böylece ortaya çıkar. Bundan sonra buyurdular ki:

Ruh, sağ memenin altında, iki parmak aşağısındadır. Yukarıda da belirtildiği gibi, aralıksız ve adet edindiği kadar teveccühte bulunmalı. Ondan önce kalbi zikri olan sayılı “İsm-i Celal” i kalbe vermeli sonra da rabıtasını bozmadan sağ meme altında bulunan ruha yine ‘İsm-i Celal’ vermelidir. Tabi bu kalbe ve ruha okuyacağı ‘İsm-i Celal’ in sayısını ancak Mürşid-i Kâmil verir. Ruhun nuru açık sarı renktedir, belirgindir. Bu suretle devam olunursa, ruhun asıl sıfatı ortaya çıkar. Ruhun nuru tasfiye olunca yine mürşidin izni ile derviş sırra nakledilir.

Kalp, asli özelliğine kavuştuktan sonra, Ruh’ un faaliyete geçmesini sağlamak için, belirtilen tefekkür ve teveccühe devamlı olunarak, vird olarak verilen İsm-i Celal zikrine devam edilir. İsm-i Celal zikri, ALLAH’ismini okumaktır. Sağ memenin altında bulunan Ruh‘a bu ALLAH zikrini gıda olarak verince, açık sarı renkte belirgin bir nur sağ göğsü kaplar. Buna devamlılık halinde Ruh‘ta meydana gelen inkişaf, Salik‘in Yakin’ini artırarak, gözünün önünden perdeleri kaldırır. İşte bu sayede Ruh’un asliyeti belirir. Bütün bu hallerde Mürid, durumundan Mürşidini haberdar etmelidir.

Sır, sol memenin üzerinde ve iki parmak yukarıdadır. Sırrın nuru beyazdır. Yukarıda anlatıldığı gibi teveccüh üzere sayılı ismi celali kalbe, diğer sayılı ismi celali ruha, diğer sayılı ismi celali de sırra nazır olarak okur. Sırda da gerçekler bulunup bilinince sırda asıl sıfatına döneceğinden, bu durum oluncaya kadar devam etmeli, belirince üstadına anlatmalı, mürşidi de onu Hafiye nakletmelidir.

Ruh ‘un menzillerinden birisine de “Sır”tabir olunur. Bu Sırrın menzili Kalbin menzilinin üst kısmındadır. Salik, kendisine verilen İsm-i Celal zikrini bu Sır menziline sevk eder. Böylece Sırrın hakikati zuhur eder ki, sol göğsü beyaz bir nur kaplar. Bir kısım manevi keşifler belirmeye başlar. Evvelce de belirtildiği gibi, bu manevi keşifler birer hakikat bilgisi elde etmek için tavsiye edilmiş ve tecrübe ile netice alınmış bilgilerdir. Mürid bu belirtilerden sonra yaşadığı halleri ve gördüğü nurları Üstadına anlatır.

Hafi‘nin yeri de, sağ meme üzerinde ve iki parmak yukarıdadır. Nuru da zümrüt yeşil renktedir. Derviş alışık olduğu teveccühle KALBİN, RUHUN, SIRRIN İVeledsm-i Celallerini eda ettikten sonra sayılı olan ismi celali de HAFİ ‘nin yeri olan sağ memenin iki parmak üstüne okur. Hafi‘nin nurunun zuhur ederek asıl rengine dönmesinden sonra, mürşidinin izni ile ‘Ahfa’ ya geçer.

Ruh‘un bir başka menzili de ‘Hafi’ tabir olunan menzilidir. Bunun menzili de sağ göğsün üzerindedir. Salik, Üstadı tarafından kendisine tevdi edilen belli zikri usule uygun şekilde okur. Bu defa sağ göğsünün yeşil renkte bir nur ile kuşatıldığını hisseder. Bu renklerin iç âleminde belirmesi, bu menzile ulaştığına bir alamet sayıldığı için, mutlaka bu durumdan Üstadının haberdar olması gerekir ki, o da bir diğer mertebeye nakletsin. Böylece Mürşid, müridini bir başka formül ile yönlendirerek, Ahfa menziline nakleder.

Böylece salik teveccühünü bozmaksızın KALBİN, RUHUN, SIRRIN, HAFİNİN hakları olan İsm-i Celalleri okuduktan sonra, sayılı olan İsm-i Celali de Ahfa‘ya okur. Ahfa’nın yeri, iki meme ortasındadır. Nuru ya çok beyaz veya çok siyah zuhur eder. Hangisi zuhur ederse etsin Ahfa da asıl sıfatına dönmüştür. Salik bundan sonra mürşidinin icazeti ile zikrini “LETAİF-İ NEFSE” yapar.

Emir âleminden olan Ruh‘un bu menziline ‘Ahfa’ tabir olunur ki, iki göğsün ortasına yerleşmiştir. Evvelce de belirttiğimiz gibi, Hak Teâlâ Emir âleminden olan bu Letaifleri Hz. Âdem (as)‘ın heykeli oluştuktan sonra ‘Kün’ yani ‘Ol’ emri ile meydana getirmiş ve bunları cesede olan ilgi ve aşkları dolayısıyla yerlerine koymuştur. Ahfa menzili, sayılan bu menzillerin en üstündedir ki, makam itibarı ile Arşın üstündedir. Bu bakımdan Allah’ın zikri için bir araya gelen insanlara Meleklerin gelip de, onları çepeçevre kuşatıp, üzerlerine inen rahmetle etraflarında dönmeleri, “İnsanın ayağı ile yerde yürüyen ve kalbi ile de Arşı tavaf eden” bir özelliği bulunmasından dolayıdır.

Ahfa mertebesinde verilen zikirlerin okunması ile göğsün tamamını kaplayan İlahi nur, kimi zaman çok beyaz ve parlak bir şekilde olabildiği gibi, kimi zaman da siyah bir nur şeklinde de tezahür edebilir. Her ikisi de bu makamın tezahür şeklidir. Yahut herkesin hali bir başkasına göre değişkenlik arz ettiği için, kimine göre beyaz nur şeklinde, kimine göre de siyah nur şeklinde olması muhtemeldir. Bundan sonra Ahfa mertebesi asliyetine kavuşur ki, Mürşid Efendi müridini bir başka menzile intikal ettirir. O da Letaif-i Nefs‘tir.

Letaif-i nefs‘in yeri, iki kaş ortasındadır. Zakir aynı usule devam ederek sırası ile kalp, ruh, sır, hafi, ahfa’ya ism-i celalleri okuduktan sonra, letaif-i nefse de sayılı ism-i celali okur. O da asıl sıfatına dönünce yine izin ve icazetle Letaif-i Kül’le geçilir.

Letaif-i Nefs Ruh‘un altıncı menzilidir. Salik, zikriyle meşgul olurken vücudunun üst ön kısmı, bahsedilen nurlar ile aydınlanır. Nurdan bir abide haline gelir. Ta ki bu hal kendisine bir makam oluncaya kadar. Bundan sonra ise Mürşidinin telkini ile en son Letaif olan Letaif-i Kül’e intikal edilir.

Letaif-i Küllün yeri, perçem üzerinde nurdan bir İsm-i Celal yazılmış bulunduğu farz olunur. Alışılan teveccühle kalbin, ruhun, sırrın, hafinin, ahfanın, letaif-i nefsin İsm-i Celalleri okunduktan sonra, sayılı İsm-i Celal de Letaif-i Kül için, kendisini bir aynada görür gibi baştan ayağa bütün azasına nazır olduğu halde okur.

Ruhun son menzili olarak kabul edilen Letaif-i Kül, bütün zikrolunan Letaiflerin hepsinin üzerini kaplayan bir şemsiye hükmündedir. Ve bedenin bütün azalarına nüfuzu vardır. Bu bakımdan tarif edildiği şekil üzere hareket edildiği zaman, maksat hâsıl olur.

Bu Ģekilde devam ederse, yakın bir zamanda, Allah’ın ihsanlarına mahzar olur. Bütün azaları İsm-i Celali sürer, hareketini duyar, bedeninin hangi parçası ile olursa olsun zikreder ve ten kulağı ile seslerini işitir. İşte ruh yolu ile Seyr-i Sülûk bu şekilde olmaktadır.

Buraya kadar zikirlerin tesiri ve müridin gayreti ile Mürşidin alakası neticesinde Ruh arınıp tertemiz olmuş olur. Artık vücut müridin emrine teslim olmuş, nefis de İslam’a girmiştir. Esas gaye olan “İnsan-ı Kâmil” mertebesi gerçekleşmiş demektir. Bu İnsan-ı Kâmil ki; eşyanın hakikatine erişmiş, mahlûkatın tesbihini işitecek kıvama ermiş kimsedir. Nefsin çirkin vasıfları güzel ahlaka tebdil olunmuştur. Ruh yolu ile Seyr-i Sülûk bu şekilde gerçekleşir.

Üstadımız Abdullah Baba Hz.leri bundan sonra ‘Nefsi Tezkiye’ metodu ile yapılan Seyr-i Sülûk hakkında malumat vermektedir. Bu yolun öncüleri, insanda yedi ruh letaifine karşılık, yedi tane de nefis meratipleri bulunduğunu belirtmişlerdir. Bu metotla hareket eden Salik, nefsinin çirkin sıfatları ile mücahede ederek, Seyr-i Sülûke elverişli hale gelmeye gayret eder. Burada uzuvları günahtan, kalbini de Allah’tan başka şeylerden korumaya çalışır. Her bir mertebenin belli zikirleri vardır ki, bunlar Salikin Seyrini kolaylaştırmak içindir. Tıpkı bunun gibi belli riyazetler de tatbik edilerek, Tasavvufta gaye olan ‘İnsan-ı Kâmil’ mertebesine ulaşılır. Üstadımız bizatihi kendi Seyr-i Sülûkünden de zaman zaman bahseder ve nefis meratiplerini aşarak, Rabbine nasıl vuslat ettiğinden de bizleri haberdar ederdi. Bu bakımdan, nefis meratiplerini aşarak, Seyr-i Sülûk yapmış Kamil bir Üstadın tecrübeleri ile hazırlanan bu risalenin, Hakka aşina olmuş bendelere, bir kılavuz niteliği arzedeceğini umarız.

Üstadımız buyurdu ki:

“Nefis yönünden Seyr-i Sülûk de; Nefsi Emmare, Nefsi Levvame, Nefsi Mülhime, Nefsi Mutmainne, Nefsi Radiyye, Nefsi Merdiyye, Nefsi Safiyye, olarak belirlenmiştir.”

Tasavvuf erbabı, nefsin bütün mertebelerini Kur’an-ı Kerimden büyük bir ihtisasla tespitini sağlamışlar ve bu isimleri de Kur’an’ın orijinal ifadeleri olarak kullanmışlardır. Nefsin ilk mertebesine ‘Emare’denilmesi, Nefsin ‘emredicilik’ vasfı bulunduğunu ortaya koymaktadır. İlgili ayette ise, Nefsin kötülüğü emredici olduğu belirtilmektedir. İkinci mertebede ise; ‘Levvame’diye isimlenmiştir ki, ilgili ayette: ‘Kendisini kınayan’manasına gelmektedir. Bu mertebede Nefis, kendisini, amellerini ve içinde bulunduğu durumları kınar ve kişi bu mertebede daima kendisini hiç olarak görmeye başlar. Üçüncü mertebede ‘Mülhime’diye isimlenir ki, ilgili ayette: ‘İlham olunan’manasınadır. Nefis burada kalbe gelen bir kısım duyguların kaynağına doğru inmeye başlar. Kalbe gelen duyguların şeytan veya melekten gelen duygular olabileceğini ayırt etmeye başlar. Dördüncü mertebede ise; ‘Mutmaine’diye isimlenir ki, ilgili ayette: ‘Tatmin olmuş, huzura ermiş’diye belirtilir. Beşinci mertebede ‘Radiyye’diye isimlenir ki; ilgili ayette: ‘Razı olmuş’manasınadır. Bundan kasıt, Salik Allah’ın hükümlerinden ancak bu mertebede razı olur. Bu sebeple nefis bu şekilde isimlenir. Altıncı mertebede ‘Merdiyye’diye isimlenir ki, ilgili ayette: ‘Razı olunmuş’manasınadır. Salik bu makamda Rabbinden gelen her şeye tahammül ederek, ‘O‘nun razı olması, her şeyin üstündedir’ diye hareket eder. Yedinci mertebede ‘Safiye’diye isimlenmesi, artık Tezkiye olmuş, Arınmış manasına gelir ki, ilgili ayette: ‘Zekiye’diye isimlenir. Üstadımız bu mertebelerin hangi usul ve metodla geçileceği noktasında pratik ve özlü olarak şunları anlatmaktadır:

Nefsi yönden Seyr-i Sülûk yapan Salik, hayvansal gıdaları yemez. Sebze ve meyvelerle ihtiyacını giderir, on bir lokma ile iktifa eder ve oruç tutar. Şeyhinin vermiş olduğu esmalarla zikrullaha başlar ve hemen rabıtasında şeyhini görür. Daha sonra Rasulullah (sav) Efendimizi görür.”

Ehlullahın Saliki tabi tuttukları bu diyet rejimi, ilk bakışta insanı ürkütecek bir mahiyet arzeder. Fakat ehli için bunların bir zorluğu söz konusu değildir.

Nitekim Üstadımız buyururdu ki:

“Seyr-i Sülûk‘te veya İtikâf ‘ta takdir edilen bu azıcık yiyecek miktarı, Çile veya İtikâf müddetince hem yeter ve hem de artar. Çünkü insan zikrin harareti ile doyuma ulaşıyor ve bedene ağırlık yapacak gıdalara ihtiyaç hissetmiyor” derdi. Bununla hafif gıdalar sayesinde uyku düzenini disiplin altına almak ve hayvansal gıdaların sağladığı şehevi duygu ve istekleri frenlemektir esas gaye.

Hafif gıdalarla beslenen vücut, zikrin tesiri ile kalp nurlanarak, kalbin içinden kişinin kendi yapısında, sanki minyatür misali küçük bir varlık çıkar ve aynı esmaları onunla birlikte okur. Buna: “VELED-İ KALB”denir. Bu duruma gelen bir mürid, kalbinin daima ‘ALLAH, ALLAH’ diye zikrettiğini duyar. Pek çok hakikat ehli kardeşlerimizden bu durumu işitmiştir. Kalp bu hale erdikten sonra, Üstadının cismani varlığı ruhani bir şekilde zuhur eder. Artık Üstadı da kendisi ile birlikte zikreder bir halde bulunur. Bu beraberliği elde ettikten sonra, Salik iç huzuru ve ruhi bir disiplin içerisine girer. Bu ruhi disiplin neticesinde Salik, Üstadının aracılığı ile Âlemlerin Efendisi (sav) Efendimizin ruhaniyeti ile buluşur. İşte Üstadın gerekli oluşu bunun içindir.

“Zikre devam ettikten sonra şeyhi, bu dervişini dünyamızdan alır.1.kat semaya çıkartır, Her kata yükseldikçe melaike-i kiramın sayıları onar kat artar.”

Müridini bu kıvama erdiren bir şeyh, artık Rasulullah (sav) Efendimizin Cebrail

(as)’ın kılavuzluğunda, Mescid-i Haram‘dan Mescid-i Aksa‘ya ve oradan da yedi gök tabakalarını ve daha ilerisini seyrettirdiği gibi, müridini bir nevi miraç ettirir. Daha önce de belirtildiği gibi, Rasulullah (sav)‘in miracı özel bir keyfiyettir. Sülûk ehlinin miracı ise, kişinin durumuna göre değişkenlik arz eder. Mürid kaldığı hücresinde bedenini bir nevi hapseder, ama ruhunu Üstadının ruhuna merbut kılar, yani teslim eder. Böylece âlemi temaşa etmeye başlar. Seyri öyle bir duruma gelir ki, artık dünya ve içindekiler geride kalır. Gök tabakalarına vardıkça görür ki, her kat Meleklerle doludur ve Allah’ı tesbihle meşguldürler. Mevlid-i şerif müellifinin dediği gibi:

Kimi tehlilü kimi tahmid okur.

Kimi tesbihü kimi temcid okur.

Kimi kıyamda kimi kılmış ruku.

Kimi Hakka secde kılmış bahuşu.

Kimisini aşk-ı Hak almış durur,

Valihü hayranü mest kalmış durur.

Salik bütün bunları seyrinde müşahede eder. Her ulaştığı makamlarda görür ki, meleklerin sayısı alt kattakilerden onar kat fazladır ve o âlem de alttaki âlemden bir o kadar büyük ve geniştir. Kur’an-ı Kerim’in ifadesine göre, âlem daima genişlemektedir. “Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve biz onu elbette genişleticiyiz” (Zariyat /47) buyurulması bunu anlatmaktadır. O zaman buralarda mevcut bulunan meleklerin sayısal değerini takdir etmek bize göre güç olur. Ancak Üstadımız, her katta bulunan meleklerin sayısının onar kat fazla olduğunu belirtmiştir. Bundan sonra ise, bu tabakaların renklerini ve Üstadın bu esnadaki fonksiyonunu tarif etmek üzere buyurur ki:

“Birinci tabaka olan ay mesabesine kadar beyaz nur, ikinci tabaka sarı nur, üçüncü tabaka kırmızı nur, dördüncü tabaka mor nur, beşinci tabaka turuncu nur, altıncı tabaka mavi nur ve yedinci tabaka siyah nurdur.

Birinci tabaka olan dünyamız ve Ay arası, Ay ile Merih yıldızı arası, Merih ile Çobanyıldızı arası, Çobanyıldızı ile Güneş arası, Güneşten sonra Samanyolu, Saman yolundan sonra ise siyah nura kadar şeyhi götürür. Siyah nura geldiğinde esmasını söyler, ondan sonra da Rabbisine kavuşturur. Cenab-ı Zülcelâl Hazretlerinin zâtında değil, sıfatlarında fani olur. Nasıl ki, bir televizyona anteni iyi bir şekilde kurmaz, frekans ayarını iyi yapamazsan karlama olur, biraz daha ayarlarsın, görüntü gelir, biraz daha ayarlarsan netleşir. Bunun gibi Allah-u Teâlâ Hazretlerinin sıfatlarında fani olur, bütün kâinatta kendisini görür.”

Mürşid olan zâtın, müridi üzerindeki en mühim tasarrufu, müridinin vuslat edeceği İlahi Esmayı bilip, o şifreyi müridine öğretmesidir. Müridin kabiliyeti hangi esmaya müsaitse veya vuslatı hangi Esma ile olacaksa, onu tespit edip, usulünü de müridine öğreterek, en kalıcı eser olan ‘İnsan-ı Kâmil ‘in vücuduna vesile olmuş olur. Allah’a vuslat edebilen bu ‘İnsan-ı Kamil’ artık, Allah Teâlâ’nın sıfatları ile sıfatlanmış, ahlakı ile de ahlaklanmıştır. Sahip olduğu İman sayesinde Marifetullah‘a, takvası ile de üstün ahlaka ulaştığı için, hiçbir korku ve endişe taşımaksızın, Allah Teâlâ‘nın dostluk ve himayesini elde etmiş olur. Hak Teâlâ buyurur ki:

“Haberiniz olsun ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur ve onlar üzülmeyecekler de. Onlar, iman edip de takvaya ulaşmış kimselerdir” (Yunus/62,63) İşte böylece Allah‘ın muradı olan İnsan-ı Kamil yetişir.

Bir de Allah’ın zatını kavramak beşer için mümkün olmadığı için, buradaki beraberlik, kavuşma, yakınlık, Allah Teâlâ’nın kuluna olan hitabı ve sair haller, Allah’ın Zatı itibarı ile değil, sıfatları itibarı iledir. Dolayısıyla bu Seyr-i Sefer ancak O’nun sıfatlarına yakınlık elde etme arzusuna matuftur. Allah’ın zatını bu gibi şeylerden tenzih ederiz!

Devamında Üstadımız Buyurdular ki:

“Nefsi yönden seyr-i sülûk da bu şekilde yapılır. Seyr-i Sülûkünü ilk tamamlayan, miraca çıktığı için Rasulullah (sav) Hazretleridir. Allah’ü Teâlâ Hz.leri ile beraber hem bedenen, hem de kalp gözü ile görüşmüştür.”

Üstadımız Rasulullah (sav)’in de Seyr-i Sülûkünden bahsediyor. Bu, Peygamberlik mertebesi ile alakalı olan bir husus değil de Velayetle alakalı bir husustur. Zira Peygamberlerin makamı, Veliler gibi çalışmakla elde edilmez. Ancak Peygamberler Velayet mertebesi üzere çalışarak tekâmül etmek durumundadırlar. Ve onların Velayetleri daha kapsamlıdır. Veli zatların Velayette varacakları en son mertebe, Nebi zatların Velayetinin bağlanıcıdır. Nebi zatların da Velayette varacakları en son mertebe, Resul olan zatların Velayetinin başlangıcıdır. Resullerin ise Velayette varacakları en son mertebe, Rasulullah (sav) Efendimizin Velayetinin ilk başlangıcıdır. O’nun Velayetinin ise sonu ‘Makam-ı Mahmud’ dur. Allah O’na salât ve selam eylesin.

Bir diğer mesele de Velayette Seyr-i Sülûkün tamamlanmasından sonra, kemal devresi tamamlanmış denilemez. Seyr-i Sülûkün tamamlanması, bir sonraki kemal mertebesine atılan bir adımdan ibarettir. Nasıl ki her şeyin bir başlangıcı, orta mertebesi ve zirvesi söz konusu ise, bu da öyledir. Ancak kastımız Rasulullah (sav)’in kemalini tavsif etmek değil. Rasulullah (sav) Efendimizin Miraç mucizeleri ile bir anlamda Seyr-i Sülûk yapmış olması, Ehl-i Tarik katında bu kapının gelecek nesillere açılmasına bir zemindir. Zira O’nun miracı ile Ümmeti içerisinde o kemal mertebelere ulaşacak kimselere bir yol açılmış olmaktadır. Çünkü Hak Teâlâ Nurunu mutlaka tamamlayacaktır! Belki başka hikmetler de zikredilebilir.

Bir diğer mesele de Rasulullah (sav)’in Miracı esnasında Hak Teâlâ ile görüşmesidir. Bu meselede âlimlerin ihtilafı açıktır. Ancak, Üstadımız Ehl-i Sünnetin görüşlerini tasdik etmektedir. Miraç birkaç defa vuku bulmuş, ancak cesetle ruh bütünlüğü içerisinde bir kere vaki olmuş, Hak Teâlâ ile karşılıklı görüşmeleri bunda olmuştur. Ehl-i Sünnet bilginleri derler ki: Eğer Allah Resulü (sav) bunları rüyada veya ruhen yaşadım, deseydi, Müşriklerin itirazına ve bir kısım gafil Müslümanların da dinden dönmelerine gerek kalmazdı. Çünkü bu gibi şeylerin rüyada ve ruhen yaşanmasında bir engel yoktur. Şu hâlde Allah Teâlâ’nın, Resulü ile keyfiyetini bizim bilemeyeceğimiz ölçüde görüşüp konuşması Haktır! Hem bu haberler sahih haberlerle de sabittir. Bundan başka Rasulullah (sav)’in ruhani olarak ve rüyada nice kereler miracı vuku bulmuştur. Sahih hadisler bunu teyit etmektedir. Bundan sonra Miraçtaki hadiselerden bahsetmek üzere buyurdu ki:

Peygamber Efendimiz (sav):

Ya Rabbi benim ümmetimin hali ne olacak?” dediği zaman, Cenab-ı Zülcelâl Hazretleri:

“Ya Habibim Ahmed, Resulüm Muhammed! Senin ümmetinin Seyr-i Sülûkü ve Miracı, kılmış olduğu beş vakit namazdır” buyurmuştur.

Bilindiği gibi beş vakit namaz miraç gecesi farz kılınmıştır. Bu itibarla Namaz, Rahmanın gökten inen Rahmet sofrasıdır. Bu sofrada Salik için, Rahman olan Allah’ın Cemali ile müşerref olmak vardır. Salik, namaz esnasında Seyr-i Sülûkün küçük bir cüz’ünü kat eder. Kimisi için o esnada elde edilen manevi lezzet karşılığında, cihan dolusu servet feda edilse azdır ve o lezzetin bir anlık vechini kalem yazmaya ve dil anlatmaya muktedir olamaz. Bu sebeple hadis-i şerifte Rasulullah (sav) Efendimiz: “Namaz, mü’minin miracıdır” buyurdular. Üstadımız bundan sonra Allah’a nasıl yakın olunacağı yolunda açıklamada bulunuyor ve buyuruyor ki:

Kul, Allah-u Teâlâ Hazretlerine farz ibadetler ile yaklaşır ve daha sonra nafile ibadetlere devam eder, Allah’ın (cc) kuluna, kulunda Allah’a (cc) karşı muhabbeti hâsıl olur ve Allah-u Teâlâ Hazretleri o kulunu sever.”

Evet, Efendimiz bir Kudsi Hadis’in manasına işaret ederek, Allah katında kulun makbuliyeti, farzları eda etmesine, sevgiye layık görülmesi de nafileleri eda etmesine bağlı kılındığını belirtiyor. Daha sonra ise, Hz. Ebubekir-i (ra) Efendimizin Seyr-i Sülûküne işaret etmiş olmaktadır:

“Peygamber (sav) Efendimizden sonra seyr-i sülûkunu ilk tamamlayan sahabe Ebubekir-i Sıddık (ra) Hazretleridir.

O mübarek:

“Ya Rasulullah, nereye baksam sizi görüyorum, hanımımın yanına yaklaşamaz oldum, diğer yerlere gidemiyorum, kalbim devamlı Allah’ı (cc) zikrediyor, basiretim seninle beraber Ya Rasulullah” deyince,

Peygamber (sav) Hazretleri:

“Ya Ebubekir! Korkma, bu halin çok güzeldir” diyor ve ona çekmesi için Esma veriyor. Burada Peygamber (sav) Hazretlerinde fani olduğunu işaret ediyor. Aradan bir müddet geçtikten sonra öyle bir aşka geliyor ki:

“Ya Rabbi ne olur, benim vücudumu öyle büyük, öyle genişlet ki, 7 kat cehennemi doldursun, Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhü ve Resulühü” diyen Ümmet-i Muhammed ‘e yer kalmasın. Onlar yanmasın da ben yanayım” diyor. İşte bu da Allah Teâlâ Hazretlerinde fani olduğunun, seyr-i sülûk yaptığının işaretidir.”

Rasulullah (sav) Efendimiz: “Allah Teâlâ benim kalbime neyi koymuşsa, ben de onu Ebubekir’in kalbine boşalttım” buyurmuştur. Bu gibi bir kısım hadislerde Hz. Ebubekir (ra)’in üstünlüğü belirtilir ki, Ehl-i Sünnetten kimse bunları red etmemiştir. Rasulullah (sav)’in kalbinden dökülen şeyler, kimin kalbini ihya etmez ki, Ebubekir (ra)’in kalbinde böyle inkişaflar meydana getirmesin! Hulasa; Hz. Ebubekir (ra) Efendimiz böyle şerefi yüksek bir zât olup, bu ümmetin her hususta ilkidir. Rasulullah (sav)’den sonra ilk örnek alınacak modeldir. Bu bakımdan, Üstadımızın belirttiği noktalar, onun tarafından tespit edilmiş inceliklerdir. Bundan sonra Hz. Ömer (ra)’den bahsederek buyurdular ki:

“Bir başka Sahabe Ömer ibn-i Hattab (ra) Hazretleri de, İran’a sefer için göndermiş olduğu Sare komutasındaki orduya, dört bin kilometre uzaklıktan, onları çember altına alan Mecusilerden kurtarmak amacıyla: ‘Ya Sare, Cebele, Cebele’ diye manen telkinde bulunuyor. Hutbe okuyan Hz. Ömer, Sare komutanı basiret gözü ile görüyor ve O’da basiret lisanı ile işitiyor. Yanında bulunan askerler de: ‘Lebbeyk, Ya Emir-el Mü‘minin’ deyip Cebele yani dağa doğru çekiliyorlar ve zaferi kazanıyorlar. Bu olayda, Ömer ibn-i Hattab Hazretlerinin Seyr-i Sülûkünü tamamladığının işaretidir.”

Hz. Ömer (ra) Sariye adında bir komutanı askerin başına tayin ederek Nihavend şehrinin fethi için görevlendirir. Medine ile Nihavend‘in arası o günkü şartlarda iki aylık yoldur. Hz. Ömer uzun zaman ordunun durumundan haber alamamış ve bayağı endişe etmekte idi. Bir cuma günü hutbe okurken: “Ey Sariye, dağa çık, dağa” diye bağırmıştı. Hz. Ali (ra) bugünün tarihini kaydetmiş ve bir müddet sonra Medine’ye gelen elçiye bu hadise sorulmuştu. Elçi şöyle cevap verdi: “Cuma günü savaşa başlamıştık. Düşman da arkamızdaki dağa tırmanmaya ve bizi arkadan vurmaya teşebbüs etmiş. Bu esnada: ‘Ey Sariye, dağa çık, dağa’ diye bir ses işittik. Ve hemen dağa çıktık. Böylece düşmanları mağlup ettik. Bu ses sayesinde çok büyük ganimetlere kavuştuk” demiştir.

Fahreddin er-Razi der ki: “Bu, aslında Hz. Peygamber (sav)’in bir mucizesidir. Zira o, Hz. Ebubekir-i ve Ömer’e: “Siz ikiniz bana göz ve kulak gibisiniz” buyurmuştur. Hz. Ömer, Resul-i Ekrem (sav) Efendimiz’ in gözü durumunda olunca, bu kadar uzak bir mesafeden görme gücünün kendisine verilmiş olması son derece normaldir.”

Hulasa; bu gibi hadiseler, Hz. Ömer (ra)’in Seyr-i Sülûkünü tamamladığına delalet eder. Nitekim oğlu Abdullah (ra): “Babam Ömer’in bir şey hakkında: Şu şöyle olacak dediği hiçbir şey yok ki, o dediği gibi olmasın” diye şahitlik etmektedir. Bundan sonra Üstadımız bir kutsi hadis sevk ederek, bunları esas kaynağından belgelemek istemiştir:

“Peygamber (sav) Efendimiz bir Hadis-i Kutside: Cenab-ı Zülcelâl Hazretleri buyuruyor ki:

Benim öyle kullarım var ki, onların gören gözü olurum, söyleyen lisanı olurum, yürüyen ayağı olurum, o benimle bilir, o benimle görür, o benimle yürür”

“Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı, konuştuğu dili olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum.” (Buhari)

Üstadımız bu mübarek zâtların Seyr-i Sülûkünden sonra, Hz. Ali (ra)’in durumunu anlatmak üzere buyurdular ki:

“Hz. Ali (kv) Efendimiz de Peygamber (sav) Hazretlerinin terbiyesi altında seyr-i sülûkunu tamamlamıştır. Mekke’nin Fethinde, Kâbe‘nin içerisinde bulunan putları yıktılar. Sadece Lat ve Uzza kaldı. Boyları yüksekti. Hz. Ali Efendimiz:

“Ya Rasulullah! Şu putu yıkmak için siz benim omzuma çıkındedi. Rasulullah (sav) Efendimiz:

“Ya Ali! Bende Nübüvvet mührü var. Arz beni zor tartıyor, sen beni taşıyamazsın onun için sen benim omzuma çık” buyurdular. Hz. Ali (ra) Efendimiz:

Hayâ ederim Ya Rasulullah!” Dedi. Efendimiz (sav):

“Ya Ali Çık Omzuma!” buyurdular. Bunun üzerine Hz. Ali Efendimiz büyük bir edep ve tazim ile Efendimiz (sav)’in mübarek omuzlarına çıktılar, Hz. Ali Efendimiz:

Rasullullah (sav)‘in omuzuna çıktığımda, on sekiz bin âlemde Nuru Muhammedi gördüm. Her yerde onun nuru, onun cemali vardıbuyuruyor.

─ Böylece Rasulullah (sav) Efendimizde fani oluyor. Bir müddet geçtikten, tekâmül ettikten sonra: “Ben görmediğim Rabbe iman etmem” buyurarak Seyr-i Sülûkünü tamamladığını ve Allah Teâlâ Hazretlerinin zâtında değil de sıfatlarında fani olduğunu anlıyoruz. İşte Seyr-i Sülûk hem ruhi ve hem de nefsi yönden, başta Sahabeler tarafından, tabiin tarafından yapılmıştır. Daha pek çok örnekler verebiliriz, ancak konunun uzamaması bakımından bu kadarı şimdilik yeterli görüyoruz.

Allah-u Teâlâ Hz.leri Üstadımızdan razı olsun. Bu asırda Seyr-i Sülûk yapmanın mümkün olabileceğini bu şekilde ortaya koymuş bulunuyor.

Nükte:

Abdullah Baba Hz.leri bir gün ziyarete gittiği bir şehirde o beldede kendisinin kâmil bir şeyh olduğunu iddia eden bir kişiyi yanına getirirler. Efendi Hz.leri O Adam‘a şöyle bir soru sorar;

“Efendi sen Kamil Bir Mürşid olduğunu söylüyormuşsun madem kemale erdin seyr-i Suluk‘unu nasıl yaptın bir anlat bakalım, güneşin arkasında ne var bana tarif eder misim” deyince

Adam; Heyecanlanır daha önce ona böyle bir soru yönelten olmamıştır, hemen itiraz eder öyle şey olur mu ben ne biliyim? Güneşin arkasında ne olduğunu diye söyler.

Abdullah Baba (ks) Aziz Hz.leri o şeyhlik iddiasında bulunan kişiye şöyle cevap verir;

“Seyr-i suluk yapılmadan kâmil olunmaz Seyr-i suluk ruhen yapılır yedi kat sema ve farklı farklı nurlar vardır. Bunların hepsi Seyri Sülûk’te ruhen geçilir. Her birinin ayrı ayrı nuru, ayrı ayrı özellikleri vardır. İnsanları kandırmayın, aldatmayın! Allah-ü Teâlâ Hz.leri yarın bunun hesabını sorar.”

Adam bu cevap karşısında diyecek bir kelime bulamaz. Abdullah Baba Hz.lerinin sormuş olduğu durumların hiç birisi yoktur, adam pişman bir halde müsaade isteyerek yanından ayrılır.

Nuri Köroğlu ŞERİAT, TARİKAT, HAKİKAT, MARİFET

ŞERİAT, TARİKAT, HAKİKAT, MARİFET

İnsan, iki yönlü bir varlıktır. Bunun birisi insanın içinde yaşadığı, dış dünya ve diğeri de insanın içinde yaşayan, iç dünyadır. Dinin de böyle insan yapısına endeksli olarak iki cephesi bulunmaktadır. Bunun zahirîne şeriat ve Tarikat denilir. Batınına ise Hakikat ve Marifet denilir.

Şeriat, emir ve yasaklar bütünüdür. Tarikat, bu düsturlara riayettir. Hakikat, Hakkın sırlarının, kul üzerinde, tam bir tesir icra etmesidir. Marifet ise, Hakkın nurlarının tecellisinden doğan coşkun hâl ve lezzettir. Şeriat, Tarikat ve Hakikatten gaye, Marifettir. Marifete ulaşabilmek için, bu geçitleri kullanmak şarttır.

Allah kendisine Rahmet buyursun, asrımızın mana önderi, kalplerin doktoru, Allah yolunda rehberimiz, muhterem Üstadımız Abdullah Gürbüz Baba Hazretleri, bu fasılda üzerinde durduğumuz kavramları bize izah etmektedir. Allah ‘a hamd olsun ki, hayatına erişerek, O ‘nun feyz dolu sohbetlerinden faydalanmayı bizlere nasip etti. Çünkü; Şeriat nedir? Tarikat nedir? Hakikat nedir? Marifetullah nedir? Bunlar hakkında kimse söz söylemezken, O bunları çekinmeden anlatır ve gereken izahları yapardı.

Şimdi O ‘nun bu tatlı izahlarını sizlere nakletmeye çalışacağız. Mevla’mıza bize böyle fırsat verdiği için daima Hamd ve Sena ediyoruz.

Muhterem Üstadımız;

―Şeriat; Cenab-ı Zül Celal Hazretlerinin emir ve yasaklarının cümlesidir. Cenab-ı Allah şeriatı yani, Allah’ın emrettiği ve nehyettiği amelleri Peygamberi vasıtasıyla, ona kitap göndererek, hikmetler vererek, üstün vasıflar ile bezendirerek, insanlara bildirmiştir.

Allah-u Teâlâ Hazretleri;

“Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim.” (Maide/3) buyuruyor.

Ve yine;

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o ahirette ziyan edeceklerden olacaktır.” (Ali İmran /85) buyuruyor.

Allah-u Teâlâ Hazretlerinin katında geçerli olan İslam dininin emirlerini yerine getirmeye de şeriat denir, buyurmuşlardır.

Allah Üstadımızdan razı olsun.

Şeriat; Lügat ta “ŞE-RA-A” fiilinden gelir ve “Yol açtı” manasındadır. Nasıl ki, bir yolun yapımcısı ve çizicisi varsa, bu yolun sahibi de Allah (cc)’dur. Şeriat; Dinimizin emir ve yasaklar bütünüdür. Buna Din-i Nizam da denilir. Bu cepheden bakıldığında, İslam Nizamı, insan hayatının bütün yönlerini kapsamına alır. Çünkü İslam kanunları fıtridir. Bunda hiçbir beşerin iradesi söz konusu değildir. İslam Nizamı’nda insan tabiatına aykırı bir şey yoktur. O, insanlığın mutluluğunu temin için gönderilmiştir. O her yer ve zamanda bütün insanlar için umumidir. Hiçbir hükmünü kaldırmak veya değiştirmek yahut aslını tahrif etmek asla mümkün değildir. Zira Allah (cc) dinini Peygamberi aracılığı ile kullarına göndermiş ve onun eli ile de yerleştirmiştir. İslam Nizamı’nın gayesi seçkin bir topluluğu meydana getirmektir. Kâmil manada yetişen insanlardan toplum her zaman fayda görmüş, yine kâmil manadaki insanların eksikliği sebebi ile toplumlar her zaman zaafa uğramışlardır. Hülasa; şeriat, dinin her meselesinde asıldır. Üstadımız Abdullah Baba Hz. leri şeriata son derece bağlı idi. Kendisinde asla, şeriat’a zıt düşecek bir davranış, görülmemiştir. O ‘nu yıpratmak, davasında oyalamak isteyen kimler varsa, O’na isnat ettikleri gerekçelerde, şeriata ters düşen en ufak bir hareket tarzını ifade edememişlerdir. Bu da O’nun şeriat’a son derece bağlı olduğunu ortaya koymaktadır.

Bundan sonra muhterem Üstadımız Tarikat kavramı üzerinde durarak şöyle izahta bulundular:

─ Tarikata gelince: Allah-u Teâlâ Hazretleri: “Ve biz sizin her birinize bir şeriat ve bir minhac (yol) tayin ettik” (Maide – 48) buyuruyor. Bu yoldan kasıt Allah’a giden yoldur, yani Tarikattır. Tarikat ancak bir Mürşid-i Kamilden yani Allah-u Teâlâ Hazretlerinin sıfatlarında fani olmuş, Peygamber (sav) Efendimizin hakiki vârisinden inâbe alınır.

Ayette geçen “MİNHAC” esasen suyun kaynaklandığı pınara denir. Din deyiminde ise, “Geniş cadde” denilir ki, tasavvuf alimleri bundan Tarikat kavramını çıkarmışlardır. Bu Tarikat öyle bir yoldur ki, dinin özünü çevreleyen bir sur hükmündedir. Şeriat ise, Tarikatı da saran bir koruyucu kabuk niteliğindedir. Dolayısıyla bu kavramların hepsi birbiri içine girmiş zincir halkaları gibidirler. Bazılarının dediği gibi; “Şeriat ayrı, Tarikat da onun gayrısı” değildir. Üstadımız bu sözü ve sahiplerini beğenmez, daima eleştirirdi. Hatta: “Tarikat yolundaki yürüyüşün ölçüsü Şeriattır” buyururdu.

Üstadımız Abdullah Baba Hz. leri, herkesin rasgele Tarikat dersi veremeyeceğini belirterek, Tarikat dersi verecek kimsenin Seyr-ü Sülûk yapıp, neticede Allah-u Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlaklanmış, sıfatları ile de sıfatlanmış olmasını gerekli görmekteydi. Böyle bir zât ancak Rasulullah (sav)’in varisi sayılır ki, O’nun irşadı kişi üzerinde etkili ve tesirlidir. O’ndan ders alıp terbiyesine girmeye, O‘na yapılan bu bağlılığa “İNABE”veya “İNTİSAB”denilir.

Efendi Hazretleri, birer inci tanesi niteliğindeki hakikat sohbetlerinde, daima Allah ve Resulünü sevdiren o güzellikleri anlatırdı.

Huzurunda bulunduğumuz bu sohbetler sırasında hiç birimizin aklına ailesi, dünyalık dert ve sıkıntıları gelmezdi. Bir “SEKİNET” yani iç huzuru gönül dünyamızı sarardı. Şu satırları hazırlarken, sanki o anı elde eder gibi bir hâlet-i ruhiye içerisinde bulunarak, birçok kez dinlediğim, ama her defasında yeni duymuş gibi bir tazelik hissettiğim şu ifadeler, yine ruhuma gıda oldu. Üstadım buyurdu ki:

“Tarikatı, ne olduğunun daha iyi anlaşılması için, Rasulullah (sav) Efendimizin Hz. Aliyyü‘l-Mürteza‘ya tavsiye ettiği bir hadis-i şerif ile anlatayım inşallah. Rasulullah (sav) Efendimiz, cennet ve cehennemden bahsederken, cehennemin çok şiddetli, mahşer yerinin çok elemli olacağını, fevc fevc herkesin terleyeceğini, babanın evladından, annenin kızından kaçacağı anı anlatıyordu. Hz. Ali Efendimiz bunları düşününce, kendisini bir titreme aldı. Ve oturdukları mecliste Kur ‘an tilaveti yapıyorlardı. Azap ayetlerinin okunmasının da etkisi ile dayanamayıp, o halde Rasulullah (sav) Efendimizin yanına geldi. Efendimiz (sav):

─ Ya Ali! Sıtmaya mı tutuldun, nedir bu halin? diye sordu.

Hz. Ali Efendimiz:

─Hayır, Ya Rasulullah! Siz ahiretten, mahşer yerinden bahsedip oranın şiddeti ile ilgili mevzuları anlattıkça, ben de şu ayeti okudum, azab-ı elimi (sızı verici azabı) düşündüm de çok korktum ve üzüldüm. Onun için ne olur ya Resulallah bana, Allah’a Kurbiyyet (manevi yakınlık) peyda edecek, Allah ‘a vuslat bulduracak, bir şeyler öğretiniz; dedi. Efendimiz (sav) de:

─ Ya Ali, Otur! Dizlerini dizlerime, alnını alnıma, burnunu burnuma daya ve ellerimi tut; La ilahe illallah, La ilahe illallah, La ilahe illallah Muhammedür-Rasulullah” de.

Hz. Ali (ra) Efendimiz kendisine telkin olunan zikir usulünü bu şekilde almıştır. Bunun için Sufiyye Hazeratı Cehri Tarikatların imamı olarak Hz. Ali (ra)’ı gösterirler. Bundan sonra hadisin kalan kısmını nakletmek üzere Üstadımız şöyle buyurdu;

─ Ya Ali. Şeriat emir ve nehyimdir, İslam dinidir. Rabbimin bana emir ve nehy ettikleridir. Bunu yapmayanlara azap vardır. Tarik (Allah ‘a giden yol) ‘da benim yapmış olduğum nafile ibadetti. Namaz gözümün nuru, Oruç ‘ta hüccettir (Allah katında kurtuluş sebebidir). Mideni de harama alıştırma. Kim bu söyleneni yaparsa, Allah-u Teâlâ onu sever. Meleklere emreder; Ey meleklerim! Ben bu kulumu seviyorum, sizler de sevin!  Ve melekler de onu sever. Melekler sevince, müminlerin de kalbine onun sevgisini koyar ve böylece o kimseyi müminler de sever.”

Rasulullah (sav) Efendimizin sünnetlerinin kişiyi götüreceği netice işte budur! Allah-u Teâlâ’nın kulunu sevmesi… Allah-u Teâlâ sevdi mi, sevdiklerine de sevdirir ve aynı zamanda da kulunu sevindirir. Üstadımız Efendimiz bu hikmete mebni olsa gerek ki, dualarında; “Ya Rabbi bizleri sev, bizleri sevdir, bizleri sevindir” diye niyaz ederlerdi. Bundan sonra ise, bu sevgiye ulaşan zâtın kullar arasındaki sevgi tezahürüne mazhar oluşunu anlatmak üzere, buyurdu ki:

“Nereye giderse onu görünce, insanın gayr-i ihtiyari olarak Allah (cc) aklına gelir. Kişinin o zatı görür görmez ilk söyleyeceği söz:

– Allah Allah! Bu zât kim ki acaba. Bu nereliymiş, bu neymiş? Olur.

– Ben bunu bir yerden tanıyorum, diye düşünür. Bu haliyle, içinde olan Allah sevgisini ortaya koyar. Bunun için şeriat, Tarikat Peygamber (sav) Efendimizin yapmış olduğu sünnetlerle, takva yoludur. İşte Allah’a giden yol budur.”

Üstadımız Efendimiz, Mürşid-i Kâmil zatların vasıflarına şöyle işaret buyurmaktadırlar; Her gittikleri yerde Hakk’ı arayan, Hakk’a aşina olan kimseler, onlara ruhen yakın bir alaka duyarlar. Mürşid veliler, müridi Rabbi ile beraber olmasını temin amacı ile hususi birtakım vazife ile vazifelendirdikleri için, onların Allah katında seçkin bir mevkileri bulunur. Nitekim şu ayette ifade edildiğine göre;

Allah kime hidayet ederse, işte o, Hakk’a ulaşmıştır, kimi de hidayetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir veli bulamazsın.” (Kehf /17) doğruya, hidayete götüren rehberler, ancak Veli olan Mürşitlerdir. Merhum Said Havva; “Bu ayette anlatıldığına göre, Allah’a götüren rehber, kılavuzlar içerisinde, Mürşid Veli’ler kadar tesirli olanı yoktur” şeklinde açıklamada bulunur. Şu hâlde Mürşidin Veli olması da gerekmektedir. İşte böyle bir Mürşid görüldüğü yerde Allah ve Resulünü hatırlatır. Allah-u Teâlâ’nın rahmetinden ümit kestirmez ve azabından da emin kılmaz, sohbeti bol olur, Birer inci tanesi gibi sözleri, kalplere tesir eder. Tarikat; böyle olgun bir rehberin gözetimi altında, şeriat temellerine bina olunan, Rasulullah (sav) Efendimizin gece ve gündüz yapmış olduğu nafile ibadetlere devamlılıkla yürütülen, “TAKVA” yoludur. Bundan sonra muhterem Üstadımız, Hakikat mertebesine geçerek, şu açıklamada bulunmuştur:

“Talip olan kişi Allah’ı zikrettikçe, Allah’ı sevdikçe, Nefs-i Emmare, Levvame ve Mülhime‘yi geçtikten sonra, Mutmainne makamına kadar gelir. Buraya geldiğinde;

Cenab-ı Zül Celal Hazretleri o kimseye;

“Ey huzura kavuşmuş nefis! Sen Ondan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. Seçkin kullarım arasına katıl ve cennetime gir.” (Fecr / 27,30) buyurur.

Allah (cc) razı olunca perde açılır. Nasıl ki zahirî gözümüz varsa, kalp gözümüz de var. Kalp gözü açılır ve o derviş Üstadını oturduğu yerde, rabıta hâlinde görür. Beytullah-ı görür, Rasulullah (sav) Efendimizi görür, piranları görür, işte buna da “HAKİKAT” denilir.”

Tasavvufi terbiye ve eğitimde, Tarikat‘a girmek isteyen kimseye TALİB”denilir. Bu zât, bir tür alıştırma kabilinden bazı küçük vazifeler ile görevlendirilir. Bu vazifeleri başarı ile tamamladığı zaman, üzerinde beliren alâmetler sebebi ile Mürşid olan zât, artık ona kalıcı nitelik arz eden terbiye usulleri ile yönelmeye başlar. Bu defa Talip, “MÜRİD”olur. Artık iradesini Üstadının direktiflerine yöneltir. Üstadı ona çeşitli zikirler verir. Bunları yaptıkça, hâli, vasfı, ruh dünyası değişmeye ve basit hâllerden daha mürekkep bir hâle doğru ilerlemeye başlar. Nefs-i Mutmainne makamına geldiği zaman, Rabbinin hitabını kalbinde duyacak hassasiyete ulaşır. Artık gönülde tereddüt kalmaz. Tam bir huzur hali, iç alemini kaplar insanın. Kalbinin kilidi çözülür ve üzerindeki perde kalkmaya başlar. Perde kalkınca artık aradaki mesafeler kısalmaya ve yakınlaşmaya başlar. Kalp aleminde müşahede gerçekleşir ve Üstadı ile manevi irtibat ortamı oluşur. Bu durum daha da ileri mertebelere vardıkça, mübarek zâtların ruhaniyetleri zuhur eder. Bütün bunlar, gönül ehline gıda olabilecek şeylerdir. Bunları elde eden kimse gerek iman ve gerekse amel noktasında “HAKİKAT” derecesine ulaşmış sayılır.

Üstadımız, bizlere bu mertebeleri sık sık anlatırdı. Bunları elde etmek zor olduğunu bildirmekle beraber, ulaşmanın da mümkün olabileceği izlenimini verirdi. Henüz kemal mertebesine ulaşmayan bazı kimseler, bu mertebelerin sanki imkansızlığını vurgularcasına, tavır sergileyerek, “bundan daha önemli şeyler vardır” diye kendilerine uyanları, başka yollara yönlendirirler. Hâlbuki bununla kendi noksanlıklarını belirttiklerinin, farkında değildirler. Şu hâlde, bunların güncelleştirilmesi lazımdır ki, belki işiten bir kimsenin kalbinde uyanan bir duygu, kendisini bu makamlara ulaştırabilir. Onun için burada bunu zikretmeyi uygun bulduğumu belirtirim. Bundan sonra ise Üstadımız, Mürşid olan zâtın, Marifetullah mertebesindeki hâlini izah ederek şöyle buyurdular:

“Mürşid Allah’ta fani olduğu zaman, ona keşif ve kerametler verilir. Nerede bir dervişi varsa, ister biri mağrib‘de, biri meşrik‘te olsun; hatta diğer yerlerde de olsa onların rüyalarına girer onları ikaz ve irşatta bulunur. Allah’ın dostu olur. Dervişleri uyurken onları uyandırır. “Evladım kalk!” der. “Oğlum sabah namazı oldu, kalk!” der. “Oğlum vakit geçiyor, kalk” der. Yattığı yerde o dervişe sesini duyurur. Daha da canı isterse, Mevla-i Zül Celal Hazretleri hemen “Tayy-i Mekân” ettirir de dervişin evinde bulundurur, kulağını çeker veya tekme vurur, “Kalk” der. İşte Marifetullah da budur.”

Velayet makamına erişen zâtlara, Hak Teâlâ bir kısım ihsanlarda bulunur ki, İslam literatüründe buna “KERAMET” adı verilir. Keramet; Allah-u Teâlâ’nın Veli zâtın elinde meydana getirdiği birtakım harikalardır. Allah-u Teâlâ, hayır murad ettiği kimselere, Velileri aracılığı ile sayısız ihsanlarda bulunur. Bunları dileyen ve yaratan ancak Allah’tır. Veli’nin bunda hiçbir rolü yoktur. Ancak onlar, kulları Allah’a sevdirmek ve Allah’ı da kullarına sevdirmek için çalıştıklarından, Allah-u Teâlâ onlara böyle bir aracılık görevi vererek hem onlara ikramda bulunur hem de onlar sayesinde kullarını nimetlerine erdirir. Hulâsa; Veli zâtlar kendilerine ihsan olunan bu ikramlar sayesinde, insanlara faydalı olurlar.

Allah’a Hamd ve Sena olsun ki, bu fasılda anlatılan şeyleri bugüne kadar çok yaşamışızdır. Ne zaman namazla alâkalı bir sorunumuz olsa, derhâl Üstadımızın sesini kalbimizde duyar gibi oluruz. Hatta zaman zaman bu sesin zahiren de duyulduğu söylemekte bir beis yoktur. Bunu hem kendimiz ve hem de pek çok kardeşimiz yaşamıştır. Diğer mevzularda da aynı şeyi söylemek mümkündür ki, kalben ne zaman Şer’i bir yasağa yönelecek olsak, derhâl Üstadımızın sesi içimizde zuhur eder. Adeta içimizde konuşan bir vaiz olur. Kimi zaman da ruhaniyeti tecelli ederek, bizzat şahsının karşımıza dikildiği oluverir. Bundan sonra hemen dönüp tövbe ve istiğfar ile meşgul olur yahut sadaka verir, namazla, niyazla meşgul oluruz. Bunun için Üstadımızın Velayet mertebesindeki yüceliği sebebi ile her zaman Mevla’mız bizi O’nunla faydalandırmıştır.

Tasavvuf mesleğinde gaye Allah-u Teâlâ’nın ahlâkına ulaşmak ve bu suretle Kâmil İnsan”mertebesine yükselmek olduğu cihetle, Tevhit denizinin derinliklerine dalıp, “Fenafillah”mertebesine erişmek için, mutlaka Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifetullah mertebelerini ikmal etmek gerekmektedir. Üstadımız İmam Buhari’nin sevk ettiği Kutsi bir hadis ile, konuyu belgelemek üzere buyurdular ki:

Allah-ü Teâlâ Hazretleri;

“Kim benim bir dostuma cefa ederse, muhakkak ki ben de ona harp ilan ederim. Üzerine farz etmiş olduğum ibadetleri ödemekten daha sevimli bir ibadetle kulum bana yaklaşmamıştır. Kulum nafile ibadetle birlikte durmadan bana yaklaşır. Ta ki ben onu severim. Onu sevdiğim zaman da onunla işiteceği kulağı, onunla göreceği gözü, onunla tutacağı eli, onunla yürüyeceği ayağı olurum. Eğer benden bir şey isterse ona veririm. Bana sığınırsa onu korurum” buyurur (Buhari) Allah da fani olmanın yoluna da “Marifetullah” denir.

Denilir ki; Veliler, Allah’ın emrine uymada aslanın avına karşı gösterdiği çabukluğu gösterirler. Allah’ın yasakları çiğnendiği zaman da kaplanın düşmanlına karşı gösterdiği kızgınlığı gösterirler. İşte bu hâldir onları Allah katında yücelten! Veli, Allah tarafından durumu sevk-u idare olunan kimse demektir. Bu itibarla O’na yapılan düşmanlık, Allah’a yapılmış olarak gösterilir. Allah’ın gerçek Velileri her şeyi Allah-u Teâlâ’dan işitirler. Her şeyi Allah-u Teâlâ’dan görürler. Bütün hareketleri Allah’tan bilirler. Hulül ve birleşme itikadı olmaksızın kendi varlığını yok kabul edip, Allah’ın varlığına dayanırlar. Allah-u Teâlâ da onlara yakın olur ve durumlarını kendisi idare eder. Bu itibarla da onlar, her işini Şeriat hükümlerine uygun olarak yapar. Her şeyi Şeriat kulağı ile dinler, her şeyi Şeriat gözü ile görür, her şeyi Şeriat eli ile tutar, her işe Şeriat ayağı ile yürür. İşte Marifetullah ehlinin hâli budur! Muhterem Üstadımız, bu bahsi büyüklerin değerli sözleri ile süsleyerek buyurdular ki:

Pirimiz Gavs-ul Azam Seyyid Abdülkadir Geylani (ks) Aziz Hz. leri;

Şeriat bir ağacın gövdesi gibidir. Tarikat o ağacın dallarıdır. Hakikat da yapraklarıdır. Bu ağacın hasıl ettiği meyve ise Marifetullah’tır. O meyveden yiyen bir daha asla acıkmaz. O meyvenin suyunu içen bir daha asla susamaz” buyururlar.

Pirimiz Abdulkadir Geylani Hz. leri buraya kadar anlatılan dört büyük kavramı, bir bütün olarak özetlemiş bulunmaktadır. Geylani Hz. lerinin; “O meyveden yiyen bir daha acıkmaz. Suyunu içen de susamaz.” buyurması, artık Mevla’sından başka şeyler onu meşgul etmez ve O’ndan başka şeylerden lezzet almaz anlamına gelmektedir.

Diğer büyüklerin de bu makamda söyledikleri adeta birbirini tamamlar mahiyettedir. Mesela; Hacı Bektaşi Veli’ye nispet edilen “Dört kapı, Kırk makam” tabiri de bunu izah eder ki, dört kapı Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifetullah’tır. Kırk makam tabiri de bunların on kısımda teferruata ayrılarak, kırka ulaşmasıdır. Umumiyetle büyük zatlar bu meselede müttefiktirler. Buna işaretle Üstadımız buyurdu ki:

“Yunus Emre Hz. lerinin de;

“Şeriat, Tarikat yoldur varana

Hakikat Marifet andan içeri” buyurduğu budur.

Demek ki Şeriat, Kur’an’a tabi olmak, emirlerini uygulamak. Tarikat Rasulullah (sav) Efendimizin sünnetlerini işlemek sureti ile Allah’a giden yolda bir Mürşid-i Kamile bağlanıp, nefis meratiplerini aşmak demektir. Hakikat ise, kalp gözünü açmak. Marifetullah da Allah-u Teâlâ’nın sıfatlarında fani olmaktır.”

Abdullah Baba (ks) Hz. leri Şeriat hususunda çok titiz davranır, asla taviz vermezdi. Çocukluk döneminden itibaren, Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin emir ve yasaklarına harfiyen uymaya çalıştı. O, hayatının sonuna kadar. Peygamber (sav) Efendimizin;

“Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah’ın Kitabı ve Resulünün sünneti.(Kütüb-i Sitte) emrine bağlı kalarak yaşadı.

Efendi Hazretleri Sünnet-i Seniyye‘ye harfiyen uyar ve Efendimiz (sav)‘in zühdi yaşayış biçimini kendisine düstur edinirdi. Bir sohbetlerinde:

Evladım biz ümmi olduğumuz halde Peygamber (sav) Efendimizin hiçbir Sünnet-i Seniyyesini bırakmadık. Rasulullah (sav) Efendimizin sünnetini bırakmadığımız için de Cenab-ı Zül Celal Hazretleri Lutf-ü İlahisini verdi” buyurdular.

Gerçekten de her hali ile Sünneti üzerinde temsil ederdi. Çoğu sohbetlerinde Bâyezid-i Bistâmi Hazretlerinin:

“Bir kimsenin havada uçtuğunu, denizde yürüdüğünü, Tayy-i Mekân yaptığını görseniz, O’nun şeriatına bakınız. Eğer, şeriatı düzgün değil ise O atıldır, batıldır. Zira havada kargalar da uçar, suyun üzerinde kurbağa da yürür. Tayy-i Mekânı şeytan da yapar. Önemli olan kişinin Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin emirlerine ve nehiylerine uyup uymadığıdır” sözünü sık sık tekrar buyururdular.

Günümüzde insanlardan kimisi, Tarikatı gereksiz görürken, kimisi de erişilmez bir dağ gibi görür. Ancak her ikisi de buna nüfuzu olmadığını ortaya koymuş olur. Abdullah Baba Hazretleri bunu çok kolay bir üslupla dile getirir, küçük çocukların bile nasiplenmesi için uğraşırdı. Herkesin bu deryadan faydalanmasını çok isterdi. Tarikat-ı Âliye’nin özünün Rasulullah (sav) Efendimiz olduğunu, bunun Rasulullah’ın (sav)sünnetlerini ihyâ etmek ve ahlâkı ile ahlaklanmak sayesinde olduğunu her fırsatta anlatırdı. Ve bu hakikat sohbetlerini hiçbir ferdi ayırt etmeksizin herkesle paylaşırdı. Buyururdu ki:

“Allah’ın bütün evliya kulları Muhammed‘ül Mustafa‘nın Tellallarıdır. Efendimiz (sav) sevilmedikçe, sünnetleri ihya edilmedikçe Allah’ı sevmek mümkün değildir. Zira Tarikat-ı Aliyenin Bânisi (kurucusu) Rasulullah (sav) Efendimizdir. O’ndan sonra Hz. Ebubekir-i (ra) ve Hz. Ali (kv) Hazretleri tarafından, iki koldan kıyamete kadar devam edecek olan bu mübarek yol, çeşitli isimlerle anılmışlardır. Örneğin; Kadiri, Rufai, Nakşibendi, Mevlevi… gibi” (Allah onlardan razı olsun.) Ancak bunlar arasında hiçbir zaman ayrıcalık yoktur. Gaye, Allah ve Resulüne vasıl olabilmektir. Bunun gayrın da kendisine menfaat sağlamak için çalışanların sonu hem bu dünyada hem ahirette hüsrandır. İnsanlar bu hüsrana uğramak istemiyor iseler, kendilerine, Allah-u Teâlâ Hazretlerinin sıfatlarında fani olmuş, Rasulullah (sav) Efendimizin varisi olan, Velayet veya Veraset nuruyla kemâle ermiş, irşada yetkili bir zât bulmalıdır. Değilse Hakikate ermek mümkün değildir.

Yine buyururdu ki:

“Şeriatı bulmayınca, Tarikatı bulmak imkansızdır. Tarikatı bulmayınca, Hakikati bulmak imkansızdır. Hakikati bulmayınca, Marifeti bulmak imkansızdır. Öyle olduğu için şeriattan zerre kadar ayrılmak, diğer güzelliklere ulaşmaya engeldir. Şeriatı olmayan insan, Tarikattan koku alamaz.”

Efendi Hazretleri, Allah-u Teâlâ neyi emretti ise, ondan asla taviz vermez, tehir etmez ve o şeyi vaktinde yapardı. Neyi de yasak kıldı ise, ondan da uzak dururdu. Hiçbir şeyi israf etmez, israftan sakınır, insanlara da israftan uzak durmalarını tavsiye ederdi. Kendine yetecek kadarı ile kanaat ederdi. Ticaretle uğraşan insanlar ve diğer meslek sahibi insanlar kazandıklarının yetmediği hakkında soru yönelttiklerinde: “Kanaat etmek lazım, şükretmek lazım. Siz şükrettikçe Allah (cc) artırır. İsraf etmeyin Allah-u Teâlâ; “Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz, Allah israf edenleri sevmez” (A’raf/31) buyuruyor. Boş konuşmakta israftır. Malayâni konuşmak insanın kalbini öldürür” buyururdular.

Nuri Köroğlu

Fenafişşeyh, Fenafirresul, Fenafillah

Asrımızın mana sultanı, hikmet denizlerinin incisi, Hak âşıklarının müstesna rehberi, muhterem Üstadımız Abdullah GÜRBÜZ Baba Hazretleri, tasavvufi kavramlara mahiyet itibarı ile hakkıyla vakıf, inceliklerine de hakkıyla nüfuz etmiş bir zât idi. Zât-ı şahanelerine her ne zaman bir mesele sorulsa, bunda sıkılma, zorlanma olmaksızın, muhatabın seviyesine uygun tarzda cevaplar lütfederdi. Bazı zaman olurdu ki, kendisine soru sorulmasını isterdi. Kendisine soru sorandan asla incinmez ve sorduğu meseleye değer verirdi. Bazen bir meseleyi farklı zaman ve mekânda, değişik şahıslara farklı bir tarzda anlattığı olurdu. Bu da O ‘nun meselenin inceliklerine vakıf olduğunu ortaya koyan bir husustur. Bütün bu durumlarda, kitap ve sünnetten deliller sunarak, konuya açıklık getirirdi. İnşaallah, “Fena fi‘ş-şeyh, Fena fi‘r-Resul ve Fena fillah” kavramları hakkında verdiği izahı sunacağız.

Abdullah Baba (ks) Hz. leri, Tasavvufi kavramları izah faslında, Sufiyye hazeratının kendi ıstılahlarında belirttikleri “Fena fi‘ş-şeyh” kavramından bahsetmek üzere şöyle buyurdular:

Fena fi‘ş-şeyh:

Mürşidi Kamile bağlanan talip, şeyhini çok sever ve O‘na derinden muhabbet eder. “Allah ‘ın dostuna söz verdim” diye ihsan üzere yaşayıp, zikir ile meşgul olur. Şeyhinin şeklini, suretini düşünüp zikir yapmaya başladığında veya rabıta yaparken, şeyhinin suretini kalbinde algılarken, başlangıçta sanki televizyon ekranındaki karlama gibi algılar. Sonra görüntü netleşerek, şeyhini görmeye başlar.

Tasavvufi terimlerden mühim bir mahiyet arz eden “FENA” kavramını, ilk defa büyük Sufilerden Ebu Said el-Harraz kullanmış ve O‘nun kitap ve sünnet esaslarına uygun olarak açıkladığı bu kavram, daha sonra Istılah olarak bütün Sufilerce kabul görmüştür.

Fena; müridin Allah ‘a kavuşma yolunda geçmesi gereken menzillerden birisidir. Mana olarak, kulun kendi varlığını görmekten sıyrılma halidir. Bundan gaye; parlak bir imana sahip bulunmak, nefsin çirkin vasıflarını güzel vasıflara tebdil edip değiştirmek sureti ile yüce Allah‘ın ahlakı ile ahlaklanmaktır.

Buradan hareketle Sufiler, bu kâmil vasfa erişmek için evvela bu yolda kılavuz hükmünde olan Üstadın ahlakıyla ahlaklanmayı, Seyr-i Sülûk yapmaya kabiliyetli olan Salikler için, birinci adım niteliği arz ettiğini vurgulamışlardır. Bu itibarla Hakk’a aşina olan Talip, kendisine bir Mürşid-i Kâmil bulmalı ve ona intisap edip bağlanmalıdır. Bu bağlılıktan sonra ancak kendisine Mürid denilir.

Mürid şeyhini çok sevmelidir. Amel ve ahlak noktasında şeyhini örnek edindikçe, Seyr-i Sülûke elverişli hale gelir. Seyr-i Sülûke başlayabilmesi için, şeyhini çok sevip, her şeyden önce kendisine ulaşan feyiz ve tecellilerin O‘nun vasıtası ile ulaştığını kabullenmelidir. Hatta bu konuda Hanefi fakihleri buyururlar ki: “Bir kimse eğer üstadına başka birisini tercih ederse, İslam‘ın en sağlam kulpunu koparmış olur” Bu bakımdan, üstadın varlığı akıllı bir mürid için hayata canlılık veren su misalidir.

Üstadımız daima derdi ki:

Evladım!

Bu zamanda şeyh dervişi sever, derviş de şeyhini severse, aralarında muhabbet güneşi doğar. Bu muhabbet güneşinden de “Nur-u Muhammed” doğar. İşte dervişi maksada ulaştıracak olan budur buyurduğu halde şeyhe muhabbet, maksada götüren büyük bir amildir!

Salik, üstadının verdiği vazifeyi yaparken, gönül gözünün frekansı açılarak, şuhud âleminde üstadının ruhaniyetini görmeye başlar. Bu görüntü net bir şekil aldıktan sonra, artık şeyh ile manevi birliktelik elde edilmeye başlanır. Bu hal, günlük yaşantısında da müride sık sık vaki olur. Nitekim bu, Hz. Ebubekir-i (ra) ‘in: “Ya Rasulullah! Her nereye baksam sizi görüyorum” dediği kıvama gelindiğini gösterir. Üstadımız bunu Müritlerinden birisinin durumunu örnek göstererek belgelemek amacıyla buyurdular ki: İhvanımızın birisi şöyle anlattı:

“Televizyon seyrederken sizi gördüm. Ekranda bir ben oluyorum, bir siz oluyorsunuz. Çarşıya gittim orada da aynı. Ailemin yanına ve tuvalete gidemez oldum ”dedi. İşte bu gibi hallere Tasavvufta şeyhte fani olma denilir. Mürit bu hali ile şeyhinde fani oluyor. Bu durumda olan dervişe, üstadı tarafından uygun olan İlahi bir Esma verilir.”

Yani, kardeşimiz televizyon aynasında birden kendi cismini görüyor ve aynı zamanda da kendi cismi Efendi Hazretlerinin cismi oluveriyor. Demek ki; o kardeşimizde başlangıç bu şekilde olmuş. Daha sonra çarşıya gidiyor ve orada da benzeri haller yaşıyor. Zaten bu başlangıca varıldığı zaman, insanda böylesi şaşkınlıklar söz konusu olur. Her nereye gitse ve her nereye baksa, orada Üstadını müşahede eder. Bu defa gayr-i ihtiyari olarak bir edep müridi içten içe kuşatıverir de her an üstadı ile beraber bulunuyor gibi hareket eder. Beşerî ilişkilerindeki değişiklik bundandır. Bu durumda Salik, yaşadığı hali üstadına anlatmalıdır. Eğer bu konuda tecrübesi olmayan kimselere halini anlatacak olursa, vay haline! Allah ‘a şükürler olsun ki, üstadında fani olan kardeşlerimizin varlığı, bu yolun ulviliğini tescil etmektedir. Bu, Allah ‘ın bir fazlı keremidir şüphesiz. Allah-u Teâlâ bizleri sadakat sırrına mazhar eylesin. Âmin!

Fena fi‘ş-şeyh makamında olan bir müride, tevhit mertebelerine ulaşmasına yardımcı olması için, üstadı tarafından ilahi isimlerden “Hay”ismine devamlı olması telkin edilir. Bu makamın zirvesine ulaştıkça, yaşadığı hallere göre her nefeste okuyacağı zikirlerde zaman değişiklik olur ki, her menzilde okunacak Esma-i İlahiyye farklı farklıdır. Salik bu makamı “Hakk”ismi celili ile tamamlar.

Asırlardır kendilerinden “Evliyaullah”diye bahsedilen zâtlar, Fena mertebelerini bahsedilen şekilde aşmışlar ve durumlarını da kendi üslupları ile dile getirmişlerdir. Bu bahtiyarlardan birisi de Yunus Emre Hazretleridir. Şeyhinde fani oluşunu ifade eden şiirinin bir beytinde der ki:

Açıldı Sır babı şeyhim yüzünden

Can sefalar buldu tatlı sözünden

Masiva tozunu gönül gözünden

Tevhid ile sildik elhamdülillah

Bundan sonra Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hz. leri Fena makamlarının ikinci merdiveni olan “Fena fi‘r-Resul”makamını anlatmak üzere şöyle buyurdular:

“Fena fi‘r-Resul” makamı;

Müridin Hay esmasında başlayıp, Hak esmasına kadar devam eden “Fena fi‘ş-şeyh” hali, bu makamın sonunda Peygamber (sav) Efendimize dönmeye başlar. Nereye bakarsa Rasulullah (sav) Efendimizi görür. Rasulullah (sav) ‘in cemaliyle, kemaliyle, nuruyla beraber olur. Kâinatta ne varsa Rasulullah (sav) Efendimizin nurundan halk olunduğunu görür. Yanılacağı zaman hemen karşısına çıkıverir. Buna da “Fena fi‘r-Resul” denir. Üstadı Gayyum esmasını verir.

Fena fi‘r-Resul makamı, âlemlerin Efendisine duyulan aşk, şevk, sevgi ve muhabbetin zirve noktasıdır. Salik, bu makamda O ‘na ümmet olmanın verdiği gönül zenginliği ile dolup taşar. Bütün sevgileri, tutkuları artık bu sevginin içerisinde erir, kaybolur. Zira her ne yapsa, ancak O ‘nun izin ve müsaadesi ile yapar. Pek çok zât demişlerdir ki: “Eğer Allah ‘ın Resulünü bir an gözümüzün önünden kaybedecek olsak, kendimizi küfre düşmüş sayarız” buyurmuşlardır. Bu hal, makamlarda zirveye ulaşmış zâtlara mahsus bir haldir. Nitekim İmam Şa‘rani bu makamda bulunan bir veli zâtın, Rasulullah (sav)‘in ayağını önünde görmeden adım atmasının caiz olmadığını belirtir.

Bugün Rasulullah (sav) Efendimizi idrakten aciz kalan sinek tabiatlı kimselerin, O‘nun eşsiz sünnetlerini hafife almalarındaki seviyesizlikleri bize şunu anlatır: Eğer onlar sufilerin bu güzel metodu ile yetişmiş olsalardı, O‘nun örnek ahlakından nasip alırlardı. Kalben şuhuda erip, Allah ‘ın Resulünü görme derecesini elde edip, her nerede bir boşluk bıraksalar, âlemlerin Efendisinin tatlı ikazı ile karşılaşırlar ve gaflete düşmezler. Ama bu sistemi benimsemedikleri için, Allah ‘ın Resulünü görme nimetinden mahrum kalmaktadırlar.

Üstadımız, bundan sonra Fena mertebesinin son kısmına geçerek, bu makamın başlangıcı ve zirvesi hakkında şöyle açıklama yapar:

Fenafillâh;

Salik, Nefs-i Safiye ‘ye gelince, eğer kabiliyetli ise yedi gök tabakasını, sekiz Cenneti geçer. Cenabı Zül-Celal Hz. lerinin zâtında değil, sıfatlarında fani olur. Bütün kâinatta zerre zerre kendini görür. Yiyende içende, tozanda, o olur. Hallacı Mansur ‘un: “Ene‘l-Hak” demesi Beyazid-i Bistami‘nin “Cübbemin altında Allah var” dediği bundandır. Yani bir tür şaşkınlık hali belirir. Buna da Fenafillâh denir.

Salikin Allah-ü Teâlâ ‘ya olan seyrinde, Nefsi Safiyye makamına geldiği zaman, artık Sülûkün sonuna doğru varması söz konusudur. Bu zamana kadar elde edilen tecrübe ve manevi dereceler, artık onda bir makam halini alır. Nefis her zaman isyan bayrağını çekip itiraz etse de, Sultani Ruh yükselip, Emir âlemindeki Hak Teâlâ ‘nın “Kün” yani “Ol” emri ile meydana getirdiği menziline kavuştuğunda, bu defa o da oraya ulaşarak, yaradılış gereği olarak Hak ile hükmetmeye başlar. Artık kişi için geri dönüş yoktur. Salikin geçtiği menziller “Seyr-i Sülûk” bahsinde anlatıldığı için burada açıklama ihtiyacı duymuyoruz.

Hulasa; asli hüviyetine kavuşuncaya kadar Seyr-i Sülûk devam eder. Nihayet sonunda Hak Teâlâ ‘nın kişinin durumuna göre yakınlık kurması artık söz konusudur. Bunun için: “Fani olan bir kimse için, hiçbir korku yoktur” denilir. Neden korksun ki? Zira Hak Teâlâ ‘ya ulaşan, O ‘ndan başka şeyle huzur bulamaz. O ‘ndan her ne gelirse gelsin, o zâtın nazarında birdir.

Yunus Emre der ki:

Gelse Celalinden cefa,

Yahut Cemalinden vefa,

İkisi de cana sefa,

Kahrın da hoş, Lütfun da hoş.

Evet, gönül huzurunu Allah-ü Teâlâ ile elde eden zâtlar, bu makamda âlemde bulunan her şeyin Allah ‘ın irade, fiil ve sıfatları ile meydana geldiğini görür. Bu defa bu konuyu beşer lügati anlatmadığı için, zaman zaman çelişkiye düşer. Bazıları tıpkı bir sarhoş üslubuyla hareket ederek, bir takım acayip davranışlar sergileyebilirler. Bunlara Tasavvuf‘ta “ŞATHiYYE”veya “ŞATAHAT”denilir.

Sufiyye ıstılahında şatahat; Salikin feyiz ve istiğrak anında kendinden geçerek, elinde olmaksızın söylediği muvazenesiz sözler demektir. Bu sözün zahirine bakıldığında, şeriata aykırı olduğu görülür. Ancak Salik kendisine geldiği zaman bu sözleri ne kabul eder ve ne de bu sözün peşine düşer. Çünkü o sözleri söylediği anda, Rabbi ile beraber olmanın zevki içerisinde, elinde olmadan şevk ve neşe içerisindedir.

Nasıl ki insan çok sevdiği bir kimseyi gördüğü anda heyecanlanır ve ne yaptığını bilmezse, Salik de öyledir. Hadis bilginleri Rasulullah (sav) Efendimizden geçmiş ümmetlere ait bir kıssayı naklederler. Ki, bir adamın çölde giderken üzerinde yiyeceği ve içeceği bulunan devesi kaçar. Adam tam devesinden ümidini kestiği bir anda, bir ağacın gölgesi altında gölgelenirken, Allah-ü Teâlâ adamın devesini buldurur. Adam bakar ki yiyeceği de, içeceği de devesinde duruyor. O anda sevinç ve heyecanın birbirine karışması neticesinde dilinden şu sözler dökülür:

Allahım! Sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim.bu hadiseye göre bazı hal ehli kimselerin, bu makamda kendinden geçerek söyledikleri sözler sebebi ile mazur görüleceğini belirtmişlerdir.

Hulasa; Beyazid-i Bistami, Hallac-ı Mansur gibi, Sufiyyenin önde gelenleri tarafından söylenen sözlerin, birer şathiyat olduğu kabul edilerek, onların bu gibi sözlerini mazur görmek gerektiğini belirtmişlerdir. Sonuç olarak; Fenafillâh makamı, Salikin Rabbi hakkında bilgisinin netlik kazandığı, Allah ‘ın sıfat ve fiillerindeki sırlara vakıf olduğu, bu makamda iken yarı sarhoş bir halde bulunduğu ve hepsinden önemlisi de, Salikin kendi iradesinden sıyrılıp, Rabbinin iradesine tam olarak teslim olduğu makamdır.

Yunus Emre’m Kâmil oldu imanın

Hz. Hakka vasıl oldu bu canın

La Mekân şehridir senin mekânın

Fenafillâh olduk Elhamdülillah

Rabbim cümlemize bu sıfatları ihsan buyurup, bizleri salihler ve Sadıklar topluluğuna eriştirsin. Âmin.

Nuri Köroğlu

Şeyh Hakkında Bilinmesi Gerekenler ..

Bir kabilenin önderi manasına gelen “ŞEYH” tabiri, ilimde, meslekte terakki etmiş ve başkalarının da o meslekte terakki edip ilerlemesine vesile olmuş kimselere verilen bir lakaptır. Bundan başka, yaşlanmış kimselere de aynı tabir kullanılmaktadır. Dini ıstılahta kullanıldığı üzere şeyh; bir cemaate veya ilim yolunda bulunan seçkin kimselere hocalık vazifesi yapan Önder demektir. Şu hâlde; şeyh tabirinin arkasında bir tür “Liderlik” vasfı mevcuttur. Bu liderlik, kendisine uyanları Hakka ulaştırma sayesine münhasırdır. Ki, Tarikata giren dervişlerin eğitim ve terbiyesi ile meşgul oldukları için kendilerine daha ziyade “MÜRŞİD” denilmiştir. Mürşid; kendisi ilim ve amel bütünlüğü içerisinde Şahsi olgunluğa eriştiği gibi, halkı da bu minval üzere eğitip yetiştiren kimse demektir.

Mürşitlik makamı, hakikatte Allah ‘a davet makamıdır. Mürşid; Allah ‘a davet hususunda Peygamberlerin varisi durumundadır. Zira Peygamberler insanları Allah ‘a çağırma hususunda ilk derecede bulunurlar. Melek aracılığı ile kendilerine gelen İlahi mesajı insanlara sunarlar. Mürşitler ise, Peygamberlerin sunduğu bu İlahi mesajları şer’i ölçülere göre yorumlayan kimselerdir. Nitekim böylesi zatların sürekli var olacağı, Kur‘an ‘da Şu ayetle belirtilmektedir:

“Bizim yarattıklarımızdan öyle bir Ümmet vardır ki, bunlar daima Hakk’a ileten ve Adaleti Hak ile yerine getiren kimsedirler.” (A‘raf /181)

İşte insanların muhtaç oldukları şeriat ilmi ve onun tatbik usulü onların Şahsında bulunmaktadır. Tabiri, topluluk manasına olup, burada ise, Dinin hükümlerini bilen ve başkaları üzerinde tatbik etmeye yetkili bulunan İmamlardır. Onların vazifesi insanları Hakk’a ulaştırmaktır. Yani Allah ‘ı kullara sevdirmek ve kulları da Allah ‘a sevdirmektir. Bu Şerefli topluluk, Müçtehid İmamlar ile Kâmil Mürşit’lerdir. Adaleti tesis etme hususunda vazifeli olan topluluktan maksat, Hakkı üstün tutan ve onun hâkimiyeti için çalışan inançlı yöneticilerdir. Hace Muhammed Parsa Hazretleri Şöyle buyurur:

―Müritlik, ancak Din imamlarından inabe almak ve kulluk adabında onlara uymakla sahih olur. Hizmet yolunu bulmak ve o yola girmek ve onların yolunun bereketini bulmak lazımdır. Bu bağlılık, başlanışta işi sağlam tutana ve Sadat-ı Kiramın yoluna Sülûk edene ve bereketlerini bizzat müşahede edene yapılırsa, ancak o zaman sahih olur.

Müslümanlar asırlardır yol gösterici Mürşitlerin rehberliği ile dinlerini yaşama ve yaşatmaya gayret etmişlerdir. Zira geçmiş ümmetler bu esasa riayet etmedikleri için dinlerini tahrif edenlere mâni olamamışlardır.

Sufiler; Mürşidin gerekliliğini şu ayete dayanarak delil gösterirler:

“Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar. Hâlbuki onu Resule veya aralarında bulunan yetki sahiplerine götürselerdi, onların arasından işin iç yüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi.” (Nisa/ 83)

Mürşitlerin kısımlarına gelince: Mürşitler de diğer bilsinler gibi çeşitli tabaka ve derecelere ayrılırlar. Bilhassa günümüzde ortaya konulan taksimin iyi bilinmesi gerekir. Büyükler: “Mürşitler Tarikat-ı Aliyyenin en büyük uzvudur” demişlerdir. Çünkü onların makamları, insanları Allah ‘a davet hususunda Peygamber vekilliğinin en üstün mertebesidir. Ancak onlar da bu Şerefli vazifeyi yerine getirmede farklı derece ve metotla hareket etmeleri sebebi ile Şöyle derecelenirler:

1) Talim Şeyhi: İslami ilimlerden Tefsir, Hadis, Fıkıh, Tasavvuf ve sair ilimleri okutan ve okutmaya elverişli bulunan Din bilginleridir. Bunlar Sahih Sünneti öğrettikleri müddetçe, kendilerine uyulup, fetvalarına itibar olunur. Şahıslarına güven duyulur.

2) Kabile Şeyhi: Bu şeyh, babası tarafından herhangi bir Tekkede yetiştirilip, müritlerin terbiye ve eğitimi için babasının vefatından sonra, babasına vekaleten şeyhlik vazifesini yürüten kimsedir. Babadan oğula intikal eden bir tür Saltanat kokusu arz eden bu usul, eskiden pek rağbet edilen bir husus değildi. Bununla beraber, böyle bir durumda bu Şeyh, eğer Kâmil bir Mürşid tarafından Seyr-u Sülûk eğitimine tabi tutulur ve o Kâmil Mürşid, eğer ona liyakat gösterirse, o takdirde kendisine uyulmasında bir sakınca yoktur. Aksi takdirde Kitap ve Sünnet düsturlarına tam riayet edemezse hem kendisi için ve hem de kendisine uyanlar için tehlikeli sonuç söz konusu olabilir.

3) Kürsü Şeyhi: Bu şeyh, halkın irşadı için Cami kürsülerinden seslenen vaizler yahut çeşitli basın kurumunun müstesna bir sütunundan yazıları ile toplumu hidayete çağıran mütefekkir kimselerdir. Bunlar da Sahih Sünnete uymakla ve Hak ölçülerini ortaya koymaları Şartı ile kendilerine uyulur.

4) Sohbet Şeyhi: Bu, sohbeti dinlenip, nasihati tutulan ve hali örnek alınan Şeyh’tir. Bu şeyhin nasihat ve tavsiyelerine Sahih Sünnete çağırması sebebi ile uyulur.

5) Evrad Şeyhi: Bu şeyh, belli bir takım zikir ve tesbihleri muhtelif miktarlarda ve çeşitli zamanlarda nasıl eda edileceğini öğreten Şeyh’tir. Eğer öğrettiği zikir ve virtleri, şer’i şerif usullerine göre ortaya koyuyor ve Meşayihin prensiplerine uygun düşüyor ise, o takdirde kendilerine uyulur.

6) Tekke Şeyhi: Tarikat şeyhi de denilen bu şeyh, herhangi Tekke veya Dergâhta yetişip Tarikat usul ve erkanını bilen ve Tekkenin usullerine göre icazet almış ve müritlerin terbiyesi ile vazifelendirilmiş zattır. Sahih Sünnet ile Sünnettenmiş olması durumunda kendisine uyulur.

7) Hakikat Şeyhi: Kendisine Hal şeyhi de denilen bu şeyh, gerçekte murat olunan Şeyh’tir. Dinin Sahih usulleri ve Adabına son derece riayeti ile temayüz etmiş Şeyh ‘tir. Bu zât, sadece ilmen yetişip kemale ermekle yetinmeyip, Halvet, Çile, İnziva ve Seyr-u Sülûk eğitimini de başarıyla tamamladıktan sonra gerek şeyhi tarafından ve gerekse maneviyat erbabı tarafından, irşat makamına layık görülen Şeyh’tir. Sohbet ve yaptığı telkinlerle müritleri üzerinde mühim tesirler bırakan, yüzüne bakıldığı zaman Allah ve Resulü hatırlanan, Allah ve Resulünün ahlakı ile ahlaklanmış kimsedir bu şeyh. Bakışı ibret, konuşması hikmet tesiri uyandıran bu zât, hakiki manada Kâmil bir Mürşit’tir. Sadece şeyh makamına sahip olmaktan ibaret olmayıp, aynı zamanda Velayet makamına da ermiş bir zattır. Velayet mertebesine mahsus bütün dereceleri kendi nefsinde ikmal edip topladığı için, kendisine uyanları da o mertebelerden nasıl geçireceğini iyi bilen zattır. Üstteki vasıfları anlatılan zatların sahip oldukları özelliklerin hemen hemen tamamına sahip bulunurlar.

Nuri Köroğlu

İLME’L-YAKİN – AYNE’L-YAKİ’N -HAKKA’L-YAKİN

Tasavvufi edebiyat içerisinde yer alan kavramlardan birisi de “Yakin” dir. İmanın dallarından biri sayılan yakin, Allah-u Teâlâ ‘nın kulunun kalbine koyduğu sırlardan bir sırdır. Allah-u Teâlâ bunu kullarından iman sahiplerine nasip eder ve yakin mertebesine erdirilen kul, hiçbir zaman Şek ve Şüphe rüzgârlarına kendini kaptırmaz. O, daimî bir iç huzuru içerisindedir. Delil aramaksızın, hüccete sarılmaksızın, direkt olarak kalbin Allah Teâlâ ve O‘nun zâtı, sıfatları, isimleri ve fiilleri hakkında kesin bir şekilde itminan olduğu haldir, Yakin.

Sufiler; Yakin ehlini “Her türlü şüphe ortamından uzak olan kimse” diye vasf ederler ve “Onlar düşünceleri durularak huzur ve mükaşefeye ermiş kimselerdir” derler. Bu makama da Rableri karşısında her türlü şikâyet ve itirazdan kendilerini korumakla ermişlerdir. Bu makamda bulunan bir zatın, sürekli Cenabı Hakk ‘ı düşünmekle meşguliyeti sebebi ile kalbi bir takım manevi varidat ve tecellilere muhatap olur. Velilerin Keramet göstermeleri işte bu makamda vaki olur. Onların Hak Teâlâ ile sohbetleri, bu makamda istikamet bulmaları ile mümkün olur. Bu makamda derinleşmeyenlerin Hak Teâlâ ile sohbetten nasibi olmaz. Yakin elde etmekten maksat, Hak Teâlâ ‘nın zatını değil, sıfatlarını müşahede ederek keşf ve şühuda ermektir.

Asrımızın mana sultanı, Hak yolunda rehberimiz ve Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hz. leri, yakini üç kısma ayırarak, kişinin elde ettiği bilginin merhale merhale, nasıl oluştuğunu belirtmek üzere şöyle buyurdular:

İlme‘l-Yakin; Allah-ü Teâlâ‘nın Kur‘an-ı ile amel etmek Muhammedeni‘l Mustafa (sav) Hz.lerinin sünnetlerini ihya etmektir.”

Kullar her makamda olduğu gibi, Yakin mertebesinde de yine muhtelif derecede bulunurlar. Birinci mertebe “İlm-i Yakin” mertebesidir. Bundan kasıt; Esere bakıp, müessiri tanımaktır. Yani Allah-ü Teâlâ ‘nın yaratıklarını düşünüp, tek yaratıcının ancak ve ancak O olabileceğini anlamaktır. Ve bunu her şeyde böylece idrak etmektir. “Her şey zıddı ile kaimdir” Zıddı olmayan tek şey, Allah‘tır (cc). “Âlemde birden fazla ilah bulunsaydı, şüphesiz âlem fesada giderdi” Bu ve bunun gibi noktalarda hiçbir şekilde kalpte bir eğrilik bulunmadan oluşan kesin ve net bilgiye kavuşmaya; İlm-i Yakin mertebesi denir.

Üstadımız bu mertebeye ulaşmak için iki sağlam delile tutunmak lazım geldiğini belirtir ki, birisi “Kitabullah Kur‘an-ı Kerim” ve diğeri de “Sünnet-i Rasulullah” (sav)‘dir. Zaten Ehlullah hazaratı kalben elde ettikleri keşfi bilgileri bu iki adil şahide, yani Kur‘an ve Sünnete arzetmeden kabullenmezler. Bundan sonra Üstadımız yakinin ikinci mertebesini izaha geçerek şöyle buyururlar:

Ayne‘l-Yakin; İnsanoğlunun nasıl zahirde gözü varsa manevi gözümüzde var. Zahirde nasıl kulakları varsa, manevi işitme var. Nasıl burnumuz varsa manevi koku alma var. Nasıl zahiri lisanımız varsa manevi konuşmamızda var. Nasıl zahiri elimiz varsa manevi elimiz (yakalama, tutma) var

İkinci mertebe “Ayne‘l-Yakin” mertebesidir. Bu, kalpte oluşan bilgilerin şühudi bir tarzda cereyan etmesidir. Yani, keşfen sabit olan bir tarz ile elde edilen bilgi demektir. Bu öncekinden mertebe bakımından daha yüksektir. Delil ve hüccete dayalı olarak elde edilen bilgiden daha sağlıklıdır. Velayet mertebesinde bulunan zatlar, halkın delil ve hüccet yoluyla elde ettiğini, onlar kalplerinde cereyan eden şühudi bir keşif sayesinde elde ederler. Elde ettikleri bu bilgi onları hem kısa yoldan maksada ulaşmalarına yardımcı olur ve hem de o bilginin sahası oldukça geniş olur. Bu bakımdan gözle görür gibi elde edilen bilgi manasına, Ayne‘l-Yakin mertebesi denilmiştir. Üstadımız burada beş duyu organı ile elde edilen zahiri bilgiye kıyasla, kalbin keşfi bilgiye ulaşması hususunda da bunun gibi bir takım bilgi alma yolları bulunduğunu belirtmektedirler. Nitekim edebiyatımızda; Gönül gözü, Gönül dili, Gönül kulağı gibi kavramların anlatmak istediği gerçek budur.

Üstadımız Hazretleri bu bilgilerin nasıl elde edildiği hususuna geçerek şöyle buyururlar:

─ Peygamber (sav) Efendimiz:

“Benim ümmetimin Âlimleri, israil oğullarının Peygamberleri gibidir” buyuruyorlar. Bu zâtlara “Veresetül-Enbiya”denir. Böyle bir Mürşid-i Kamile müntesib olunduğu zaman, zikir ve râbıta halinde nurlar görülmeye başlar. Beyaz nur, sarı nur, kırmızı nur, mor nur, mavi nur, turuncu nur, siyah nur.

Yani, kalbin bu keşif bilgisini elde edebilmesi için, mutlaka Peygamberlerin varisi olarak nitelendirilen Kâmil bir Mürşide ihtiyaç vardır. Kâmil bir Mürşide intisab edildiği ve onun verdiği reçeteye uyulduğu zaman, zikir ve rabıta halinde kalpte inkişaflar belirir. Kalbe birtakım nurlar doğmaya başlar. Zikredilen bu yedi çeşit nur, yedi nefis meratibi ile yedi ruh letaifine birer simge hükmündedir. Bu nurların kalpte belirmesinin sebebi; müridin Seyr-i Sülûke elverişli olduğunu göstermek içindir. Kalp bu nurlarla süslenip aydınlandığında, Nefs-i Mutmainne makamına gelinir. Ayet-i kerimede;

“Ey huzura kavuşmuş nefis! Sen Ondan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. Seçkin kullarım arasına katıl ve cennetime gir” (Fecr 27/30) buyuruluyor. İşte burada İlme‘l-Yakin‘den Ayne‘l-Yakin‘e geçer, onun basiret gözü açılıp keşf verilir. Bu makama geldiğinde Rasulullah (sav) Efendimizi görür ve onda fani olur.

Yani, Nefs-i Mutmainne alameti olan mor nurun kalbe yansıması durumunda mürid, “İlme‘l-Yakin mertebesinden” “Ayne‘l-Yakin” mertebesine geçer. Bundan sonra zikri geçen ayetteki İlahi hitaba erişir. Hatta Üstadımız Hazretleri:

– Bu Mutmainne makamına gelen bir kimseye bizzat Allah-u Teâlâ, hitap ederek: “Kulum ben senden razıyım” buyurur. Işte bu makamda Salik Üstadına yaşadıklarını bildirmelidir ve Üstadı da onu şeriat edeplerine uymaya yönlendirmelidir ki, mürid bu hitabı duyunca:

– Artık benim işim tamam oldu, maksadıma ulaştım, gibi evham vadisine düşmesin. Zira böyle hareket edilmezse, sapıtma meydana gelir. Nitekim bu makama gelen bir kısım insanların saptıkları görülmüştür.

Hulasa; Keşfi bilgilere ulaşmak için bahsedilen hususlara riayet neticesinde, İlahi hitaba nail olunduğu takdirde, şer‘i edeple edeplenildiği sürece, kul doğru yol üzeredir. Bunun sonunda ise, sâadetli hayatına yetişemediği o âlemlerin Efendisini ruhen görmeye muvaffak olur. O ‘nun ruhaniyetiyle olan beraberlik neticesinde artık mürid O ‘ndaki seçkin vasıflarla vasıflanarak, olgunlaşmaya doğru gider. Buna tasavvufi literatürde “FENA Fİ‘R-RASUL” denilir.

Üstadımız, Abdullah Baba Hazretleri bu kavramları bizlere izahını yaparken hiç zorlanmaz ve çok basit bir üslupla çevresindekileri yormadan vermek istediği şeyleri rahat bir şekilde verirdi. Bu O‘na verilmiş bir “Mevhibe” idi. Çağımızda kimsenin bahsetmediği bu kavramları O ‘ndan işitme bahtiyarlığına eriştirdiği için Rabbimize Hamd ederiz. Bundan sonra yakinin üçüncü mertebesine geçerek buyururlar ki:

─ Mürid, nefis meratiplerinden Radiye, Mardiye ve Safiye ‘ye geldiği zaman, Allah-ü Telanın sıfatlarında fani olur. Seyr-i Sülûk bahsinde anlatıldığı gibi, yedi gök tabakası, yedi nur berzahı, oradan sekiz kat cennet geçilir. Bundan sonra Seyr-i Sülûk tamam olur. Buna da tasavvufta “FENAFİLLÂH” denilir ki, Allah Teâlâ ‘nın zerreden küreye kadar bütün hikmetlerini göstermesi ve onun da bunları görmesi söz konusudur. İşte bu hale “Hakke‘l-Yakin” mertebesi denilir.

Üçüncü mertebe “Hakke‘l-Yakin” mertebesidir. Allah-ü Teâlâ hakkında en sağlıklı bilgiyi elde eden kimselerin vardığı en son duraktır. Velayet mertebesinde bulunup, veliler meydanında at oynatan veya diğer bir tabirle, veliler sofrasında marifet ortaya koyanların elde ettikleri hakikatlerdir. Bu zatların sıfatları, Hak Teâlâ ‘nın sıfatlarında fani olup, kendileri o sıfatlarda ilmen, şühuden ve halen baki oldukları durumdur. Bu mertebede elde edilen bilginin sonu yoktur. Onun için bu mertebede bulunan yüksek zevatın derin manalar içeren sözlerini, beşer lügatleri izahtan aciz kalmıştır. Ama bu mertebeye erişen kulların sahip oldukları ilim, bilginin zirvesi denilecek kadar büyük bir bilgidir. Bunun için, bilginin tamamını içeren bir mahiyet arz ettiği sebebi ile bu mertebeye: “Hakke‘l-Yakin” mertebesi denilmiştir. Üstadımız Hazretleri, konuyla alakalı son açıklamayı bir temsille belirtmek üzere buyururlar ki:

─ Şimdi bu üç merhaleyi misallendirecek olursak şöyle diyebiliriz: İnsanlar, ilmi yönden Beytullah‘ın var olduğuna, hacıların tavaf için gittiğine inanır. Bu İlme‘l-Yakindir. Beytullah‘a bizzat kendisi gidip görmesi Ayne‘l-Yakindir. Zahiren Kâbe de tavaf edip halkın içine karışması ise Hakke‘l-Yakindir.

Nuri Köroğlu